Üniversite mezunu gençler beyaz yakalı proletarya mı olacak, prekarya mı?

Z Kuşağı yapay zekayı bir tehdit olarak görüyor. Kariyerinin ilk basamağındaki başlangıç pozisyonlarını YZ’ya kaptırıyor. Uzun süre iş beklerken veya geçici işlerde çalışırken geleceğe olan güvenini kaybediyor. Çoğunlukla, ya apolitikleşiyor ya da sağ popülizme, aşırı sağa kayıyor. 

31 Mayıs 2026

“Yapay zeka her alana dokunacak, hangi yolu seçerseniz seçin, yapay zeka işlerin yapılma biçiminin bir parçası haline gelecek.” 

Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt’in önceki hafta mezuniyet töreni konuşmasında sarf ettiği bu sözler Amerika’daki Arizona Üniversitesi öğrencilerinin onu yuhalamasına neden oldu.  

Aynı kaderi, bir başka üniversitede, “yapay zeka müzik üretim süreçlerini baştan yazdı” diyen bir müzik şirketi CEO’su; bir üçüncüsünde, YZ’yı “bir sonraki sanayi devrimi” olarak niteleyen bir başkan yardımcısı da paylaşmıştı.

Mezuniyet konuşmacıları arasında, öğrencilere, “merak edip konuşmamı ChatGPT’ye yazdırdım, çok ruhsuz geldi, kendim yazdım,” diyen Delta Air CEO’su Ed Bastian veya “kaygılanmakta haklısınız” diyen Apple’ın ortağı Steve Wozniak gibi alkış toplayanlar da vardı; ama gençlerin yuhalaması da alkışlaması da aynı temele dayanıyordu.    

ABD’li öğrencilerin tepkisi evrensel bir nitelik taşıyor

Gösterilen tepkinin arkasında yapay zekanın (YZ) bir “fırsat” olarak değil bir “tehdit” olarak görülmesi yatıyordu ve öğrenciler her gün, bu algıyı haklı çıkaracak bir haber, bir araştırma okuyor çevredeki birilerinin deneyimlerini dinliyordu. 

Mezunları en çok endişeye sevk eden, yapay zekanın en hızlı ikame ettiği işlerin; veri girişi, temel kod yazımı, sözleşme analizi, pazar araştırması ve metin yazarlığı gibi kariyerin ilk basamağındaki işler olmasıydı. Mezunlar kariyer merdiveninin ilk basamağının YZ tarafından yok edildiğini görmekteydiler.

Stanford Üniversitesi tarafından geçen yıl ABD işgücü piyasası için yapılan araştırma, yazılım geliştiriciler ve müşteri hizmetleri temsilcileri gibi YZ’ya en fazla maruz kalan mesleklerde, 22-25 yaşındaki adayların istihdamında önemli düşüşler olduğunu saptamıştı. 

Yönetim danışmanlığı ve araştırma şirketi Gallup’un yaptığı bir araştırma ise lisans öğrencilerinin yüzde 42’sinin, YZ yüzünden bölümlerini değiştirmeyi ciddi bir şekilde düşündüklerini söylüyordu. Ön lisansta bu oran %56’ya yükseliyordu. Raporda, öğrencilerin, teknoloji veya data analizi gibi bölümlerden uzaklaşarak eleştirel düşünme, iletişim ve insan odaklı alanlara, beşeri bilimlere yöneldikleri belirtiliyordu.

YZ’nın insanların işini elinden alması yerine onları desteklemesi mümkün

Stanford Üniversitesi’nin araştırmasında ilginç bir saptama vardı: Tüm YZ kullanımları istihdam düşüşü yaratmıyordu. İstihdam düşüşü belirli bir işte otomasyona geçilmesinde görülüyor, iş süreçlerini destekleyici YZ kullanımı ise aynı sonuca yol açmıyordu.  

Bu saptamadan, YZ’nın yarattığı istihdam sorunlarının, teknolojinin gelişmesinin kaçınılmaz sonucu değil, bir politika tercihi olduğu ortaya çıkıyor. Politika tercihi derken, sadece hükümetlerin değil şirketlerin tercihinden de söz ediyoruz. Nitekim New York Times’da yer alan bir yoruma göre, Japonya, kamu fonları ve düzenleyici politikalar aracılığıyla şirketleri, insanların yaptıkları işleri tamamlayıcı YZ kullanımına teşvik ediyor. İskandinav ülkelerinde ise çalışanlar, yapay zekanın nasıl uygulanacağına dair karar alma sürecinde genellikle resmi bir role sahip oluyor ve bu teknolojinin kabulünü bir pazarlık kozu olarak kullanabiliyor.   

Buna karşılık mesela ABD’de hükümet de şirketler de YZ nedeniyle işini kaybetmeyi “ikincil (tâli) hasar” olarak değerlendiriyor. Esas olarak küresel yarışta öne geçmeyi önemsiyor. Şirketler, YZ nedeniyle aldıkları toplu işten çıkarma kararlarını birbiri arkasına açıklıyor. Finans ve teknoloji şirketleri bu konuda başı çekiyor. Mark Zuckerberg’in Meta’sı, önceki hafta, dünya çapında 8000 çalışanını işten çıkardı. Londra merkezli uluslararası Standard Chartered bankası da aynı hafta, önümüzdeki dört yıl içinde yaklaşık 8.000 destek pozisyonunu kaldırmayı planladığını açıkladı. Her iki açıklamada da YZ’nın daha etkin kullanımından söz edildi. ABD merkezli Güvenli Yapay Zeka İttifakı, Sadece geçen yıldan bu yana ABD’de yapay zeka ile bağlantılı yaklaşık 120.000 kişinin işini kaybettiğini söylüyor. 

“Tecrübeliler” gençlere göre şimdilik daha şanslı

Stanford’un raporu tamamen karamsar bir tablo çizmiyor. Yapay zekaya maruz kalma riskinin yüksek olduğu alanlarda nispeten “yaşlı” işçilerin istihdam oranlarının istikrarlı bir seyir izlediğini belirtiyor. 30 yaş ve üstü çalışanlar için, yapay zekaya en fazla maruz kalan kategorilerdeki istihdamda son üç yılda ılımlı bir artış bile gözüküyor. 

Bu durum, tecrübeli çalışanların yapay zekanın taklit etmekte zorlandığı örtük bilgiye (tacit knowledge) sahip oldukları veya organizasyonel yapılarda daha fazla güce sahip oldukları şeklinde yorumlanıyor. Ya da Harvard Business Review dergisinde söylenen şekliyle, “Eğer yeterli itibar sermayesine, statüye ve geniş bir sosyal ağa sahip üst düzey bir profesyonelseniz, yapay zeka tarafından yerinizden edilme riskinden nispeten uzaksınız; en azından şimdilik.”

Örtük bilgiyi, bireylerin pratik deneyim ve uygulamalar yoluyla edindikleri, yazılı olmayan, dile getirilmeyen ve son derece kişisel olan kavrayış, beceri veya içgörüler olarak tarif edebiliriz. Bunları kelimelere dökmek, kaydetmek veya sistematik hale getirmek son derece zor olduğu için öğretilmesi de zor… Bu açıdan YZ’nın henüz elini uzatamadığı bir alanın varlığından söz edilebilir. 

Örtük bilgi aslında en kolay usta-çırak ilişkisi içinde aktarılıyor. Bu yüzden, işverenlerin kısa vadeli bir bakış açısıyla, işgücünden tasarruf etmek, ya da (daha asil göründüğü için) tercih edilen tabirle “verimliliği artırmak” için, alt düzey kariyer basamaklarını imha edip, YZ’yı işe almaları bana pek akıllıca gelmiyor. Örtük bilginin değerli olmaya devam edeceğini, yapay zekaya öğretilemeyeceğini varsayarsak, usta-çırak bağlantısını kesmek, emekli olan ustanın yerini doldurmayı güçleştirebilir. Takım liderlerini, orta kademe yöneticileri, üst düzey yöneticileri yetiştirmek zora girebilir. Bu yöneticilerin rakiplerden transfer edilmesi ücret düzeylerini yukarıya doğru zorlayacağı için “tasarruf” güme gidebilir. Belki bu konuda da yapay zekaya güveniyorlar… Göreceğiz…

Köpek gezdirmek, Tik-Tok videosu çekmek, “start-up” kurmak

The Guardian, aynı konuyu İngiltere için araştırırken, istatistiklere başvurmak yerine mezunlarla konuşma yolunu seçmiş. Guardian’ın haberine göre, giriş seviyesindeki işlerin giderek azalması, bir üniversite mezununun iş bulmasının en az bir-iki yıl, kimi zaman yıllarca sürmesine yol açıyor. (“Guardian’a göre” diyorum ama ben bunu kendi çevremden de biliyorum.) Bu durum gençleri, üniversite diplomasını aldıktan sonra geçimlerini hiç hayal etmedikleri işlerle sağlamak zorunda bırakıyor: tezgahtarlık, garsonluk, köpek gezdirme ya da sosyal hakları olmayan diğer yarı zamanlı işler…

Farklı bir yol izleyenler de var: Kendi işlerini kuranlar… Giriş seviyesindeki işleri ortadan kaldıran aynı teknoloji, gençlerin bir kısmının kendi işlerini kurması için araçlar, platformlar sunuyor. Burada sözü edilen işler, çoğunlukla, “You Tube” kanalı kurmak, Tik Tok videoları çekmek, Türkiye’de sevilen deyimiyle “içerik üretmek”… Daha küçük bir grup bir “start-up” fikri bularak şirket kurabiliyor. Ancak Guardian, bu “azınlığın” çoğunluğunun da fon bulmadığı için işini devam ettiremediğini, başarılı olanların ise iyi eğitim, başlangıç sermayesi, ilişki ağı gibi sosyal avantajlara sahip kesimlerden çıktığını belirtiyor. Gençler 9-5 çalışmamak için de bu işleri tercih ediyorlar ama kendi işlerinde 7/24 çalışıyorlar. Asıl olarak “kendi kaderinin sahibi olmak” için bu işleri tercih ettiklerini söylüyorlar.

Pandeminin yıkımın eşiğine getirdiği işletmelerin, yarı zamanlı çalışanlara ağırlık vererek ayakta kalmaya çalıştığı dönemde yükselen, hiçbir sosyal güvencesi olmayan geçici işlerden oluşan “gig ekonomisi,” yakın dönemde gelişme hızını artırdı. Gençlerin bazıları mezun olduktan sonra aylarca, hatta yıllarca işsiz kalarak “gig ekonomisi”nde kalıcı oldular.

Ortada kalabalıklaşan bir sınıf var: Prekarya. İş buldukça yarı zamanlı çalışan, düzenli geliri olmayan, “sıfır saatlik sözleşme”lerle belirli bir asgari çalışma garantisi olmadan çalışan, hiçbir sosyal güvencesi olmayan bir sınıf… (Ya da sınıf olma yolunda ilerleyen bir zümre.) Kendi işinde çalışan ama geliri istikrarsız ve sosyal güvencesiz olan “girişimciler” de bu sınıfa dahil aslında.   

Prekarya, “precarious” (güvencesiz) ve “proletarya” kelimelerinin birleşiminden türetilmiş. Terimi türeten değil ama dünyaya tanıtan Guy Standing, “Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf” adlı kitabında, yukarıda sıraladığımız “ekonomik” unsurların dışında, bu sınıfı, geleceğini planlayamama, mesleki bir kimlik sahibi olamama ve sürekli bir güvensizlik hali içinde yaşama duygusuyla tanımlıyor.

Cam ofisler, karton bardakta kahve sizi proleter olmaktan kurtarmıyor

Belki büyük ölçüde filmlerin etkisiyle, bir zamanlar gençlerin hayalinde, sabahları ellerindeki hazır kahve bardağıyla geldikleri, cam duvarlı ofislerde birinci sınıf eğitimlerinin etkisiyle hızla yükselip yönetici olacakları işler vardı. Bugün daha az olmakla birlikte hâlâ var. 

Bugün daha az, çünkü Z kuşağı, bu ofislerde “beyaz yakalı proleter” olma olasılığının %90 olduğunu kavramış durumda. Verilen unvanların, havalı dış görünüşün ardında katma değerli ürün ve hizmetlere destek vermekten ibaret olan rutin işlere, masa başına zincirlenmiş bir “köle hayatına” mahkum olma ihtimali onları korkutuyor. Bunu bertaraf etmek, kendine yükselme yolu açmak için başvurulan yöntemlerden biri olan yüksek lisans eğitimi (hatta iki yüksek lisans programı tamamlamak) iş verenler nezdinde cazibesini kaybetmeye yüz tutmuş durumda. 

Bu yüzden, The Wall Street Journal, 10 Haber’de de yer almış olan, “yüksek lisans derecesine sahip 35 yaş altı profesyonellerin işsizlik oranının yüksek seviyelere ulaştığını” belirttiği haberine, “Yüksek lisans derecesi artık eskisi gibi iş garantisi değil,” başlığını atıyordu.

Ancak aynı haberde iyi eğitimin bazı alanlarda iş dünyasında hâlâ etkili olduğunun da altı çiziliyor, “doktora, hukuk veya tıp diplomasına sahip 35 yaş altı çalışanların iş bulma oranının yüksek seviyelerde seyrettiği” belirtiliyordu. Burada, hukuk ve tıpta da doktora veya eşdeğeri bir uzmanlık gerektiğini söylemeye gerek yok herhalde.

Bir kez daha, iş dünyası içinde YZ’nın henüz elini uzatamadığı bir bölgeyle karşı karşıyayız. Hatırlatacak olursak, ilk bölge, örtük bilgi sahibi “tecrübeliler”in yaptığı işlerdi. Bunlara seçilmiş sektörlerin “uzmanlar”ının işleri de eklendi. Bunun pratik anlamı, beyaz yakalılar arasında belli-belirsiz var olan geçişimli bir ayrışmanın, YZ marifetiyle hızlanarak katılaşması… 

Beyaz yakalı proleterlerin büyük çoğunluğu, eskisi kadar iş güvencesine de sahip olmadıkları için, prekaryaya katılma olasılığı güçlü bir kesimi oluşturuyorlar. Azınlıkta kalan bir kısmı ise yönetici elite entegre olarak varlığını sürdürebilen bir kesime dönüşüyor. Kurum içi başkaldırıların artacağı varsayımı altında, bu azınlıktaki kesimin varlığını sürdürebilmesi için, liyakat kadar sadakatin da önemli olacağını tahmin edebiliriz. 

Prekarya ile beyaz yakalı proletaryanın politik yönelimleri

Başta Guy Standing’inki olmak üzere pek çok akademik çalışma prekaryanın politik eğilimlerini üç gruba ayırıyor: Apolitikler, sağ popülistler ile sağ radikaller ve sol popülistler ile idealist/ilerici sol eğilimliler… Kolaylıkla tahmin edebileceğiniz gibi ezici çoğunluğu sisteme küskün apolitikler ve popülist/radikal sağ oluşturuyor. Bu kesime üniversite mezunları da katılsa bu denge değişmiyor. Çünkü buradaki siyasi eğilimi, hayat kurma endişesi, gelecek korkusu, toplum içinde kimliksiz kalma ve en genel ifadesiyle güvensizlik (her şeye karşı güvensizlik) oluşturuyor. Bu kesimden yeni sağa çok oy çıkıyor. Bu yüzden Guy Standing bu kesime “tehlikeli sınıf” diyor.

Beyaz yakalı proletarya ise geleneksel olarak çoğunlukla özgürlükçü, sol-liberal, seküler ve çevreci politikalara inanan bir kesim olarak nitelendiriliyor, bu konudaki araştırmalarda… Bu alandaki tanımlamaların öncüsü sayılan Herbert Kitschelt, bu kesimin üretim araçlarına sahip olmamasının onları ekonomik olarak sola yaklaştırdığını; yüksek eğitim seviyeleri ve ‘insan odaklı’ iş mantıklarının kültürel olarak özgürlükçü, ekolojist ve seküler olmalarını sağladığını savunuyor. Kitschelt, yeşil partilerin yükselişini doğrudan bu sınıfın genişlemesine bağlıyor. 

Ancak Kitshchelt bunları 90’lı yıllarda yazmış. Bugün beyaz yakalıların sosyal konumları ve siyasal davranışları ciddi bir değişim geçiriyor. Giriş pozisyonlarının YZ’ya kaptırılması, halen çalışmakta olanların her an işini kaybetme endişesi taşıması, ücretlerinin eğitimleriyle orantılı olmaktan çıkması bu kesimi en azından ruhen prekarya yapmaya başlamış durumda. 

İngiltere’de Joseph Rowntree Vakfı’nın yaptığı bir araştırma, bütün kesimlerde ekonomik güvensizliğin merkezde konumlanan politika seçeneklerinden uzaklaşmayı getirdiğini ortaya koyuyor. Yani beyaz yakalı proleterler de geleceğe karşı güvensizlik duyma noktasına gelmelerinin faturasını merkez siyasetlere çıkartıyor, geleneksel siyasi pozisyonlarını terk ederek radikal sola veya sağa kayıyor. 

Mesele eğitim değil, mesele ekonomi, mesele adaletsizlik

Bir an için İngiltere’yi Amerika’yı unutun, şunu düşünün: Bulunduğunuz çevrede siyasi tercihlerin sağa veya aşırı sağa kaymasını insanların sistematik olarak “cahil bırakılması”na bağlayan ne kadar kişi var? Kaç arkadaşınız, Cem Yılmaz’ın dilimize yapıştırdığı “eğitim şart” repliğini ciddi ciddi kullanıyor? 

İşte size eğitim; işte size eğitimlilerin çektiği sıkıntılar ve bunların siyasi davranışlarına yansıması. Bizde pek çok şey çok farklı seyrediyor, yapay zeka henüz bir tehdit olarak algılanmıyor belki ama, geleceğe güvenle bakamamanın tek sebebi yapay zeka değil. 67 kişilik temizlikçi kadrosuna 10 bini üniversite mezunu 27 bin kişi başvuruyorsa, geleceğe güvensizlik duymak için yapay zekaya ihtiyacımız yok demektir. Hele bu 67 kişilik temizlikçi kadrosu bile torpille dolduruluyorsa…

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.