Büyüme ile Psikolojik Olgunlaşma Aynı Şey Değil

31 Mayıs 2026

Oğuz Atay, 7 Kasım 1970’te günlüğüne şöyle yazmıştı:

“Bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz ve daha olayları ve dünyayı, mucizelere bağlı, mit’lere bağlı bir şekilde yorumluyoruz.”

Bu keskin sosyolojik gözlem, onun romanlarında işlediği “bireyleşemeyen insan” trajedisinin de temelini oluşturur.

O günlerde ülke yine büyük bir siyasal sarsıntının içinden geçiyordu.

12 Mart’ın ağır atmosferi…

Birbirine düşürülmüş insanlar…

Geri planda büyük bir devalüasyon…

Kütahya’daki yıkıcı depremler…

Ben o yıllarda ODTÜ’de öğrenciydim.

Elimde Böyle Buyurdu Zerdüşt ve benzeri kitaplar vardı.

Başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyor, safiyetin korunabileceğini düşünüyorduk.

Nietzsche şöyle der:

“Olgunluk, çocukken sahip olunan ciddiyeti yeniden kazanabilmektir.”

Ve Zerdüşt’te çocuk için şu unutulmaz tanımı yapar:

“Çocuk masumiyettir ve unutuş; yeni bir başlangıç, bir oyun, kendi kendine dönen bir tekerlek, ilk hareket, kutsal bir ‘evet’ deyiştir.”

Burada çok önemli bir ayrım vardır.

Nietzsche “çocuksuluğu” değil, “çocukluğu” över.

Çocuksuluk, dünyanın kendisine boyun eğmesini isteyen benmerkezciliktir.

Nietzsche’nin çocuğu ise; geçmişin hıncından arınmış, yaratıcı, yeniden başlayabilen, hayatı yeniden olumlayabilen ruhtur.

Yani onun sözünü ettiği saflık, bilgisizlik değildir.

Saflık; kinin, hesapçılığın ve sürekli reaksiyon vermenin ötesine geçebilme hâlidir.

İnsanın, dünyanın kendi arzularına göre işlemediğini gördüğü hâlde, yine de hayata “evet” diyebilmesi…

Torino’da kamçılandığını gördüğü ata sarılıp ağlayan Nietzsche’nin kastettiği çocukluk sanıyorum buydu.

Çocuksuluk ise başka bir şeydir.

Dünyanın yalnızca kendi duygusuna göre dönmesini istemek…

Gerçek olgunluk, yalnızca kendini ifade etmek değil; başkasının gerçekliğine de yer açabilmektir.

Çocuk zihni, arzuyla gerçek arasındaki mesafeyi kabul etmekte zorlanır.

Bu yüzden çocuksuluk yaşla ilgili değildir.

İnsanın dünyayı hâlâ kendi merkezinden okuyuş biçimidir.

Her şeyin kendi duygusuna göre şekillenmesini istemek…

Anlaşılmayı doğal hak, anlamayı ise isteğe bağlı görmek…

Kırılınca dünyayı suçlamak ama kırarken kendini “haklılık” içinde hissetmek…

Psikolojide insanın ilk dönemlerinde bir “omnipotans”, yani her şeye kadirlik hissi yaşadığı anlatılır.

Bebek ağlar ve dünya cevap verir.

Aç olur, ihtiyaç karşılanır.

Böylece bir süreliğine dünya, kendi uzantısı gibi hissedilir.

Donald Winnicott’un meşhur “good enough mother” yaklaşımı da aslında bunu anlatır:

Kusursuz tatmin değil; gerçeklikle yavaş yavaş karşılaşabilen bir insan yetiştirmek…

Olgunluk biraz da burada başlar.

Dünyanın bizim arzularımıza göre çalışmadığını kabul edebilmekte…

Bu yüzden çocuksuluk yalnızca neşede görünmez.

Alınganlıkta…

Küskünlükte…

Dramatikleştirmede…

Sürekli onay ihtiyacında da görünür.

İnsan büyüdükçe yalnızca her istediğini alamayacağını öğrenmez.

Başkalarının da kendine ait iç dünyaları olduğunu öğrenir.

Olgunluk biraz da budur:

Kendi duygusunun evrenin merkezi olmadığını fark etmek.

Belki bu yüzden bazı insanlar yaş alır ama büyümez.

Çünkü beden zamanla ilerler; ama insanın içindeki “ben merkezli anlatı” bazen olduğu yerde kalır.

23 Nisan Çocuk ve Egemenlik Bayramı günlerinde, seçilmiş bir çocuğun simgesel olarak ülkeyi yönetme makamına oturuşunu gülümseyerek izliyoruz.

Çünkü biliriz:

Bu bir temsildir.

Çocukluk burada geleceği, umudu ve safiyeti temsil eder.

Ama gerçek hayat her gün buna bırakılamaz.

Çünkü toplumlar da insanlar gibi, yalnızca arzu ederek olgunlaşmaz.

Gerçeklikle karşılaşmadan, sınır kabul etmeden, başkasının varlığını tanımadan büyüme olmaz.

Belki bugünlerde yeniden Oğuz Atay’ın o cümlesini hatırlıyoruz.

Çocukluk kutsanabilir; ama çocuksuluk bir toplumun kaderi hâline geldiğinde yıkıcı olur.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.