İstanbul 13. Asliye Ceza Mahkemesi karar verdi:
Komedyen Tuba Ulu’ya 5 ay hapis cezası.
Suçlama: “Halkın bir kesimini alenen aşağılama.”
Hükmün açıklanması geri bırakıldı. Yani şimdilik cezaevine girmiyor. Ama sicilinin üstünde bi gölge var artık.
Peki ne yaptı Tuba Ulu?
Sahnede Kanuni Sultan Süleyman’la ilgili bir şaka yaptı. Gösterisinden bi video sosyal medyada dolaşıma girdi. İstanbul Başsavcılığı soruşturma başlattı.
Gözaltına alındı. Suçlama: “Tarihi milli manevi değerlere hakaret.”
Adli kontrolle serbest bırakıldı.
Şunu bir daha okuyalım:
Bir toplumun kendine gülebilme kapasitesi, o toplumun özgüveninin ölçüsüdür.
Gülmeye tahammül edemeyen bir yer, güçlü bir yer değildir. Kırılgan bir yerdir.
Şakadan korkan kim?
Kanuni değil, emin olun. O çoktan tarihe mal oldu.
Bir de tabii işin şu kısmı var: Bu haber tek başına bir haber değil. Bir sıranın parçası. Sahneye çıkan, mikrofonun arkasına geçen, ekrana bakıp konuşan herkes artık aynı soruyu soruyor:
Bunu söylersem başıma ne gelir?
İşte asıl ceza bu. 5 ay değil. Verilmeyen o hüküm değil.
Herkesin kafasının içine yerleşen o ses.
Otosansür, hapisten daha verimli çalışır. Ne mahkeme salonu gerekir, ne dosya, ne duruşma günü. Kendiliğinden işler.
İnsan, kendi kendini susturmaya başlar.

20 kişi.
20 kişi ya…
Bir durun ve bu sayı üzerine düşünün.
Bir kötülük, bi kişinin kararıyla başlar. İki kişi olunca, suç ortaklığına dönüşür.
Ama 20 kişi…
Artık bu bir “vaka” değil.
Bu, kötülüğün toplu halde normalleşmesi.
Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde, Canpolat Mahallesi’nde, 16 Haziran’da 21 yaşındaki bir kadın silahla kaçırıldı. Bir süre alıkonuldu.
Cinsel saldırıya uğradığı iddia ediliyor.
Ve bu iddianın merkezinde tam 20 kişi var!
Benim aklımın almadığı şu:
O 20 kişinin içinde bir tek kişi bile çıkıp, “Biz ne yapıyoruz?” demedi mi?
Bir tek vicdan…
“Ben yokum” diyen…
Elini çeken…
Gidip haber veren…
Ya da en azından geceleri rahat uyuyamayan…
Bir kişi bile yok muydu?
Yokmuş!
İnsanı ürküten de tam bu.
Tek bir insanın kötülüğü değil…
20 kişinin aynı anda, aynı suça sessizce ortak olması.
Kimse itiraz etmiyorsa…
Kimse utanmıyorsa…
Kimse “Yeter” demiyorsa…
Kötülük artık bireysel olmaktan çıkıyor. Bir grubun ortak davranışına dönüşüyor.
Bence bu olayın en dehşet verici tarafı da bu.
Kalabalığın içinde vicdan eriyip gidiyor.
Herkes biraz suç ortağı olunca, hiç kimse kendini tam suçlu hissetmiyor.
Oysa o genç kadın, o 20 kişinin karşısında yapayalnızdı.
Ama serbest bırakıldıktan sonra susmadı.
Jandarmaya gidip şikayetçi oldu.
20 kişinin sessiz mutabakatını, tek bi kadının cesareti bozdu.
JASAT operasyon yaptı.
14 kişi tutuklandı.
4 kişi hakkında adli kontrol kararı verildi.
2 kişi serbest bırakıldı.
Dosyadaki suçlamalar ağır:
Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, cinsel saldırı, suçluyu kayırma ve tehdit.
Asıl korkutan, canavarların varlığı değil.
Asıl korkutan, canavarlaşırken hiçbirinin durup kendine “Ben ne yapıyorum?” diye sormamış olması.

15 Temmuz’un üzerinden 10 yıl geçti.
O gece, yüzlerce insan hayatını kaybetti.
Binlercesi yaralandı.
(Resmi verilere göre, 251 kişi hayatı kaybetti, 2 bin 703 kişi de yaralandı)
Türkiye çok çok ağır bi travma yaşadı.
Sonra “kandırıldık” denildi.
Peki siyasi ayakta kim hesap verdi?
Kim yargılandı?
Kim ceza aldı?
Aradan geçen 10 yıla rağmen bu soruların kamuoyunu tatmin eden net cevapları hala verilmedi.
Daha da önemlisi…
O geceden gerçekten ders çıkarıldı mı?
Cemaatler ve tarikatlarla devlet arasına gerçekten kalın bi mesafe konuldu mu?
Yoksa sadece aktörler mi değişti?
15 Temmuz’u anmak, sadece o geceyi hatırlamak değildir.
Asıl mesele, o geceyi mümkün kılan koşulların bi daha oluşmaması için gereken adımların atılıp atılmadığını sorgulamaktır.
Bu soruyu sormak da, cevaplamak kadar önemlidir.