Türkiye Washington’dan Moskova’ya, Tahran’dan Riyad’a, Erbil’den Şam’a kadar hemen herkesle konuşabilen ender ülkelerden biri. Ama bugün gerçekten kendi oyununu kuran bir Türkiye mi var? Yoksa hızla şekillenen yeni bölgesel mimarinin içine sonuçlarını yeterince tartışmadan mı giriyoruz?
Ortadoğu’da büyük değişimler çoğu zaman tek bir anlaşmayla başlamaz. Önce birbirinden bağımsız görünen taşlar hareket eder; sonra bunların aynı stratejik resmin parçaları olup olmadığı anlaşılır.
Bugün Türkiye’nin çevresinde tam da böyle bir tablo oluşuyor.
“Terörsüz Türkiye” süreci ilerliyor. PKK’nın silahsızlandırılması ve yeniden entegrasyonu için hukuki çerçeve hazırlanıyor. Suriye’de SDG/YPG’nin geleceği yeniden şekilleniyor. İran, Irak Kürdistanı’ndaki İranlı Kürt muhalif yapılara baskısını sürdürüyor. Washington ve İsrail’in İran üzerindeki baskısı artıyor.
Ve bütün bunların ortasında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladı.
Bunların tek merkezden yönetilen bir planın parçaları olduğunu söylemek için elimizde kanıt yok.
Ama birbirlerinden tamamen bağımsız olduklarını varsaymak da artık fazla rahat bir okuma.
Anlaşmanın asıl önemi askeri eğitim veya savunma sanayii işbirliğinde değil.
Kolektif savunma taahhüdünde.
Bir üyeye yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması öngörülüyor. Hakan Fidan bunu teknik açıdan NATO’nun 5. maddesine benzetiyor.
Üç ülkenin kapasiteleri birbirini tamamlıyor.
Türkiye askeri güç, operasyon tecrübesi ve gelişen savunma teknolojisini getiriyor. Pakistan nükleer caydırıcılığın gölgesini. Suudi Arabistan ise sermaye, enerji gücü ve Arap-İslam dünyasındaki siyasi ağırlığını.
Bu henüz bir “İslam NATO’su” değil. Operasyonel yükümlülüklerin sınırları da tam olarak belli değil.
Ama kurumsallaşırsa yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin çekirdeğine dönüşebilir.
Mısır’ın muhtemel katılımının konuşulması bu nedenle önemli. Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan zaten R4 formatında istişare yürütüyor. Mısır katılırsa yapının askeri, demografik ve siyasi ağırlığı ciddi ölçüde artar. Katar ve bazı Körfez ülkeleri daha sonra ikinci halkaya eklenebilir.
Resmî cevap hayır.
Fakat ittifakları yalnızca kuruluş metinleri değil, içinde doğdukları stratejik ortam tanımlar.
Bugün bu ortamın merkezinde İran var.
Nükleer program, Hürmüz Boğazı, Körfez enerji güvenliği, Irak’taki İran bağlantılı silahlı yapılar ve İsrail-İran çatışması bölgenin güvenlik hesaplarını değiştiriyor.
Washington İran’ın bölgesel kapasitesini sınırlamak istiyor. İsrail ise İran’ın askeri, nükleer ve vekil güç kapasitesinin mümkün olduğunca kalıcı biçimde zayıflatılmasını kendi güvenliğinin temel şartlarından biri olarak görüyor.
Körfez ülkeleri de artık yalnızca Amerikan güvenlik şemsiyesine dayanmak istemiyor.
Dolayısıyla “Mekke Paktı İran’a karşı kurulmadı” demek başka, “İran faktöründen bağımsız kuruldu” demek başka.
İkincisi bana pek inandırıcı gelmiyor.
Türkiye açısından en hassas meselelerden biri burada.
İranlı Kürt silahlı grupların gelecekte İran içindeki bir mücadelede oynayabilecekleri rol giderek daha fazla tartışılıyor. Tahran’ın Irak Kürdistanı’ndaki bu yapılara yönelik füze ve İHA saldırıları da tehdidi ne kadar ciddi algıladığını gösteriyor.
Ancak önemli ayrımlar var.
PKK başka bir yapı. SDG/YPG başka. KDP ve PUK peşmergeleri başka. İran’daki PJAK, PAK, KDPI ve diğer Kürt muhalif hareketleri de farklı siyasi ve askeri aktörler.
Hepsini yekpare bir “Kürt ordusu” gibi görmek ciddi hata olur.
Dolayısıyla “PKK tasfiye ediliyor, mensupları yarın İran’a gönderilecek” demek için elimizde kanıt yok.
Ama böyle bir ihtimalin tartışılması dahi Ankara açısından önemlidir.
Türkiye kendi Kürt sorununu normalleştirdikçe, çevresindeki Kürt coğrafyasına yalnızca güvenlik tehdidi olarak değil, ekonomik, siyasi ve jeopolitik nüfuz alanı olarak bakabilir.
Bu büyük bir fırsattır.
Yanlış yönetilirse aynı ölçüde büyük bir risk.
Türkiye’nin çıkarlarını burada Washington ve özellikle İsrail’in çıkarlarından ayırmak gerekiyor.
İran’ın Türkiye’ye zarar veren bölgesel faaliyetlerinin sınırlandırılması Ankara’nın çıkarına olabilir.
İran’ın parçalanması ise değildir.
Kontrolsüz bir İran çözülmesi Türkiye’nin uzun doğu sınırında güvenlik boşluğu, büyük göç hareketleri, Irak’ta yeni çatışmalar, Kürt ve Azeri milliyetçiliklerinin radikalleşmesi ve Kafkasya’ya kadar uzanan istikrarsızlık yaratabilir.
Türkiye açısından ideal sonuç zayıf ve parçalanmış bir İran değil; saldırganlığı sınırlandırılmış, öngörülebilir ve bölgesel sisteme entegre edilmiş bir İran olmalıdır.
Beni asıl düşündüren nokta burada.
Türkiye teorik olarak Washington’dan Moskova’ya, Tahran’dan Riyad’a, Erbil’den Şam’a kadar hemen herkesle konuşabilen ender ülkelerden biri.
Ama bugün gerçekten kendi oyununu kuran bir Türkiye mi var?
Yoksa hızla şekillenen yeni bölgesel mimarinin içine sonuçlarını yeterince tartışmadan mı giriyoruz?
“Terörsüz Türkiye” elbette tarihî bir hedef. Kırk yılı aşkın şiddetin sona ermesinden daha değerli ne olabilir?
Tam da bu nedenle çerçeve yasanın neden bu kadar hızlı ilerletildiğini, neden bunun sürecin sonu değil “bundan sonraki adımların ilki” olarak sunulduğunu ve sonraki adımların neler olduğunu bilmemiz gerekiyor.
Devlet bazı müzakereleri elbette gizli yürütür.
Ama stratejik hedefler gizli kalmamalıdır.
Aynı soru Mekke Paktı için daha da güçlü biçimde sorulmalı.
Türkiye’yi Pakistan ve Suudi Arabistan’la “birimize saldırı hepimize saldırıdır” ilkesi üzerinden bağlayan bir düzenleme sıradan bir dış politika belgesi değildir.
Savaş ve barış kararlarını etkileyebilecek stratejik bir taahhüttür.
O halde soralım:
Pakistan-Hindistan arasında yeniden savaş çıkarsa Türkiye’nin yükümlülüğü nedir? Suudi Arabistan-İran çatışması yaşanırsa ne yapacağız? İsrail-İran savaşı Körfez’e yayılırsa kolektif savunma maddesi nasıl işleyecek? Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı bu yapının neresinde? NATO yükümlülükleriyle yeni pakt arasında çelişki doğarsa hangisi öncelikli olacak?
Ve en önemlisi:
Türkiye bütün bu taahhütlerin karşılığında ne kazanıyor?
Böylesine uzun vadeli sonuçları olabilecek bir stratejik tercihin TBMM’de, ilgili komisyonlarda, güvenlik bürokrasisinde ve kamuoyunda kapsamlı biçimde tartışılması gerekmez miydi?
Mesele pakta karşı veya taraftar olmak değil.
Mesele Türkiye’nin neye imza attığını, neden attığını, karşılığında ne kazandığını ve hangi riskleri üstlendiğini bilmek.
Aynı açıklık Kürt meselesinde de gerekli.
PKK’nın silahsızlandırılmasından sonra örgütün askeri ve siyasi insan kaynağı ne olacak? SDG’nin Suriye devletine entegrasyonu hangi şartlarda gerçekleşecek? Irak’taki Kürt dengeleri nasıl etkilenecek? İranlı Kürt silahlı grupların İran içindeki olası bir mücadelede kullanılması gündeme gelirse Ankara nerede duracak?
Ve belki en önemlisi:
Türkiye kendi sınırları içinde çözmeye çalıştığı silahlı bir sorunun, sınırının hemen ötesinde başka bir jeopolitik projenin parçası olarak yeniden üretilmesine izin verecek mi?
Bunları sormak komplo teorisi değildir.
Devlet aklı tam da bu soruları kriz çıktıktan sonra değil, çıkmadan önce sormayı gerektirir.
Birincisi, Terörsüz Türkiye süreci hiçbir Amerikan, İsrail, İran veya başka ülkenin bölgesel stratejisinin alt başlığına dönüşmemeli. Türkiye PKK meselesini kendi güvenliği, demokrasisi ve toplumsal barışı için çözmeli.
İkincisi, Mekke Paktı mezhepçi bir İran karşıtı cepheye dönüşmemeli. Türkiye’nin çıkarı İran’la savaşacak bir blok değil; gerektiğinde İran’ı dengeleyen ve caydıran, ama Tahran’la konuşabilen bir güvenlik düzenidir.
Üçüncüsü, Kürt coğrafyasında vekil savaşçı değil, ekonomik ve siyasi nüfuz üretmeliyiz. Kendi Kürt vatandaşlarıyla barışık, Irak Kürdistanı’yla ekonomik olarak bütünleşmiş, Suriye Kürtleriyle güvenlik sorunlarını çözmüş bir Türkiye çok daha büyük stratejik derinlik kazanır.
Washington’ın veya İsrail’in bütün bunları tek merkezden tasarladığını söylemek için kanıt yok.
Zaten jeopolitikte her şeyin arkasında bir “master plan” bulunması gerekmez.
Bazen daha güçlü olan şey çıkarların kesişmesidir.
ABD daha fazla bölgesel yük paylaşımı istiyor. İsrail İran’ın kapasitesinin gerilemesini. Körfez daha güçlü caydırıcılık arıyor. İran kuşatılmaktan kurtulmaya çalışıyor. Kürt aktörler tarihî fırsat ile bir kez daha kullanılıp terk edilme korkusu arasında hareket ediyor.
Türkiye ise terörü sona erdirmek, sınırlarını güvence altına almak ve bölgesel ağırlığını artırmak istiyor.
Bunların aynı dönemde kesişmesi tesadüf olabilir.
Olmayabilir de.
Eğer Terörsüz Türkiye süreci, Suriye’de SDG’nin geleceği, İranlı Kürt grupların hareketlenmesi ve yeni bölgesel güvenlik mimarisi gerçekten birbirinden bağımsızsa bunu anlatmak kolaydır.
Değilse, aralarındaki ilişkinin ne olduğunu bilmek TBMM’nin ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hakkıdır.
Çünkü dış politikada en büyük risk her zaman yanlış ittifaka girmek değildir.
Bazen daha büyük risk, amacını, sınırlarını, çıkış kapısını ve sizi yarın hangi savaşa sürükleyebileceğini yeterince tartışmadan doğru olduğunu düşündüğünüz bir ittifaka girmektir.
Türkiye başkalarının oyununda değerli bir taş olamayacak kadar büyük bir ülkedir.
Ama büyüklük tek başına stratejik özerklik sağlamaz.
Asıl soru budur: Türkiye gerçekten kendi oyununu mu kuruyor, yoksa kuralları, sonraki hamleleri ve nihai hedefi henüz topluma açıklanmamış daha büyük bir oyunun içine mi giriyor?
9 Ağustos 2026 - Terörsüz Türkiye’den Mekke Paktı’na, Kürt kartından İran’a uzanan “yeni büyük oyun”
8 Ağustos 2026 - Türkiye’nin Asıl İhtiyacı Güçlü Lider Değil, Güçlü Devlet Takımı
7 Ağustos 2026 - Barışın Asıl Sınavı: 85 Milyonun Vicdanını Kazanabilmek
5 Ağustos 2026 - Sınırlar Sadece Ülkeleri Değil, Devlet Kalitesini de Gösteriyor
4 Ağustos 2026 - Bir Devletin Bütçesi, Aslında Vicdanının Aynasıdır