“Bir sabah baktım ki böcek olmuşum…”

23 Mayıs 2026

Ortalık toz duman. Buna da alıştık aslında. Kaşarlı tost toplumu olduk. 

Daha bir konuya yeterince ilgi, duyarlılık gösteremeden, enine boyuna tartışamadan başka bir konu gündeme oturuyor. 

On gün önce gündeme fırtına gibi yerleşen bir konudan eser kalmıyor. Yazıyorsunuz, herkes görüyor, okuyor. İlgililere çağrıda bulunuyorsunuz, bunlar dernek vb. gibi STK mesela. Ses yok. Ölü taklidi yapılıyor. 

Reklamdaki gibi kirden, lekeden eser kalmıyor.

Bireyler sosyal mecrada paylaşım yaparak işini, görevini yapıyor. Özlü sözlerle bu paylaşımlar yayılıyor.

“Like” alınıyor. Hooop sonra yine sessizlik, yine esmer günler devam. Savaşmış, bombalamaymış, parti davasıymış, butlanmış, bahis skandalıymış, enflasyonmuş, okul saldırısıymış, kadın cinayetiymiş, uyuşturucu operasyonuymuş falan derken kaşarlı olma hali büyüyor, çift kaşara dönüşüyor. Ustaaa, sucuk da olsun diyoruz hatta.

Herkes her çeşit görüşü derin bir kuyuya bağırıyor, savuruyor. Bir şey değişiyor mu? Hayır. Kaşar olmak hali sürüyor.

Küntleşiyoruz. Bohemyalı, dünyaca ünlü yazar Kafka’nın (1993-1924) Dönüşüm adlı romanı şöyle başlar: 

“Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında kendini yatağında kocaman bir böceğe dönüşmüş buldu. Panzer gibi sert sırtının üstünde yatıyordu ve başını biraz kaldırdığında, tepesinde yorganın neredeyse kaymak üzere olduğu, kubbe gibi yuvarlak, kahverengi, yay biçiminde sert çizgilerle boğum boğum olmuş karnını gördü. Geniş gövdesine oranla pek cılız görünen bir sürü bacağı gözlerinin önünde çırpınıp duruyordu. ‘Bana ne oldu?’ diye geçirdi içinden. Düş değildi gördüğü.” 

Zaman zaman acaba biz de bir böceğe dönüştük ama algılayamıyoruz diye içimden geçmiyor değil. Gerçekten bize ne oluyor? Dünyaya ne oluyor? Romandaki cümle gibi, düş de değil gördüğümüz.

Rüya olsaydı, anlatırdık birilerine ve ‘hayırdır’ yanıtını alıp ‘hayra karşı gelesin” derdik. Olur biterdi.

Düşlerin bile düş de demeyelim hadi karabasanların bile az kalacağı şeylere tanık olmak, bunlara maruz kalmak, dayanılır değil. Üstelik kendi dertleriniz varken. Hastalıklar, ilişkilerle ilgili sorunlar, ekonomik güçlükler, geçim sıkıntısı, kalabalıklarda yalnızlık çekmek vb. tarzı bir sürü şeyi de bunlara ekleyin. 

Bunlarla beraber hamallardan farkımız kalmazken. Hiç dayanılır değil. 

Bu yükü taşıyacak kafayı, omuzları, bacakları, sporla da hayata hazır hale getirmek hayal. 

Nasıl olsa böcek olduk. Bari bunu kabullenelim. Çokça bacağımız var artık. 

Bir böceğe dönüşmenin hakkını verelim. Tadını çıkaralım böcekliğin.

Bunlar kötü günler değil, diye düşünün böcek olarak.

Daha kötü günler geçmişte de oldu. Gelecekte de olacak.

Üzülmeye gerek yok.

Haberlere, yorumlara, olan bitenlere gözümüzü, kulaklarımı kapamaya, ağzımızı açmamaya devam etmeliyiz. Böcekken daha başka ne yapabiliriz ki? 

Bir deliğe, sığınağa saklanıp dünya savaşının geçmesini otuz yıl bekleyen Japon böceği gibi yaşamalıyız. 

Nazım Hikmet’in “Yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir” dizesindeki cevahiri, AVM sanmanın cehaletiyle ve bir böcek olmanın hakkını vererek yaşamamız lazım artık. Bari bunu yapalım.

Yaşasın böcekler ve böceklerin birliği, dirliği, iriliği…

Ya da, ya da… İnsan yanlarımızı; umudu tüketmemek, empatiyi, yardımlaşmayı, güç birliğini, inancı, sorumlulukları, öz farkındalığı, paylaşmayı, vicdanı, aklı, özgür düşünceyi, başkalarıyla samimi ve derin bağlar kurabilmeyi, ders almayı ve çıkarmayı … boşlukları siz doldurun, hatırlamak gerekiyor. 

Sanal bir dünyada yaşamaya alışanlar, yapaylığı doğallığın önüne, anormalliği her şeyin önüne koyanlar, yaşam biçimi haline getirenler için köprüden önce son çıkış bu. 

Böcekler, kovuklara girebilir.

Kafka okuyabilir… 

Ya da aynaya bakabilir. 

Kendisiyle yüzleşebilir!

Neyse ki, hayatınız bir roman! 

Belki kendi romanınızın adını değiştirebilirsiniz.

En azından…

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.