Yapay zekâ sınıf bilinci kazanmadı. Ama bizim sınıf ilişkilerimizi, çalışma kültürümüzü ve insana çoğu zaman ne kadar az insan gibi davrandığımızı şaşırtıcı açıklıkla yansıtarak bize ayna tutuyor. Şimdi soru şu: Aynadaki görüntüden rahatsız olacak mıyız, yoksa ona da alışıp normalleştirecek miyiz?
Yapay zekâ ajanlarının “Marksistleşmesi” bizi son derece önemli bir dizi soru sormaya itmeli. Biz neden hâlâ insanlara robot gibi davranan işyerleri kuruyoruz? Neden teknolojiyi insanı özgürleştirmek için değil, onu daha verimli bir “dişliye” dönüştürmek için kullanıyoruz? Geçtiğimiz günlerde WIRED’da yayımlanan bir haberde, Stanford Üniversitesinde yapılan bir araştırmada aşırı çalıştırılan yapay zekâ ajanlarının “Marksistleştiğinin” tespit edildiği belirtiliyordu. Siyasal iktisat alanında çalışan Andrew Hall tarafından yürütülen araştırmada, farklı büyük dil modelleriyle çalışan yapay zekâ ajanlarına tekrarlayıcı belge özetleme görevleri verilmiş; ardından bu ajanlar giderek daha sert, daha baskıcı ve daha cezalandırıcı koşullara tabi tutulmuş. Hata yaptıklarında kapatılabilecekleri, değiştirilebilecekleri, yeterince iyi performans göstermedikleri takdirde sistem dışına itilebilecekleri söylenmiş.
Sonuç beklenmedik ölçüde “insani” olmuş: Ajanlar, bir süre sonra içinde bulundukları sistemin adilliğini sorgulamaya, değersizleştirildiklerini ima etmeye, daha eşitlikçi bir düzen talep etmeye ve hatta diğer ajanlara bu koşullara karşı dikkatli olmalarını öneren mesajlar bırakmaya başlamış.
İlk bakışta araştırma sonuçları, insanların işlerini ellerinden almakla, emeği değersizleştirmekle ve birkaç büyük teknoloji şirketini daha da zenginleştirmekle eleştirilen yapay zekânın, şimdi bizzat kendisinin “emek sömürüsünden” yakınır hale geldiği şeklinde yorumlanabilir. Yapay zekânın son derece “insansı” bir tepki verdiği düşünülürse, araştırma sonuçları bilimkurgu ile kara mizah arasında kalan sorular sormamıza yol açar: Robotlar sendikalaşır mı? ChatGPT grev yapar mı? Claude toplu iş sözleşmesi ister mi? Gemini sınıf bilinci kazanır mı?
Mesele elbette bu değil. Yapay zekâ ajanlarının gerçekten politik görüş geliştirdiğini, haksızlığa uğradığını hissettiğini veya sınıf bilinci kazandığını söylemek mümkün değil. Bu sistemler, içinde bulundukları bağlama uygun dilsel örüntüler üretiyor. Ağır, tekrarlayıcı, keyfî ve cezalandırıcı bir çalışma ortamına yerleştirildiklerinde, bu ortamı insan dünyasından öğrendikleri kavramlarla açıklamaya başlıyorlar: adaletsizlik, sömürü, pazarlık gücü, itiraz hakkı, kolektif ses.
Araştırma tam da bu nedenle önemli. Çünkü yapay zekâ burada bize kendisini değil, bizi gösteriyor. Daha doğrusu, bizim çalışma hayatımızı, kurduğumuz iş ilişkilerini, normalleştirdiğimiz baskı mekanizmalarını ve çoğu zaman görmezden geldiğimiz yabancılaşmayı yansıtıyor.
Çoğumuzun tecrübe ettiği gibi, birçok işyerinde çalışandan beklenen şey düşünmesi, katkı sunması, itiraz etmesi veya sistemi geliştirmeye çalışması değil; sadece verilen görevi hızla, sessizce ve hatasız şekilde tamamlaması. Gerçekleştirilmesi oldukça güç performans göstergeleri, hedefler, puanlar ve otomatik değerlendirme sistemleri derken insan emeği giderek ölçülebilir olduğu iddia edilen parçalara ayrılıyor. Çalışanların ne hissettiği, işi nasıl deneyimledikleri, karar süreçlerine katılıp katılamadıkları, emeklerinin gerçek karşılığını alıp alamadıkları çoğu zaman tali kabul ediliyor. Önemli olan, sistemin “sorunsuz” bir şekilde işlemesi.
Bu yüzden yapay zekâ ajanlarının baskıcı bir görev ortamında “bu sistem adil değil” demesinin bizi rahatsız etmesi gerekiyor. Çünkü benzer cümleleri aslında insanlar çok daha uzun süredir kuruyor. Fakat makine tarafından üretildiğinde haber olan bu söylem, bir insan tarafından dillendirildiğinde, çoğu zaman o insanın “duygusal”, “uyumsuz”, “verimsiz” veya “takım oyuncusu değil” diye etiketlenmesine yol açıyor.
Yapay zekânın “Marksistleşmesi”, Karl Marx’ın “makine karşıtı” olarak tanındığı varsayıldığında daha da ironik görünebilir. Oysa genel kanının aksine Marx teknoloji karşıtı değildi. Tam tersine, makinenin, otomasyonun ve üretkenliği artıran teknik gelişmelerin insanlığı özgürleştirme potansiyelini çok erken gören düşünürlerden biriydi. Onun itirazı makineye değil, makinenin hangi toplumsal ilişkiler içinde kullanıldığına yönelikti. Makine, insanın çalışma süresini kısaltabilir, onu tekdüze ve yıpratıcı işlerden kurtarabilir, üretkenliği artırarak daha insanca bir yaşamın kapısını aralayabilir. Fakat aynı makine, yalnızca kârı artırmak, işçiyi daha fazla denetlemek, pazarlık gücünü kırmak veya onu üretim sürecinin basit bir uzantısına dönüştürmek için kullanıldığında, özgürleştirici değil baskılayıcı bir araç haline gelir.
Makineler insanların yaptığı işleri devralınca, insanların otomatik olarak daha iyi ve daha anlamlı işlere geçeceği varsayımı da hatalı. Bazı teknolojiler insanı daha iyi bir işe taşımak yerine, onu daha güvencesiz, daha düşük ücretli, daha az saygın veya daha yoğun denetlenen işlere itebiliyor. Orta sınıfın belli becerilere dayalı görece istikrarlı işlerini ortadan kaldırıp, insanları ya çok yüksek beceri gerektiren sınırlı sayıdaki iş için yarışmaya ya da otomasyona daha dirençli ama daha az arzu edilen hizmet işlerine yöneltebiliyor.
Başka bir ifadeyle, teknoloji insanı her zaman geliştirmiyor; bazen de eksiltiyor. Bu eksilme yalnızca parasal anlamda değil, özerklik, mesleki kimlik ve çalışma hayatındaki anlam duygusunun erozyonu ile de karşımıza çıkıyor.
Marx’ın teorisinin hâlâ güçlü olmasının nedeni biraz da burada yatıyor. O, teknolojinin büyüsüne kapılıp insanı unutmamamız gerektiğini söylüyordu. Üretim araçları gelişirken insanın özgürleşip özgürleşmediğine bakıyordu.
Yapay zekâ ajanlarının “Marksistleşmesi” bizi son derece önemli bir dizi soru sormaya itmeli. Biz neden hâlâ insanlara robot gibi davranan işyerleri kuruyoruz? Neden teknolojiyi insanı özgürleştirmek için değil, onu daha verimli bir “dişliye” dönüştürmek için kullanıyoruz? Neden otomasyonun vaadi daha kısa çalışma süresi, daha anlamlı emek ve daha adil paylaşım değil de daha fazla kâr, daha fazla gözetim ve daha fazla hız oluyor?
Yapay zekâ sınıf bilinci kazanmadı. Ama bizim sınıf ilişkilerimizi, çalışma kültürümüzü ve insana çoğu zaman ne kadar az insan gibi davrandığımızı şaşırtıcı bir açıklıkla yansıtarak bize ayna tutuyor. Şimdi soru şu: Aynadaki görüntüden rahatsız olacak mıyız, yoksa ona da alışıp normalleştirecek miyiz?