Bir devletin bütçesine bakarak o ülkenin gerçek önceliklerini anlayabilirsiniz.
Bütçe, yalnızca gelir ve gider cetveli değildir; bir milletin vicdanının aynasıdır. Kaynaklar nereye ayrılıyorsa, gelecek de orada şekillenir. İnsanına yatırım yapan ülkeler geleceğini inşa eder; israfa, gösterişe ve verimsizliğe yatırım yapanlar ise geleceklerinden harcar.
Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Devletin öncelikleri gerçekten doğru mu?
Bu satırları okurken bir Mehmetçik sınırda nöbet tutuyor; bir polis gece sokaklarda güvenliği sağlıyor; bir jandarma dağ köylerinde görev yapıyor; bir Sahil Güvenlik personeli Ege’de insan kaçakçılarıyla mücadele ediyor; bir istihbarat mensubu adını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bir operasyon yürütüyor. Aynı anda bir doktor hayat kurtarıyor, bir hemşire sabaha kadar hastasının başından ayrılmıyor, bir öğretmen yeni nesilleri yetiştiriyor, bir bilim insanı laboratuvarda geleceğin teknolojisini geliştirmeye çalışıyor.
Bizim günlük hayatımız, büyük ölçüde onların sessiz fedakârlıkları sayesinde mümkün oluyor. Hiçbir maaş bu emeğin gerçek karşılığı olamaz; ama en azından onların ve ailelerinin geçim kaygısı yaşamaması sağlanabilir. Gerçek sosyal devlet tam da budur.
Şehit aileleri ve gaziler için güçlü sosyal destek mekanizmaları oluşturmak bir lütuf değil, milletin kendi vicdanına borcudur. Onların çocuklarının en iyi eğitim imkânlarına ulaşması, sağlık hizmetlerinden eksiksiz yararlanması ve ekonomik kaygı taşımadan yaşayabilmesi, devlet olmanın temel sorumluluğudur.
Türkiye’nin sorunu yalnızca kaynak yetersizliği değildir. Asıl mesele, mevcut kaynakların doğru önceliklere yönlendirilmesidir. Son yıllarda kamu harcamalarına ilişkin tartışmalar, Sayıştay raporları ve israf eleştirileri, vatandaşın ödediği verginin daha etkin kullanılabileceğini gösteriyor. Tasarruf önce vatandaşın sofrasından değil, devletin kendi harcamalarından başlamalıdır. Çünkü devletin itibarı makam araçlarının sayısıyla değil, adaletiyle, kurumlarının kalitesiyle ve vatandaşına sunduğu hizmetle ölçülür.
Sorun devletin büyük ya da küçük olması da değildir. OECD ülkelerinde kamu istihdamının toplam istihdama oranı ortalama yaklaşık yüzde 18 iken Türkiye’de bu oran daha düşüktür. Buna karşılık İskandinav ülkeleri daha yüksek kamu istihdamına rağmen dünyanın en verimli ve dijital kamu yönetimlerine sahiptir. Demek ki mesele personel sayısı değil; liyakat, verimlilik ve yönetim kalitesidir.
Bugün ülkeler artık yalnızca yollarla, köprülerle veya havaalanlarıyla rekabet etmiyor. Yapay zekâ, yarı iletkenler, biyoteknoloji, siber güvenlik ve kuantum teknolojileri yeni rekabet alanlarını oluşturuyor. OECD ülkeleri araştırma ve geliştirmeye millî gelirlerinin ortalama yaklaşık yüzde 2,7’sini ayırırken, İsrail ve Güney Kore yüzde 5’in üzerine çıkmış durumda. Türkiye son yıllarda ilerleme kaydetse de hâlâ bu yarışta önemli bir mesafeyi kapatmak zorunda.
Daha da önemlisi, yetiştirdiğimiz en parlak gençleri kaybediyoruz. Bir doktor, mühendis, girişimci ya da yapay zekâ uzmanı ülkesini terk ettiğinde yalnızca bir insan gitmiyor; onun üreteceği bilgi, kuracağı şirket, sağlayacağı istihdam ve geliştireceği patentler de gidiyor. İşte en büyük israf budur.
Dünyanın başarılı örnekleri bize önemli bir ders veriyor. Finlandiya öğretmenine, Estonya dijital devletine, Güney Kore mühendisine, İsrail araştırma laboratuvarlarına, Singapur ise liyakat esaslı kamu yönetimine yatırım yapıyor. Hiçbiri devletin gücünü gösterişte değil, insan sermayesinde arıyor.
Türkiye’nin de yeni bir kamu reformuna ihtiyacı var. Daha fazla bürokrasiye değil, daha hızlı çalışan kurumlara; daha çok yönetmeliğe değil, daha sade kurallara; daha fazla evraka değil, dijitalleşmeye; daha fazla ayrıcalığa değil, liyakate ve hesap verebilirliğe ihtiyaç var.
Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında yeni bir bütçe anlayışına ihtiyaç duyuyoruz. Şeffaflığın tavizsiz uygulandığı, kamu kaynaklarının israfa değil üretime yönlendirildiği, güvenlik güçlerinin, öğretmenlerin, sağlık çalışanlarının, bilim insanlarının ve gençlerin önceliklendirildiği bir anlayış…
Çünkü geleceğin zenginliği toprağın altından değil, insanın zihninden çıkacak.
Bir ülke kahramanlarına gösterdiği vefayla büyür. Bir devlet bilim insanına verdiği değer kadar güçlenir. Bir ekonomi gençlerine sunduğu fırsatlar kadar rekabetçi olur.
Gerçek vatanseverlik yalnızca büyük projeler yapmak değildir. Gerçek vatanseverlik, milletin emanet ettiği her kuruşu akılla, vicdanla ve adaletle kullanabilmektir.