Bir önceki yazı, filozofun mağaraya geri gönderilmesiyle kapanmıştı. Orada, Devlet’in en yüksek bölümünün aynı zamanda kendi taşıyıcı kirişini çatlattığını söylemiştik. Filozof yukarı çıkıyor, İyiyi görüyor ve sonra aşağı inmeye zorlanıyordu, çünkü inmek istemiyordu. Ve Platon bunu gizlemiyor, Glaukon’un ağzından açıkça sordurup cevabında da bu zorlamayı inkâr etmiyordu. Şimdi izleyeceğimiz iki kitap, o yükselişin tam tersi yönde bir hikâye anlatıyor. Sekizinci ve dokuzuncu kitaplar, aşağı inişin, çözülmenin, bozulmanın kitaplarıdır. Yukarı çıkan filozofu izledikten sonra, aşağı düşen şehri ve aşağı düşen ruhu izleyeceğiz.
Ama önce, metnin yapısına dair, çoğu zaman atlanan bir şeye dikkat çekmek gerekiyor. Sekizinci kitap, dördüncü kitabın kaldığı yerden devam eder. Dördüncü kitabın sonunda Sokrates, adaleti tanımlamayı bitirmiş ve bozuk yönetim biçimlerini anlatmaya hazırlanmıştı. Tam o anda, beşinci kitabın başında, Polemarkhos ile Adeimantos onu kolundan tutup durdurdular ve kadınlar ile çocuklar hakkındaki o sözü geçiştirmesine izin vermediler. Üç dalga oradan doğdu ve o dalgalar bizi üç kitap boyunca, filozofun tanımına, Güneş’e, Çizgi’ye ve Mağara’ya kadar taşıdı. Sekizinci kitabın açılışında Sokrates, kesintiye uğramadan önce nerede olduklarını hatırlar ve ipin ucunu oradan alır.
Bu yapısal ayrıntı önemsiz değildir, çünkü şunu gösterir. Platon’un asıl planında, adaletin ruhun iç düzeni olarak tanımlanmasının doğal devamı, o düzenin nasıl bozulduğunun anlatılmasıydı. Sağlığı tarif eden hekimin bir sonraki işi hastalıkları tarif etmektir. Beşinci, altıncı ve yedinci kitaplar, en yüksek felsefi içeriği taşımalarına rağmen, metnin kendi mimarisi içinde bir ara bölümdür. Bunu söylemek onların değerini düşürmez ama sekizinci ve dokuzuncu kitapların, çoğu okurun sandığından daha merkezi olduğunu gösterir. Adaletin ne olduğu dördüncü kitapta tanımlanmıştı, adaletsizliğin ne olduğu ve insanı ne hale getirdiği burada gösterilecektir. Ve Glaukon’un ikinci kitapta ortaya attığı soruya verilen cevap, ancak bu iki kitap okunduktan sonra tamamlanır.
Sokrates önce çözülmenin niçin kaçınılmaz olduğunu açıklar ve bunu yaparken, kurduğu şehir hakkında son derece ağır bir şey kabul eder. En iyi şehir bile bozulacaktır. Çünkü meydana gelmiş olan her şey çözülür ve böyle bir düzen bile sonsuza kadar sürmez. Bu cümlenin ağırlığını hafifletmemek gerekir. Yedi kitap boyunca kurulan, eğitimi, sınıfları, evliliği, mülkiyeti en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş olan şehir, kurulduğu anda çürümeye başlamıştır. Oluşa girmiş olan hiçbir şey, oluşun yasasından kaçamaz. Platon’un bütün ontolojisi burada siyasete bir kez daha dokunur. Değişmez olan idealardır, kurumlar değil.
Çözülmenin nereden başlayacağını da söyler ve bu da dikkate değer. Bozulma dışarıdan gelmez, aşağıdan da gelmez. Yönetici sınıfın kendi içinden gelir. Bir düzen, ancak yönetenler arasında bölünme çıkarsa yıkılır. Yönetilenler ne kadar hoşnutsuz olursa olsun, yönetenler kendi aralarında birlik oldukları sürece düzen ayakta kalır. Bu, Platon’un siyasal gözlemlerinin en keskinlerinden biridir ve tarihsel olarak da büyük ölçüde doğrudur. Rejimler, çoğu zaman, yönetici blok kendi içinde çatladığı için çöker.
Peki o çatlak nereden gelecek? Ve burada Platon, metnin en tuhaf, en çok tartışılan pasajını yazar. Sokrates, Musalara seslenir ve yüksek, neredeyse tragedya diliyle konuşmalarını ister. Musalar da, bütün bu ciddiyetin altında bir gülümseme olduğunu hissettiren bir üslupla, sayıların dilinden bir şey söylerler. Yöneticiler, doğru evlenme zamanlarını hesaplamak için bilmeleri gereken sayıyı bir gün yanlış hesaplayacaklardır. Çünkü o sayı, geometrik bir sayıdır ve o sayının hesabı zordur. Yanlış zamanlarda birleşmeler olacak, iyi doğmamış çocuklar dünyaya gelecek ve altınla bronz, gümüşle demir karışacaktır. Ve benzemezlik ile uyumsuz eşitsizlik doğduğunda, her zaman savaş ve düşmanlık ürer.
Bu sayının ne olduğu, iki bin yıldır çözülememiş bir bilmecedir ve üzerine ciltler yazılmıştır. Bence çok fazla uğraşmaya değmez, çünkü Platon’un burada yaptığı şey, bir hesap vermekten çok bir tavır göstermektir. Musalara yüksek üslupla konuşturarak, kendi anlatısına bir tür ironik ciddiyet katıyor. Ama söylediği şey gerçekten de ciddidir. En iyi düzen bile, sonunda, kendi üreme ve eğitim düzenini doğru yürütemeyeceği için bozulur. Yani düzen, dışarıdan bir düşman yüzünden değil, kendi kendini yeniden üretmedeki bir hata yüzünden çöker. Nesiller arası aktarımdaki en küçük bir bozulma, birkaç kuşak sonra bambaşka bir insan tipi üretir.
Ve buradan sonra, dört düşüş başlar. Aristokrasi timokrasiye, timokrasi oligarşiye, oligarşi demokrasiye, demokrasi tiranlığa dönüşür. Her rejim, bir sonrakinin tohumunu kendi içinde taşır ve her rejimin karşılığında bir insan tipi vardır. Platon bu iki diziyi paralel yürütür. Önce rejimin nasıl doğduğunu, nasıl işlediğini ve kendi içinde hangi çelişkiyi taşıdığını anlatır, sonra o rejime karşılık gelen insanın ruhunda ne olduğunu gösterir. Ve o insanın nasıl oluştuğunu anlatırken, hemen her seferinde aynı sahneyi kurar. Bir baba ve bir oğul.
Bu diziyi okurken hemen bir şeyi belirtmek gerekiyor. Bu bir tarih anlatısı değildir. Platon, şehirlerin gerçekten bu sırayla değiştiğini iddia etmiyor ve zaten Atina’nın kendi tarihi bu sıraya uymaz. Anlatılan şey, mantıksal ve psikolojik bir sıradır. Her rejim, ruhun hangi parçasının egemen olduğuna göre tanımlanır ve dizi, egemenliğin yukarıdan aşağıya doğru kayışını izler. Akıl yönettiğinde aristokrasi, tin yönettiğinde timokrasi, gerekli arzular yönettiğinde oligarşi, gereksiz arzular yönettiğinde demokrasi, yasa tanımaz arzular yönettiğinde tiranlık. Yani beş rejim değil, ruhun beş halidir asıl anlatılan. Şehir, hâlâ büyük harflerle yazılmış metindir.
Birinci düşüş timokrasidir ve Platon bunu açıkça Girit ile Sparta düzenine benzetir. Altın ve gümüş doğalar erdeme, demir ve bronz doğalar para kazanmaya ve toprağa çekildiğinde, iki taraf çekişir ve sonunda bir uzlaşmaya varırlar. Toprağı ve evleri paylaşıp özel mülk edinirler. Ve daha önce özgür dostlar olarak koruduklarını, şimdi köleleştirip kendilerine bağımlı kılarlar. Kendileri de savaşla ve bekçilikle uğraşır.
Bu uzlaşma, timokrasinin bütün karakterini belirler. Yeni düzen, iyi ile kötü arasında bir orta yerdedir. Eski düzenden korkuyu, düzeni, savaşçı erdemi, ortak yemekleri, beden eğitimini alıkoyar. Ama bilgeleri iş başına getirmekten çekinir, çünkü artık elinde yalın ve kararlı insanlar değil, karışık doğalar vardır ve sert, atılgan, savaşa daha uygun olanlara meyleder. Yönetenler para düşkünüdür ama bunu gizler ve altınla gümüşü karanlık hazinelerde saklar. Evlerinin çevresini duvarla çevirir, kendi yuvalarını kurar ve orada bol keseden harcarlar. Başkasının parasını harcamayı sever, kendininkine kıyamaz. Hazları gizlice tadar ve yasadan, babadan kaçan çocuklar gibi kaçarlar. Çünkü ikna ile değil zorla eğitilmişlerdir ve gerçek Musa’yı, yani söz ile felsefeyi ihmal etmişlerdir.
Şu son cümle önemlidir. Timokrasinin kusuru cesaret eksikliği değil, akıl eksikliğidir. Erdemi vardır ama erdemin hesabını veremez. Alışkanlıkla iyidir, bilgiyle değil. Ve bir önceki yazılarda gördüğümüz o ayrım, alışkanlıkla edinilen erdem ile bilgiyle edinilen erdem arasındaki ayrım burada bir rejimin kaderi haline gelir. Hesabını veremediğin erdem, bir kuşak sonra ayakta kalmaz.
Timokratik insanın doğuşu ise, dizinin en canlı sahnelerinden biridir ve psikolojik olarak son derece incedir. İyi bir babanın, kötü yönetilen bir şehirde yaşayan iyi bir babanın oğludur. Baba onurlardan, mevkilerden, davalardan kaçar, rahatsız edilmemek için kendi işine bakar. Ve evde, anne şikâyet eder. Kocasının yönetenlerden biri olmadığını, bu yüzden kendisinin öteki kadınlar arasında küçük düştüğünü söyler. Kocasının parayla ilgilenmediğini, mahkemede ve mecliste kavga etmediğini, her şeyi kolayından aldığını, kendisine karşı da ilgisiz olduğunu söyler. Ve bütün bunları, kocasının erkek olmadığı anlamına gelecek biçimde söyler. Hizmetliler de aynı şeyi fısıldar, çocuk büyüyünce babasından daha erkek olmalıdır. Ve dışarı çıktığında, şehrin kendi işine bakanı budala saydığını, ortalığa karışanı ise onurlandırdığını görür.
İki yandan çekilen çocuk, babasının aklını ve ölçüsünü tümüyle bırakmaz ama ötekilerin çekişine de karşı koyamaz ve sonunda ortada bir yerde durur. Ruhunun yönetimini orta parçaya, yani tine, kazanmayı ve onuru sevene devreder. Böylece kibirli ve onur düşkünü bir adam olur.
Bu sahnenin ne yaptığını görmek gerekiyor. Platon, siyasal karakterin oluştuğu yeri aileye, hatta bir evin içinde babadan nasıl söz edildiğine yerleştiriyor. Bir çocuğun ruhundaki iktidar devri, annesinin şikâyetleri ile hizmetlilerin fısıltıları arasında gerçekleşiyor. Ve dört düşüşün her birinde aynı yapı tekrarlanacak. Oğul, babasının bir biçimde yenildiğini görür ve ruhunu, o yenilgiyi tekrarlamamak üzere yeniden düzenler. Her yeni insan tipi, bir önceki tipin başarısızlığından çıkarılmış bir derstir. Ve her ders, bir öncekinden daha aşağı bir parçayı tahta oturtur.
Bu babalar ve oğullar dizisinin kadınlar açısından ne kadar dar olduğunu da söylemek gerekir. Beşinci kitapta kadınların koruyucu olabileceğini, doğaların cinsiyete göre değil işleve göre dağıldığını savunan Platon, sekizinci kitapta anneyi yalnızca şikâyet eden ses olarak sahneye koyar. Bu tutarsızlık, metnin kendi içindeki gerilimlerden biridir ve üzerinin örtülmesi gerekmez.
İkinci düşüş oligarşidir ve tanımı nettir. Malın değerlendirilmesine dayanan, zenginlerin yönettiği ve yoksulların yönetimden pay almadığı düzen. Geçiş, hazinelerin dolmasıyla başlar. Karanlıkta biriken altın, timokrasiyi yıkar. Önce harcayacak yerler bulurlar, sonra yasaları bu yönde bükerler, sonra kendileri ve karıları yasaya uymaz olur. Sonra birbirlerini görüp taklit ederek çoğunluk aynı hale gelir. Sonuç olarak para kazanmayı ne kadar çok onurlandırırlarsa erdemi o kadar az onurlandırırlar.
Platon bunu bir terazi imgesiyle anlatır. Zenginlik ile erdem, bir terazinin iki kefesindedir. Biri yükselirse öteki alçalır. Bu imge, bir kanıt değildir ve öyle olduğunu iddia da etmez. Ama gözlem olarak güçlüdür. Bir toplulukta neyin onurlandırıldığı, neyin onurlandırılmadığını da belirler. Onurun toplam miktarı sabitmiş gibi davranır insanlar ve zenginliğe yönelen saygı, başka bir yerden çekilerek gelir.
Sonunda bir yasa çıkarırlar. Belli bir mal varlığı olmayan, yönetime katılamaz. Bu yasayı, silahla ya da korkutmayla geçirirler. Ve oligarşi kurulmuş olur.
Platon oligarşinin beş kusurunu sıralar ve beşi de dikkatle okunmayı hak eder. Birincisi, yöneticilerin bilgiye göre değil mala göre seçilmesidir. Gemileri, kaptanlığı bilene değil zenginine emanet etseydik ne olurdu diye sorar. Bu, altıncı kitaptaki gemi benzetmesinin kısa bir yankısıdır. İkincisi, böyle bir şehrin bir değil iki şehir olmasıdır. Yoksulların şehri ile zenginlerin şehri aynı yerde oturur ve sürekli birbirine karşı tertip içindedir. Bu tespit, Platon’un en çok alıntılanan cümlelerinden biridir ve sonraki bütün sınıf çözümlemelerinin uzak atasıdır. Üçüncüsü, savaşamamalarıdır. Halkı silahlandırsalar, halktan düşmandan daha çok korkmaya başlarlar. Silahlandırmasalar, oligarşi olarak, pek az kişiyle savaşmak zorunda kalacaklardır. Üstelik para sevgisi yüzünden savaş vergisi vermeye de yanaşmazlar. Dördüncüsü, aynı insanların birçok iş birden yapmasıdır. Aynı adam hem çiftçi hem tüccar hem asker olur. Bu, şehrin kuruluşundaki tek kişi tek iş ilkesinin çiğnenmesidir. Beşincisi ve Platon’un en büyük saydığı kusur, bir adamın her şeyini satıp başka birinin eline geçmesine ve o şehirde elinde hiçbir şey olmadan yaşamaya devam etmesine izin verilmesidir. Ne para kazanan, ne zanaatkâr, ne atlı, ne hoplit, yalnızca yoksul ve düşkün biri.
Bu son noktayı Platon o çok bilinen arı imgesiyle açar. Kovanda nasıl bir yaban arısı, bir sokan asalak arı doğarsa, şehirde de böyleleri doğar. Kanatlı olanlar ve kanatsız olanlar. Kanatsızlar dilenciler, sokanlar ise suçlulardır. Ve nerede dilenci görürseniz, orada hırsızların, yankesicilerin, tapınak soyguncularının da gizlendiğini bilin der. Sonra ekler, bunun sebebi eğitimsizlik, kötü yetiştirilme ve düzenin kötü kurulmuş olmasıdır. Yani suç, bireysel bir kötülük olarak değil, bir rejimin ürünü olarak açıklanır. Bu, yirmi dört yüzyıl önce yazılmış bir metinde şaşırtıcı derecede modern bir düşüncedir.
Oligarşik insanın oluşumu, dizinin en acı sahnesidir. Timokratik babanın oğludur ve önce babasını örnek alır, onun izinden gider. Sonra bir gün babasının, sanki bir kayalığa çarpan gemi gibi, şehre çarptığını görür. Baba, bir komutanlıkta ya da yüksek bir görevde iken, muhbirlerin eline düşer, mahkemeye verilir, öldürülür ya da sürülür ya da yurttaşlıktan çıkarılır ve bütün malına el konur.
Ve oğul, bunu gördükten sonra, korkuyla ve yoksullukla, ruhunun tahtından onur sevgisini ve tini apar topar indirir. Yoksullukla alçalmış olarak para kazanmaya döner ve azar azar, biriktirerek, çalışarak mal edinir. Arzulayan ve para seven parçayı ruhunun tahtına oturtur, başına taç, boynuna gerdanlık takar, kılıç kuşandırır. Akıl ile tini ise iki yanına, köleler gibi yere oturtur. Aklın yapmasına izin verdiği tek şey, bu maldan nasıl daha çok mal çıkacağını hesaplamaktır. Tine ise, zenginlikten ve zenginlerden başka hiçbir şeye hayranlık duymasına izin vermez.
Bu tarifin ne kadar sert olduğuna dikkat edin. Aklın işlevsizleştirilmesi değil, araçsallaştırılmasıdır anlatılan. Akıl susturulmuyor, tahttan indirilip hesap makinesi olarak çalıştırılıyor. Bu, bir önceki yazıda konuştuğumuz meselenin ta kendisidir. Aklın nötr bir hesap yetisine indirgenmesi, Platon için bir olasılık değil, bir bozulma biçimidir ve karşılığı olan somut bir insan tipi vardır.
Sonra bu insanın ahlaki değerlendirmesi gelir ki bence bütün sekizinci kitabın en ince yeri burasıdır. Oligarşik insan tutumludur, çalışkandır, yalnızca gerekli arzularını doyurur, ötekileri boş sayar, cimridir, her şeyden kâr çıkarır ve çoğunluk tarafından övülür. Ama, der Sokrates, o yaban arısı arzulardan kurtulmuş değildir. Arzular içinde durur ve zorla bastırılmıştır. Neyle bastırılmıştır? İnançla değil, öteki mallarını kaybetme korkusuyla ve bunun kanıtı vardır. Böyle bir adamın, mesela yetimlerin vasisi olduğu gibi, başkasının parasını harcama fırsatı bulduğu yerlerde, içindeki yaban arısı görünür.
Bu yüzden Sokrates onun içinde bir bölünme olduğunu, iç savaştan kurtulmuş olmadığını, tek değil çift adam olduğunu söyler. Daha iyi arzular daha kötü arzuları bastırdığı için görece düzgün görünür ama ruhun gerçek erdemi ve uyumu ondan uzaktır.
İşte bu portre, ikinci kitaptaki Gyges’in yüzüğü sorusunun bir cevabıdır ve o cevabın nerede durduğunu görmek gerekir. Glaukon, görünmez olsa herkesin haksızlık edeceğini söylemişti. Platon burada, tam da o insanı tarif ediyor. Oligarşik insan, yüzüğü takmadığı için dürüsttür. Görülüyor olduğu ve kaybedecek şeyi bulunduğu için düzgündür. Yani Glaukon’un tarifi yanlış değildir, sadece eksiktir. Yüzüğü takınca değişecek insan, adil insan değil, oligarşik insandır ve Platon onun adil olmadığını zaten söylüyor. Adil insan, iç düzeni yerinde olduğu için, yüzüğü taksa da değişmeyecek olandır. Argüman böylece kurtarılır ama bir bedelle. Çünkü artık şunu kabul etmek zorundayız. Toplumda düzgün diye bilinen insanların büyük çoğunluğu, Platon’un ölçüsüyle, adil değildir. Yalnızca bastırılmıştır.
Üçüncü düşüş demokrasidir ve geçişin mekanizması özellikle dikkat çekicidir, çünkü Platon burada oligarşinin kendi ilkesinin onu nasıl öldürdüğünü gösterir. Oligarşi, olabildiğince zengin olmayı iyi saydığı için doymak bilmez. Yönetenler de, savurgan gençleri yasayla dizginlemek istemezler, çünkü onların mallarını satın almak ya da faizle borç vermek işlerine gelir. Böylece yurttaşlarını hem para düşkünü hem ölçülü yapamayacaklarını görmezden gelirler.
Sonra o sert imge gelir. Yönetenler, faizle, borç verdikleri gençleri yaralarlar. Şehirde yaban arıları ile dilenciler çoğalır. Bunu söndürmek için ellerinde iki yol vardır. Ya bir yasayla kişinin malını dilediği gibi harcamasını engellemek ya da sözleşmelerin çoğunu borç verenin kendi riskine bırakmak. Ama ikisini de yapmazlar. Kendileri ise, bedence yumuşak ve gevşek, tembelliğe alışmış halde yaşarlar.
Ve devrim, çok somut bir sahneyle gelir. Yoksullarla zenginler bir yürüyüşte ya da seferde yan yana durur. Zayıf, güneşten yanmış yoksul adam, yanında soluk soluğa kalmış, yağ bağlamış zengini görür ve şöyle düşünür. Bu adamlar bizim korkaklığımız sayesinde bizim üstümüzde. Sonra birbirlerine gizlice bunu söylerler, bu adamlar bir hiç. Ve ilk fırsatta ayaklanırlar. Kazanırlarsa kimini öldürür, kimini sürer, geri kalanlara yönetimi eşit dağıtırlar ve görevleri çoğunlukla kurayla belirlerler.
Bu sahnede Platon, bir devrimin ateşleyicisinin ekonomik hesap değil, itibarın çökmesi olduğunu söylüyor. Yoksul, zengini gördüğü an, zenginin üstünlüğünün bir gerçekliğe değil bir kabule dayandığını anlıyor. Ve bir hiyerarşi, ona inanılmadığı anda çökmeye başlıyor. Bu, siyaset üzerine yazılmış en keskin gözlemlerden biridir.
Demokrasinin tarifi ise, metnin en canlı, en renkli ve en tartışmalı bölümüdür. Şehir özgürlükle doludur, herkes dilediğini söyler ve dilediğini yapar, herkes kendi hayatını kendi istediği gibi düzenler. Bu yüzden orada her türden insan bulunur. Sokrates, en güzel rejimin bu olabileceğini söyler. Tıpkı her renkten çiçekle bezenmiş bir kumaş gibi, her türden karakterle bezenmiş bu rejim de en güzeli görünebilir. Çocukların ve kadınların renkli şeylere bakıp en güzel demesi gibi, birçok kişi de buna en güzel diyecektir. Bir rejim aramak için oraya gitmek uygundur, çünkü orası rejimlerin pazarıdır, her çeşidinden bulunur.
Bu övgünün alaycı olduğu açıktır ama bütünüyle alaycı olmadığı da açıktır. Platon demokrasiyi tarif ederken görünür bir keyif alır ve bu keyif, metnin tonundan silinmez. Çoğulluğu gerçekten güzel bulur, ama o güzelliğin bir düzensizlik olduğunu düşünür.
Sonra listelemeye başlar. Orada yönetme yeteneğin olsa bile yönetmek zorunda değilsin, istemiyorsan yönetilmek zorunda değilsin, herkes savaşırken savaşmak, herkes barış içindeyken barışçıl olmak zorunda değilsin. Bir yasa seni görevden ya da yargıçlıktan alıkoysa bile, canın isterse yine de yönetir ve yargılarsın. Mahkûm edilmiş, sürgüne gönderilmiş adamlar kimseye aldırmadan dolaşırlar, sanki birer kahraman gibi. Bizim o ciddi ilkemiz, yani çocukluğundan beri güzel şeylerle uğraşmamış birinin iyi olamayacağı ilkesi, ayaklar altına alınır. Halkın dostu olduğunu söyleyen herkes onurlandırılır.
Sonra ünlü tırmanış gelir. Baba, çocuğu gibi olmaya alışır ve oğullarından korkar. Oğul kendini babasıyla eşit sayar, ondan ne utanır ne korkar. Yabancı yerleşik yurttaşla eşit olur. Öğretmen öğrencilerinden korkar ve onlara yaltaklanır, öğrenciler öğretmenlerini ve eğiticilerini hiçe sayar. Gençler yaşlılara benzemeye çalışır ve söz ile eylemde onlara karşı gelir. Yaşlılar da gençlerin arasına oturup onlara özenir, hoş ve şakacı görünmeye çalışırlar, çünkü sert ve buyurgan sayılmak istemezler. Satın alınmış köleler, satın alanlardan daha az özgür değildir. En sonunda, hayvanlar bile özgürleşir. Eşekler ve atlar, sokaklarda özgürce ve gösterişle yürümeye alışır, kenara çekilmeyen kime rastlarlarsa üstüne yürürler.
Bu son ayrıntı, bütün pasajın komik doruğudur ve Platon’un burada eğlendiğini gizlemek imkânsızdır. Ama arkasından gelen cümle ciddidir. Yurttaşların ruhu öyle duyarlı hale gelir ki, en küçük bir zorlama belirtisinde öfkelenirler ve sonunda kimsenin efendileri olmasını istemedikleri için ne yazılı ne yazısız hiçbir yasayı dinlemez olurlar.
Demokratik insanın oluşumu ise bütün dizinin en incelikli psikolojisidir. Cimri babanın oğludur, eğitimsiz ve tutumlu yetiştirilmiştir. Sonra yaban arılarının balını tadar, o kurnaz hayvanlarla düşüp kalkar. İçinde gerekli arzular ile gereksiz arzular arasında bir savaş çıkar. Baba tarafı, yani akıl ve terbiye, yardıma yetişirse çocuk ölçülü kalabilir. Ama yetişmezse, gencin ruhundaki akropolis düşer. Çünkü orası boştur, öğrenimden, güzel uğraşlardan ve doğru sözlerden yoksundur. Ve o boş kaleyi, böbürlenen sözler ile sanılar işgal eder.
Sonra o unutulmaz sahne gelir. İşgalciler, kalede kalan son savunucuları kovmadan önce onların adını değiştirirler. Utanmayı budalalık diye adlandırıp sürerler. Ölçülülüğü korkaklık ve erkek olmamak diye adlandırıp aşağılayarak kovarlar. Ölçüyü ve düzenli harcamayı kabalık ve cimrilik diye adlandırıp sınır dışı ederler. Ve yerlerine, bir alay eşliğinde, taçlar takılmış olarak, küstahlığı iyi terbiye diye, kuralsızlığı özgürlük diye, savurganlığı cömertlik diye, arsızlığı yiğitlik diye getirirler.
Bu pasaj, bence bütün Devlet’te en çok yankılanmayı sürdüren yerdir ve bunun sebebi, tarif ettiği şeyin bir rejime özgü olmamasıdır. Anlatılan şey, ahlaki sözlüğün yeniden yazılmasıdır. Bir değerin ortadan kalkması için doğrudan saldırıya uğraması gerekmez, adının değiştirilmesi yeter. Ölçülülüğe korkaklık dendiği anda ölçülülük savunulamaz hale gelir, çünkü artık kimse onu savunduğunda ölçülülüğü savunuyor gibi görünmez. Bir kavramı öldürmenin en etkili yolu, ona başka bir ad vermektir. Ve bu işlem her yönde çalışır. Sertliğe kararlılık, ihtiyata korkaklık, sadakate körlük, kuşkuya hainlik denebilir. Platon bunu demokrasi bağlamında yazmıştır ama işlemin kendisi hiçbir rejimin tekelinde değildir.
Demokratik insanın kendisi ise, kötü bir insan olarak değil, düzensiz bir insan olarak tarif edilir. Yaşlandıkça biraz yatışır ve bir tür orta yol tutturur. Hazlar arasında eşitlik kurar ve yönetimi, sırayla, hangisi denk gelirse ona bırakır, o doyana kadar, sonra bir başkasına. Hiçbir hazzı ötekinden daha iyi ya da daha kötü saymaz, hepsinin eşit olduğunu söyler. Günü gününe yaşar, o an hangi arzu gelirse onu doyurur. Kimi gün içki ve müzik, kimi gün sadece su ve perhiz, kimi gün beden eğitimi, kimi gün tembellik ve aldırmazlık, bazen felsefeyle uğraşıyormuş gibi yapar, çoğu zaman siyasetle, aklına eseni söyler ve yapar, bazen savaşçılara özenir, bazen para kazananlara. Hayatında ne bir düzen ne bir zorunluluk vardır. Bu hayata özgür, tatlı ve mutlu der.
Bu portrenin çekiciliği inkâr edilemez ve Platon bunu bildiği için tarifin içine bir ironi koyar. Anlatılan insan, gerçekten de birçok bakımdan sevimlidir. Kimseye zarar vermez, hoşgörülüdür, her şeyi dener. Platon’un itirazı ahlaki değil yapısaldır. Onun sorunu, kötü şeyler yapması değil, hiçbir şeyi ötekine tercih edecek bir ölçüsünün olmamasıdır. Ve ölçüsü olmayan bir ruh, kendini bir arada tutamaz. Hazlar arasında kura çekmek, yönetmemenin başka bir adıdır.
Şimdi burada durup demokrasi tasvirine karşı söylenmesi gerekenleri söylemek gerekiyor, çünkü bu tasvir hem son derece güçlü hem de son derece taraflıdır ve ikisini birden söylemeden geçmek dürüstlük olmaz.
Tasvirin taraflılığı birkaç yerde açıktır. Birincisi, Platon demokrasiyi neredeyse bütünüyle bir haz ve gevşeme düzeni olarak resmeder ve onun kurumsal yanına hiç değinmez. Atina demokrasisinde yurttaşların hesap sorma yolları, görev sonrası denetim, kamusal müzakere, çoğunluğun kararını sınırlayan yöntemler vardı. Bunların hiçbiri metinde geçmez. Kurayla belirlenen görevler alaycı biçimde anılır ama kurayla belirlenmeyen görevler, mesela komutanlıklar, hiç anılmaz. İkincisi, özgürlüğün tarifinde küçük ve gülünç örnekler seçilir. Sokakta yol vermeyen eşekler, öğretmenden korkmayan öğrenciler. Bunlar gerçek bir siyasal düzenin değerlendirilmesi değil, bir mizah dizisidir ve mizah, tartışmanın yerine geçtiğinde argüman olmaktan çıkar. Üçüncüsü ve en önemlisi, Platon’un demokrasiye bakışı kişisel bir yaradan beslenir. Bu satırları yazan adam, hocasının bir demokraside, oylamayla öldürüldüğünü görmüştür. Bu, onun tanıklığını değersizleştirmez ama tarafsız olmadığını gösterir.
Buna karşılık, tasvirde son derece güçlü olan şeyler de vardır ve bunları taraflılık gerekçesiyle atmak yanlış olur. Kavramların yeniden adlandırılması gözlemi, hiçbir rejime bağlı olmaksızın geçerlidir ve bugün her yerde işlediği görülebilir. Özgürlüğün, hiçbir sınır tanımadığı noktada kendi koşullarını yiyip bitirdiği gözlemi de öyle. En önemlisi de, tiranlığın dışarıdan gelmediği, demokrasinin kendi içinden, hem de en çok özgürlük istenen yerden doğduğu tezi. Bu tez, yirminci yüzyılda fazlasıyla sınandı ve sınavdan başarıyla geçti.
Son olarak, tasvirin kendi üzerine düşen bir gölge var ve Platon bunu hiç anmaz. ‘Devlet’ adlı kitabın kendisi, bir demokraside yazılmıştır ve içinde anlatılan konuşma, ancak bir demokraside yapılabilir. Sokrates’in Peiraieus’ta oturup mevcut düzeni yerden yere vuran bir tartışma yürütebilmesi, o düzenin bir özelliğidir. Kitabın sonunda tarif edilen tiranlıkta, birinci kitaptaki tartışma bile mümkün olmazdı. Platon demokrasiyi eleştirebilmesini demokrasiye borçludur ve bu borcu hiçbir yerde kabul etmez.
Dördüncü ve son düşüş tiranlıktır ve Platon bunu bir aşırılık yasasına bağlar. Bir şeyde aşırıya kaçmak, karşıtı yönünde büyük bir değişime yol açar der. Mevsimlerde, bitkilerde, bedenlerde ve rejimlerde. Aşırı özgürlük, bireyde de şehirde de, aşırı köleliğe dönüşür. Öyleyse tiranlık, başka bir rejimden değil, demokrasiden doğar. En büyük, en vahşi kölelik, en aşırı özgürlükten çıkar.
Mekanizmayı anlatırken Platon, demokraside üç sınıf ayırır. Birincisi, kuralsızlığın ürettiği yaban arıları sınıfıdır. Bunların en atılganları konuşur ve iş yapar, geri kalanı kürsünün çevresine oturup vızıldar ve başka türlü konuşana tahammül etmez. Böylece her işi bunlar yönetir. İkincisi, en düzenli olanların doğal olarak en zengin hale geldiği sınıftır ve yaban arıları balı en çok onlardan alır. Üçüncüsü, kendi elleriyle çalışan, siyasetle az uğraşan, malı çok olmayan ama sayıca en kalabalık olan halktır ve toplandığında bir demokraside en güçlü olan odur.
Sonra süreç işler. Yaban arıları, zenginleri sıkıştırıp bal alır ve çoğunu kendilerine ayırır. Zenginler kendilerini savunmaya kalkınca, halka karşı komplo kuran oligarklar diye suçlanırlar. Kendilerini savunmak zorunda kaldıkça gerçekten de oligarşiye yönelirler. İstedikleri için değil, itildikleri için. Sonra davalar, yargılamalar, kavgalar başlar ve halk kendine bir önder seçer, bir koruyucu, prostatēs. Onu besler ve büyütürler.
Platon, tiranın kökünün tam olarak buradan çıktığını söyler. Sonra o eski hikâyeyi anlatır. Lykaia Zeus tapınağında, kurbanların arasına karıştırılmış insan bağırsağından tadan kişinin, zorunlu olarak kurda dönüştüğü söylenir. Aynı biçimde, halkın önderi de, kendisine tümüyle boyun eğen bir kalabalığa dayandığında ve akraba kanından uzak durmadığında, adamları haksız yere mahkûm ettiğinde, borçların silineceğini ve toprakların dağıtılacağını ima ettiğinde, artık ya öldürülmek ya da insanken kurt olmak, yani tiranlaşmak zorundadır.
Sonra koruma isteği gelir. Halktan kendisine bir muhafız birliği ister ve halk, önderleri için korktuğu ve kendileri için güvende hissettiği için bunu verir. Ve Tiran doğmuş olur.
Bundan sonrası, bir mekanizmanın soğuk anlatımıdır. İlk günlerde herkese gülümser, karşılaştığı herkesi selamlar, tiran olmadığını söyler, hem kamusal hem özel olarak bol bol vaat verir, insanları borçlardan kurtarır, toprak dağıtır, yumuşak ve nazik görünür. Sonra savaşlar çıkarmaya başlar, çünkü halkın bir öndere ihtiyaç duyması gerekir. Vergilerle yoksullaşan insanlar günlük geçimleriyle uğraşır, ona karşı tertip kurmaya vakit bulamaz. Aralarında özgür düşünenler varsa, onları bir bahaneyle düşmanın eline vererek yok eder. Bu yüzden sürekli savaş çıkarmak zorundadır.
Sonra nefret büyür ve kendisini iş başına getirenlerden bazıları, aralarında konuşurken açık açık eleştirmeye başlar. Tiran, yönetimi elinde tutacaksa onları da yok etmek zorunda kalır. Sonunda ne dostlar ne düşmanlar arasında değerli hiç kimse kalmayana kadar temizlik yapar. Sokrates buna güzel bir arınma der ve hemen tersini ekler. Hekimler bedenden en kötüyü alır ve en iyiyi bırakır, Tiran ise tersini yapar.
Sonra şu cümle gelir. Kutlu bir zorunlulukla bağlıdır. Ya değersiz insanlarla birlikte yaşayacak ve onlar tarafından nefret edilecek ya da hiç yaşamayacaktır. Muhafızları da çoğalmak zorundadır ve onlar da giderek yabancılardan, paralı askerlerden oluşur. Köleleri azat edip yanına alır. Onları tapınakların malından ve halkın malından besler. Kendisini doğuran halk, onu ve içki arkadaşlarını beslemek zorunda kalır.
Kapanış sahnesi, bütün sekizinci kitabın en sert imgesidir. Halk, yani baba, oğlunun böyle davranmaması gerektiğini söylediğinde, oğul babasını döverek evden kovar. Halk böylece, ne biçim bir yaratık besleyip büyüttüğünü öğrenir. Özgür insanların dumanından kaçarken, kölelerin ateşine düşmüştür.
Bu anlatının felsefi değerini doğru yere koymak gerekiyor. Platon’un burada yaptığı asıl iş bir ahlaki kınama değil, bir mekanizma çözümlemesidir. O mekanizma altı adımdan oluşur. Birincisi, sınırsız serbestlik bir düzensizlik üretir. İkincisi, düzensizlik bir koruyucu talebi doğurur. Üçüncüsü, koruyucunun gücü düşman varlığına bağlıdır. Dördüncüsü, bu yüzden düşman yaratmak zorundadır ve eğer düşman biterse üretir. Beşincisi, her temizlik, çemberi daraltır ve en yakınından başlayarak değerli olanı eler. Altıncısı, Tiran sonunda yalnızca güvenemeyeceği insanlarla çevrili kalır ve bu yüzden korkusu, iktidarı büyüdükçe büyür.
Bu zincirin en dikkate değer yanı, tiranın dışarıdan gelmemesidir. Onu bir işgalci getirmez, bir darbe indirmez. Halk onu besler, büyütür, korumasını verir ve alkışlar. Üstelik bunu, kendisini korumak için yapar. Yani tiranlık, korkunun kendini koruma girişiminden doğar. Bu tespit, sonraki bütün siyasal düşüncenin borçlu olduğu bir tespittir.
Dokuzuncu kitap, bu şehri kuran insanı anlatmak için açılır. Ama Platon önce, bütün eserin belki en şaşırtıcı pasajını yazar.
Sokrates, arzuları ayırmak gerektiğini söyler. Bazı arzular gereksizdir ama yasa dışı da değildir. Bazıları ise yasa tanımaz. Bu sonuncular herkeste vardır. Yasaların ve daha iyi arzuların, akıl yardımıyla bastırdığı bu arzular, bazı insanlarda tümüyle yok edilmiş ya da azalmış olabilirler ama bazılarında daha güçlü ve daha çoktur. Peki bunlar ne zaman görünür? Uykuda.
Ruhun akıl yürüten, uysal ve yöneten parçası uyuduğunda, içimizdeki vahşi ve yabanıl parça, yemekten ya da içkiden dolmuş halde, sıçrar, uykuyu iter ve kendi huyunu doyurmaya gider. Böyle bir durumda hiçbir şeyden çekinmez, utançtan ve akıldan tamamen sıyrılmış olarak her şeye yeltenir. Kendi annesiyle birleşmeye kalkışmaktan çekinmez, herhangi bir insanla, bir tanrıyla ya da bir hayvanla birleşmekten de. Hiçbir yiyecekten sakınmaz. Tek kelimeyle, hiçbir akılsızlıktan ve utanmazlıktan geri durmaz.
Ama, der Sokrates, bir insan kendini sağlıklı ve ölçülü tutarsa durum başkadır. Uyumaya gitmeden önce akıl yürüten parçasını uyandırır ve onu güzel sözlerle ve araştırmalarla besler, kendisiyle bir düşünme birliği kurar. Arzulayan parçayı ne aç bırakır ne de tıka basa doldurur, öyle ki o parça uyusun ve sevinciyle ya da acısıyla düşünen parçayı rahatsız etmesin, onun kendi başına, tek başına, bilmediği bir şeyi araştırmasına izin versin. Tin parçasını da yatıştırır, kimseye öfkelenmiş halde uykuya gitmez. İşte böyle bir insan, hakikate en çok dokunandır ve rüyalarında yasa tanımaz görüntüler en az belirir.
Sonra o cümle gelir. Bunlardan birkaç şey hepimizde vardır, en ölçülü görünenlerde bile. Bu tek cümle, iki kitabın bütün anlamını değiştirir. O ana kadar okuduğumuz şey, bir başkalar galerisiydi. Timokratik adam, oligarşik adam, demokratik adam, tiran. Hepsi karşımızdaydı ve hiçbiri biz değildik. Bu cümleyle birlikte galeri bir aynaya dönüşür. Tiran, uzakta bir canavar değil, her ruhun yapısında bulunan ve olağan koşullarda uyuyan bir imkândır. Ve bir insan ile tiran arasındaki fark, tiranda o arzuların olması, ötekinde olmaması değildir. Fark, birinde uyanık olmaları, ötekinde uyuyor olmalarıdır.
Bu pasajın psikolojik keskinliği, sonraki okurların dikkatinden kaçmadı ve içlerinde Freud da olmak üzere birçok kişi, burada kendi düşüncelerinin çok eski habercisini gördü. Bu benzerliği tanımak doğrudur ama abartmamak da gerekir. Platon’un yasa tanımaz arzuları, bir bilinçdışı kuramının parçası değildir ve bastırma dediği şey, kendine rağmen işleyen bir düzenek değil, aklın ve yasanın bilinçli çalışmasıdır. Yine de gözlemin kendisi şaşırtıcı derecede kesindir. Uykuda ahlaki denetimin gevşemesi, arzunun nesne seçiminde sınır tanımaması ve en ölçülü insanın bile bu içerikten muaf olmaması. Bu üçünü yan yana koyan metin, yirmi dört yüzyıl önce yazılmıştır.
Ayrıca gözlemin argüman içindeki işlevi de kritiktir. Platon, birazdan tiranın en mutsuz insan olduğunu kanıtlamaya girişecek, bunun için de okurun tiranın halini bir biçimde tanıması gerekecek. Rüya pasajı, o tanışıklığı sağlar. Tiranın ne yaşadığını bilebiliriz, çünkü hepimiz onu uykumuzda tanıdık.
Tiranik insanın oluşumu ise, dört baba oğul dramının sonuncusudur ve en karanlığıdır. Demokratik babanın oğludur, babasının alışkanlıkları içinde yetişir. Sonra o korkunç büyücüler, o tiran yapıcılar devreye girer. Bunlar, gencin içine, tembel ve savurgan arzuların önderi olarak, kanatlı büyük bir yaban arısı yerleştirir. Ve Sokrates buna eros der. Eros, ruhun tiranı olarak tahta oturur ve muhafız olarak yanına deliliği alır. İçkiyi, aşk çılgınlığını, karasevdayı yanına alır ve içeride iyi sayılan ya da hâlâ utanma taşıyan ne kadar sanı ve arzu varsa hepsini öldürür.
Sonra gerileme başlar ve Platon bunu adım adım, neredeyse bir vaka öyküsü gibi anlatır. Şölenler, cümbüşler, sefahat, sevgililer. Her gün yeni ve korkunç arzular ürer ve hepsi çok şey ister. Geliri tükenir. Sonra borç alır ve anaparayı yemeye başlar. Sonra bunlar da bitince, ruhundaki o arzu yavruları bağırmaya başlar ve kişi, sanki bir at sineği tarafından sokulmuş gibi, kimde ne var diye bakar ve aldatarak ya da zorla almaya girişir. İlk hedef ana ile babadır. Önce annesinin malını, sonra babasınınkini alır. Karşı koyarlarsa, önce gizlice çalar, sonra açıkça el koyar. Eğer eski bir sevgiliyi ya da yeni bir dostu hoşnut etmek gerekiyorsa, yaşlı babasını dövmekten bile çekinmez. Sonra sıra tapınak soymaya, adam kaçırmaya, ev basmaya, kese kesmeye gelir. Anlattıklarını şu cümleyle bağlar. Bu adam, uykusundayken serbest kalan o sanılara, uyanıkken sahip olmaya başlamıştır. Rüyada yapılan, gündüz yapılan hale gelmiştir.
Tiranik insanın tanımının, iktidarda olup olmamaktan bağımsız olduğunu görmek çok önemlidir. Platon önce özel hayattaki tiranı tarif eder, sonra iktidara geleni. Böyle insanlar bir şehirde azsa, tiran ortaya çıktığında onun muhafızları olurlar. Çoksa, aralarından ruhunda en büyük tiranı taşıyanı seçip başa geçirirler. Yani tiranlık, önce bir ruh yapısıdır, sonra bir siyasal konum. Bir kişinin tiran olması için iktidara gelmesi gerekmez, iktidara gelmesi için tiran olması gerekir.
Buradan üç argüman çıkar. Platon, tiranın bütün insanlar arasında en mutsuzu olduğunu üç ayrı yoldan kanıtlamaya girişir. Üçünü de tek tek görelim ve her birinin nerede güçlü nerede zayıf olduğunu söyleyelim. Birinci argüman, kölelik argümanıdır ve şehir ile ruh arasındaki karşılıklılıktan yürür. Tiranlık yönetimindeki şehir en az özgür olan şehirdir, çünkü orada herkes bir kişinin arzusuna bağlıdır. Aynı biçimde, içinde tiran barındıran ruh da en az özgür olandır. En çok istediği şeyi en az yapar, çünkü sürekli bir dürtü tarafından sürüklenir ve karışıklık ile pişmanlık doludur. Yoksuldur ve doymaz, korkularla, acılarla, inleyişlerle doludur.
Gerçekten iktidara gelen tiran, hepsinden kötüdür. Çünkü zorunluluk ve eros onu daha da bozar. Sonra Platon o olağanüstü imgeyi kurar. Elli ya da daha çok kölesi olan zengin bir adam düşünün. Şehirde yaşadığı sürece güvendedir, çünkü bütün şehir onu korur. Şimdi bir tanrı onu, karısını, çocuklarını, malını ve kölelerini alıp ıssız bir yere taşısa ve orada hiçbir özgür insan ona yardım edemeyecek olsa, ne kadar büyük bir korkuya düşerdi. Kölelerine yaltaklanır, onlara boş vaatler verir, özgürlük sözü verirdi ve böylece kendi kölelerinin dalkavuğu olurdu. İşte tiranın ruhu böyledir. Korkularla ve arzularla doludur, seyahat edemez, kendi evine bir kadın gibi kapanmıştır ve yolculuk edip güzel şeyler gören öteki insanları kıskanır.
Bu argümanın en güçlü yanı, kanıt kısmı değil betimleme kısmıdır. Tiranın yalnızlığı, dostsuzluğu, kendi muhafızlarına bağımlılığı ve iktidarı büyüdükçe korkusunun büyümesi, gözlem olarak son derece kuvvetlidir. Ama argüman olarak iki zayıflığı vardır. Birincisi, yine şehir ile ruh arasındaki benzetmeye yaslanır ve daha önceki yazılarda söylediğimiz gibi, benzetme bir kanıt değildir. İkincisi, dışarıdan bakan biri buna kolayca itiraz edebilir. Bazı tiranlar, gördüğümüz kadarıyla, hayatlarından hoşnut yaşamış ve rahat ölmüştür. Platon’un cevabı bellidir. Dışarıdan görünen, ölçüt değildir ve bunu ancak içeriyi görebilen söyleyebilir. Bu cevap tutarlıdır ama bir bedeli vardır. Tez, dışarıdan sınanabilir olmaktan çıkar. Bir iddianın hiçbir dış gözlemle yanlışlanamaz hale gelmesi, gücünün değil, kapalılığının işaretidir.
İkinci argüman, üç hayat ve yargıç argümanıdır ve bence üçünün felsefi olarak en ilginç olanıdır. Ruhun üç parçası olduğuna göre üç tür haz vardır ve buna karşılık olarak üç tür insan. Öğrenmeyi seven, onuru seven ve kazancı seven. Her biri kendi hayatının en tatlı hayat olduğunu söyler. Peki hangisi haklı, buna kim karar verecek?
Sokrates, doğru yargı için üç şeyin gerektiğini söyler. Deneyim, kavrayış ve akıl yürütme. Ardından sorar. Üç hazzın hepsini kim tatmıştır? Kazancı seven, varlıkların doğasını öğrenmenin hazzını hiç tatmamıştır. Onuru seven de öyle. Ama filozof, çocukluğundan beri kazanç hazzını da onur hazzını da zorunlu olarak tatmıştır. Öyleyse deneyim bakımından üstün olan odur. Yargı aracı olan akıl yürütme de asıl onun aracıdır. Bu yüzden birinci ödül bilgeliği sevene, ikincisi onuru sevene, üçüncüsü kazancı sevene verilir.
Bu argümanın gerçek bir sezgisi vardır ve o sezgi hâlâ tartışılmaktadır. Hazların niteliksel olarak karşılaştırılabileceği ve karşılaştırmayı ancak her ikisini de tatmış olanın yapabileceği düşüncesi, sonraki yüzyıllarda, mesela Mill’in yetkin yargıç ölçütünde, aynı biçimiyle yeniden karşımıza çıkar. Deneyim asimetrisi gerçekten önemli bir ölçüttür. Bir şeyi hiç tatmamış olanın, tatmış olanla eşit ağırlıkta oy kullanamayacağı düşüncesi, sağduyuya da aykırı değildir.
Ama argümanın üç zayıf yeri vardır. Birincisi, yargıç aynı zamanda yarışmacıdır. Üç hayat arasında karar verecek kişi olarak filozof seçilir ve kazanan da filozofun hayatı olur. İkincisi ve daha ciddisi, yargı aracı olarak akıl yürütmenin seçilmesi de yine bir tarafın seçimidir. Ölçütü belirleyen taraf, yarışmayı da belirlemiş olur. Kazancı seven, ölçüt olarak doyum miktarını önerseydi, sonuç başka çıkardı. Üçüncüsü, filozofun bütün hazları tattığı iddiası ampirik olarak kırılgandır. Kazancın ve onurun hazzını tatmış olabilir ama tiranın erosunu tatmış mıdır?
İşte tam burada, rüya pasajının argüman içindeki asıl işlevi ortaya çıkar. Platon, üçüncü itirazın cevabını, daha kitabın başında vermiştir. Filozof da o hazları tanır, çünkü onlardan bir şeyler hepimizde vardır ve uykuda hepimize görünür. Yani filozofun deneyim üstünlüğü iddiası, rüya pasajı olmadan savunulamaz, ama onunla birlikte savunulabilir hale gelir. Metnin iç örgüsü, ilk bakışta bağlantısız görünen iki yeri böyle birbirine bağlar.
Üçüncü argüman, hazzın gerçekliği argümanıdır ve üçünün en teknik olanıdır. Platon üç hal ayırır. Acı, haz ve ikisinin arasındaki dinginlik. Ardından şu gözlemini anlatır. Acıdan gelen insan, ortadaki dinginliğe vardığında ona haz der. Hazdan gelen insan, aynı dinginliğe vardığında ona acı der. Oysa dinginlik ne biridir ne öteki. Öyleyse bu görünüşlerde sağlam bir şey yoktur, bir tür büyüdür.
Bunu bir yer imgesiyle açar. Aşağıdan ortaya taşınan biri, yukarı taşındığını sanır ve gerçek yukarıyı görmediği için de bunda haklı olduğunu düşünür. Aynı biçimde, acıdan kurtulan insan, en yüksek hazza vardığını sanır, çünkü gerçek hazzı hiç tatmamıştır.
Sonra Platon dürüst bir hamle yapar ve kendi tezine bir karşı örnek verir. Kokuların verdiği hazları düşünün der. Onlardan önce bir acı yoktur, ansızın gelirler, olağanüstü büyüktürler ve bittiklerinde arkalarında acı bırakmazlar. Yani bütün hazlar acının dinmesi değildir. Bu ayrıntı önemlidir, çünkü Platon’un tezini kaba bir genellemeden kurtarır.
Sonra asıl adım gelir. Açlık ve susuzluk, bedenin halindeki boşluklardır. Bilgisizlik ve akılsızlık da ruhun halindeki boşluklardır. Doldurulma, doldurulan şeyin gerçekliğine göre gerçektir. Ekmekle, içecekle, etle doldurulan mı daha çok gerçekle dolar, yoksa doğru sanıyla, bilgiyle, akılla ve erdemle dolan mı? Yiyecek oluş alanına aittir ve hep değişir. Bilgi ise hep aynı kalana ve ölümsüz olana. Öyleyse daha çok var olanla dolan, daha gerçek biçimde dolmuş olur.
Buradan o sert tablo çıkar. Kavrayıştan ve erdemden habersiz, hep sofralarda yaşayan insanlar, aşağı ile orta arasında gidip gelirler ve ömürleri boyunca bunun ötesine geçmezler, gerçek yukarıyı ne görmüş ne tatmışlardır. Gerçekten var olanla dolmadıkları için, sağlam ve saf olmayan bir hazla yetinirler. Hayvanlar gibi, hep aşağıya bakarak, yere ve sofralara eğilerek otlar ve çiftleşirler. Bunlardan daha çok almak için, demirden boynuzlarla ve tırnaklarla birbirlerine vurur, doymazlıktan birbirlerini öldürürler.
Bu argümanın iki katmanı vardır ve ikisini ayırmak, onu değerlendirmenin tek yoludur. Birinci katman fenomenolojiktir ve metafizikten bağımsızdır. Hazların büyük kısmının aslında bir acının dinmesi olduğu, insanların ortayı zirve sandığı ve bu yanılgının kaynağının gerçek yukarıyı hiç görmemiş olmak olduğu. Bu gözlem, hiçbir ontolojiyi kabul etmeden de doğrulanabilir ve gündelik deneyimde sürekli doğrulanır. Bir susuzluğun giderilmesini mutluluk sanmak, bir kaygının geçmesini sevinç sanmak, bir yoksunluğun sona ermesini doyum sanmak. Bunlar, herkesin bildiği yanılgılardır.
İkinci katman metafiziktir ve orada durum başkadır. Daha gerçek olanla dolanın daha gerçek biçimde dolmuş olduğu iddiası, ancak beşinci ve altıncı kitapların ontolojisi kabul edilirse iş görür. Oluş ile varlık arasındaki derece farkını kabul etmeyen biri için bu adım havada kalır. Buna karşılık şu da söylenmelidir. Platon o ontolojiyi bu argümandan önce, üç kitap boyunca kurmuştur ve burada onu kullanmaya hakkı vardır. Eserin içinden bakıldığında adım meşrudur, dışından bakıldığında değildir. Bir felsefi sistemin bütün argümanlarının kendi dışından da geçerli olmasını beklemek, zaten fazla bir beklentidir.
Sonra Platon bir hesap yapar ve bu hesap, metnin en tuhaf anlarından biridir. Tiranın kraldan yedi yüz yirmi dokuz kez daha acılı yaşadığını hesaplar. Kral ile tiran arasında üç basamak vardır ve üçün karesi dokuz, dokuzun küpü yedi yüz yirmi dokuzdur. Sonra da, bu sayının bir yılın gündüz ve gecelerinin sayısına denk düştüğünü ekler.
Bu hesabı ciddiye almak gerekmez ve Platon’un kendisi de tümüyle ciddiye almadığını hissettirir. Ama niçin yapıldığını sormak gerekir. Bence buradaki sayı, bir kanıt değil bir arzunun belirtisidir. Platon, mutluluk farkını ölçülebilir kılmak ister, çünkü ölçülebilir olan tartışılamaz olur. Konusu ölçüye gelmediği için de, ölçüyü şaka yollu getirir. Sayının komikliği, tezin kendisinden duyulan tedirginliği örter. Bir iddiayı tam olarak kanıtlayamadığınızda, ona bir rakam yapıştırmak, hem bir çare hem bir itiraftır.
Şimdi dokuzuncu kitabın, hatta belki bütün eserin en güzel imgesine geliyoruz. Sokrates, ruhun bir resmini yapmayı önerir. Önce çok başlı bir canavar düşünün. Başlarının kimi evcil, kimi vahşidir ve bu canavar, başlarını kendinden üretip değiştirebilir. Sonra bir aslan düşünün. Sonra bir insan. Bu üçünü birleştirin ve birbirlerine kaynaşmış olsunlar. Sonra hepsinin dışını, tek bir varlığın, bir insanın biçimiyle kaplayın, öyle ki içini göremeyen biri için bu tek bir hayvan gibi, bir insan gibi görünsün.
Şimdi, der Sokrates, adaletsizlik kârlıdır diyen kişiye şunu söylemiş oluruz. O, çok başlı canavarı ve aslanı besleyip güçlendirmenin, içerideki insanı ise aç bırakıp güçsüzleştirmenin, öyle ki ötekiler onu istedikleri yere sürüklesin, kârlı olduğunu söylüyor. Adaleti öven ise şunu söyler. İçerideki insan, bütün varlığın efendisi olmalıdır. Çok başlı canavarı, bir çiftçinin yaptığı gibi beslemeli, evcil başları büyütmeli ve vahşi olanların büyümesini engellemelidir. Aslanın doğasını da kendine müttefik yapmalı ve hepsine ortaklaşa bakarak, hem birbirlerine hem kendisine dost kılmalıdır.
Bu imgenin ne yaptığını görmek gerekiyor, çünkü burada ikinci kitabın sorusuna verilen asıl cevap vardır. Glaukon, adaletsizliğin cezasız kalması durumunda kârlı olup olmadığını sormuştu. Platon’un cevabı şudur. Adaletsizlik kötü alışveriş değildir, ama kendine verdiğin zarardır. Kazandığın şey ne olursa olsun, kaybettiğin şey, kendi yapının düzenidir. Ayrıca bu kayıp, kimsenin görmemesinden etkilenmez. Gyges’in yüzüğü seni başkalarının gözünden gizler ama kendi bileşiminden gizleyemez. Yüzüğü takan adam, görünmez olur ama içerideki insanı aç bırakmaktan kurtulamaz.
Bu cevap, bence Platon’un verebileceği en iyi cevaptır ve ikinci kitabın talebini gerçekten karşılar. Çünkü adaleti sonuçlarından ve itibardan bağımsız olarak savunur ve bunu bir dilek olarak değil, bir yapı iddiası olarak yapar.
Bu imgede, dördüncü kitaba göre önemli bir incelme de vardır ve bunu teslim etmek gerekir. Dördüncü kitapta iç düzen, aklın yönetmesi ve ötekilerin itaat etmesi olarak tarif edilmişti ve bu, bir bastırma modeline benziyordu. Burada ise içerideki insanın işi bastırmak değil, bakmaktır. Çiftçi gibi davranır, evcil başları besler, vahşi olanların büyümesini engeller ve hepsini birbirine dost kılar. Yani egemenlik, susturma değil, bakım olarak tanımlanır. Bu, önceki yazıda dile getirdiğimiz itirazlardan birine, ruhun parçalarının bastırılması sorununa verilmiş ciddi bir cevaptır ve Platon’un lehine yazılmalıdır.
Ama hemen ardından gelen pasaj, önceki yazının asıl siyasal endişesini, bu kez Platon’un kendi ağzından, en açık haliyle karşımıza çıkarır. Sokrates, el işçiliğiyle bayağı işlerin niçin ayıplandığını sorar ve şöyle cevap verir: “Çünkü böyle bir insanda,” der, “en iyi parça doğası gereği zayıftır, içindeki hayvanları yönetemez, onlara yaltaklanır. Öyleyse böyle biri de, en iyi insanı yöneten şeye benzer bir şey tarafından yönetilsin diye, o en iyi insanın kölesi olmalıdır.” Ardından Sokrates burada Thrasymakhos’u adıyla anar. “Bunu, Thrasymakhos’un yönetilenler hakkında düşündüğü gibi, yönetilenin zararına olsun diye söylemiyoruz,” der. Herkes için, tanrısal ve akıllı olan tarafından yönetilmek daha iyidir. En iyisi, insanın bunu kendi içinde taşımasıdır. Kendi içinde yoksa, dışarıdan konulmalıdır ki hepimiz benzer ve dost olalım, aynı şey tarafından yönetilelim. Yasa da, şehirdeki herkesin müttefikidir. Çocuklar üzerindeki yönetimin amacı da budur, onlara özgürlük vermeyiz, ta ki içlerinde bir rejim kurana kadar.
Bu pasajı yumuşatmadan okumak gerekir, çünkü burada Platon, kendisine yöneltilecek en ağır siyasal itirazı önceden görmüş ve ona cevap vermiştir. Verdiği cevap da, tam olarak, iyi niyetli vesayetin klasik formülüdür. Senin iyiliğin için, senin kendi iyiliğini bilmediğin için, senin yerine bilen karar verecek.
Bu formülün üç şeyini birden söylemek gerekiyor. Birincisi, formül samimidir ve samimi olduğu için de güçlüdür. Platon burada bir çıkarı gizlemiyor, gerçekten yönetilenin iyiliğini düşündüğünü söylüyor ve metnin bütünü bunu destekliyor, çünkü onun yöneticileri mülkiyetsizdir ve yönetmeyi istemezler. İkincisi, formül tarih boyunca, hemen her iyilikçi egemenlik tarafından kullanılmıştır ve kullanılırken de çoğu zaman samimiydi. Bu, formülü tehlikeli kılan şeyin kötü niyet olmadığını gösterir. Üçüncüsü, formülü tümüyle reddetmek de kolay değildir. Çünkü onu reddetmek, hiç kimsenin kendi iyiliği hakkında yanılamayacağını savunmak anlamına gelir. Oysa bağımlılığı, kendine zarar vermeyi, kısa vadeli hazza teslimiyeti bilen herkes, insanın kendi iyisi hakkında yanılabileceğini bilir. Çocuk yetiştirmek, eğitmek, tedavi etmek, hepsi bu yanılabilirliği varsayar.
Öyleyse burada karşımızda duran şey, kolay bir yanlış değil, gerçek bir çıkmazdır. Kişinin kendi iyisi hakkındaki sözü nihai ölçüt sayılırsa, hiçbir eğitim ve hiçbir tedavi gerekçelendirilemez. Nihai ölçüt sayılmazsa, kimin ne zaman kimin adına karar verebileceği sorusu açılır ve o kapıdan her şey girebilir. Platon bu kapıyı, bilenler cevabıyla kapatır. Cevabı yetersizdir, çünkü kimin bildiğini kimin belirleyeceği sorusu cevapsız kalır. Ama soruyu geçersiz saymak da mümkün değildir.
Dokuzuncu kitabın sonuna geldiğimizde, Sokrates bütün bunlardan pratik bir sonuç çıkarır. Akıllı insan, ruhunu daha iyi kılan öğrenime değer verir, ötekilerini önemsemez. Bedenine, akıldışı bir haz için değil, ruhundaki uyum için bakar. Malında mülkünde de düzen gözetir ve çoğunluğun mutluluk dediği şeyin kendisini altüst etmesine izin vermez. İçindeki rejime bakar ve orada bir şey bozulmasın diye, ne fazlasına ne azına kaçar. Onurları da görevleri de aynı gözle tartar, kendi içindeki düzeni artıracaksa kabul eder, bozacaksa kaçınır.
Ardından Glaukon şunu söyler. Öyleyse bu adam siyasete girmek istemeyecek. Sokrates cevap verir. Köpek üstüne yemin ederim ki isteyecek, ama kendi şehrinde, doğduğu şehirde değil, tanrısal bir rastlantı olmadıkça.
Glaukon anlar. Sözünü ettiğin şehri kastediyorsun, der, sözlerle kurduğumuz şehri. Çünkü yeryüzünde hiçbir yerde olduğunu sanmıyorum. Sokrates konuşmayı şu cümleyle kapatır: “Belki gökte bir örnek durur, görmek isteyen ve gördüğünü kendinde kurmak isteyen için. Onun bir yerde olup olmaması ya da olacak olması hiçbir şeyi değiştirmez. Böyle biri, yalnızca o şehrin işlerini yapar, başka hiçbir şehrin değil.”
Bu kapanışın, bir önceki yazının bıraktığı meseleyle ne yaptığını görmek gerekiyor. Yedinci kitapta filozof, mağaraya inmeye zorlanıyordu. Aşağı inmesi bir borçtu ve isteksizce yerine getiriliyordu. Dokuzuncu kitabın sonunda ise filozof, doğduğu şehrin işlerine karışmıyor ve yalnızca kendi içindeki şehri yönetiyor. İki kapanış, birbirinin karşıt yönüne bakar. Biri filozofu aşağı zorlar, öteki onu içeriye çeker.
Bunun bir çelişki mi yoksa bir koşul mu olduğu tartışılabilir ve iki okuma da savunulabilir. Koşul okuması şudur. Yedinci kitap adil şehirden söz ediyordu ve orada filozof, kendisini yetiştiren şehre borçlu olduğu için iner. Dokuzuncu kitap ise mevcut şehirlerden söz ediyor ve orada filozofun böyle bir borcu yoktur, çünkü altıncı kitapta zaten söylenmişti, kendi kendine yetişmiş filozofun şehre eğitim borcu yoktur. Bu okuma metinle uyumludur ve tutarlıdır.
Ama metnin duygusal ağırlığı yine de bir geri çekilme yönündedir ve bunu görmezden gelmek zor. Yedi kitap boyunca kurulan şehir, dokuzuncu kitabın son cümlesinde gökyüzüne kaldırılır ve yeryüzünde olup olmamasının hiçbir şeyi değiştirmediği söylenir. Bu, siyasal projenin sessizce iç düzene devredilmesidir. ‘Devlet’ kitabının siyaset felsefesi olarak mı yoksa ahlak felsefesi olarak mı okunması gerektiği tartışması, büyük ölçüde bu son cümleden beslenir.
Son olarak, dokuzuncu kitabın Glaukon’un şartını ne ölçüde karşıladığını sormak gerekiyor. İkinci kitapta anlaşma netti. Adalet, bütün sonuçlarından, itibarından, ödüllerinden soyulacak ve öyle savunulacaktı. Bu iki kitap boyunca anlaşmaya sadık kalınır. Tiranın mutsuzluğu, kimsenin ne düşündüğüne hiç başvurulmadan, ruhun kendi yapısı üzerinden anlatılır. Çok başlı canavar imgesi, ödül ve itibar sözcüklerine hiç ihtiyaç duymaz.
Ama onuncu kitabın ortasında Sokrates, artık adaletin kendi başına iyi olduğu gösterildiğine göre, başlangıçta bir yana bırakılan ödülleri ve itibarı geri isteyeceğini söyler ve adalete tanrılardan ve insanlardan gelen karşılıkları saymaya başlar, sonra da Er miti gelir. Yani Glaukon’un koyduğu saf koşul, tam olarak dokuzuncu kitabın sonuna kadar korunur ve orada biter. Bu iki kitap, eserin, kendi koyduğu en zorlu şarta sadık kaldığı son yerdir. Bir sonraki yazı, o şartın niçin gevşetildiğini ve gevşetilmesinin ne anlama geldiğini tartışmak zorunda kalacak.
Geriye ne kalıyor? Bence üç şey ve üçü de kalıcıdır. Birincisi, düşüş dizisinin taşıdığı o tek biçimli yasa. Her rejim, kendisini kuran erdemin aşırılığında ölür. Timokrasi onuru sever ve onurun altında gizlediği para hırsıyla çürür. Oligarşi zenginliği sever ve kendi yarattığı yoksullar tarafından devrilir. Demokrasi özgürlüğü sever ve özgürlüğün hiçbir sınır tanımadığı yerde tiranı doğurur. Bu, bir kehanet değil bir yapı gözlemidir ve gözlemin değeri, hangi rejimi sevdiğinizden bağımsızdır. Bir düzenin en büyük tehlikesi, karşıtından değil, kendi ilkesinin ölçüsüz halinden gelir.
İkincisi, tiranın dışarıdan gelmediği tespiti. Onu ne bir ordu getirir ne bir yabancı. Halk onu kendi elleriyle besler, muhafızını verir ve büyütür. Bunu kötülük olsun diye değil, korunmak için yapar. Tiranlık, korkunun kendini koruma çabasından doğar ve bu yüzden en çok, güvenliğin en çok istendiği yerde ortaya çıkar.
Üçüncüsü ve en önemlisi, rüya pasajının söylediği şey. Tiran bir başkası değildir. Onun arzuları, en ölçülü insanda bile vardır ve gecede bir kez, denetim gevşediğinde görünür. Bu tek cümle, sekizinci ve dokuzuncu kitapları bir siyasal tipoloji olmaktan çıkarıp bir öz muhasebe metnine dönüştürür. Bütün o rejimler dizisi, uzak şehirlerin tarihinden çok, bir insanın kendi içinde neyi tahta oturttuğunun hikâyesi haline gelir.
Platon’un burada yaptığı şey, sonuçta, bir uyarıdan ibaret değildir. Bir ayna tutmaktır. O aynada, dört bozuk şehrin dördü de, herhangi bir zamanda, herhangi birimizin içinde tanınabilir. Onuru, malı, dilediğini yapmayı ve doymak bilmeyen arzuyu sırasıyla tahta oturtmuş bir ruh. Aradaki fark, hangi rejimde yaşadığımız değil, hangisini içimizde kurduğumuzdur. Bu yüzden, sözlerle kurulmuş o şehir yeryüzünde hiçbir yerde bulunmasa bile, kurulacak bir yer her zaman vardır.
28 Temmuz 2026 - Aşağı İnen ve Bir Daha Çıkamayan: Ruhun Çözülüşü Olarak Adaletsizlik
25 Temmuz 2026 - Yukarı Çıkan ve Geri Dönmesi Gereken: Filozofun Borcu Olarak Adalet
22 Temmuz 2026 - Devlet İyiyse Vatandaş da İyi midir?
19 Temmuz 2026 - Adalet Ne Değildir?
13 Temmuz 2026 - Ruhi Bey Nasıl Olduğunu Gerçekten Biliyor mu?