16 Ağustos, İstanbul Doorstep
Uzun süredir elim buraya gitmiyor. Başka metinlerle meşgul olduğum, zamanımın olmadığı gibi bahanelerin arkasına sığınacak değilim. Kendimi biraz hayattan elini eteğini çekmiş gibi hissediyorum. Çok ortalardaymışım gibi gözüksem de insanlarla sohbet etmek bile can sıkıntısı dışında hiçbir şey getirmiyor bana. Üstelik mutsuz filan da değilim. Fazlasıyla kendimle yetindiğim, hayatıma kimseyi almak istemediğim bir zaman dilimi.
Bu arada gerçekten de çok başka işlerle fazlasıyla meşguldüm. Bu içine kapanma süreci üretim zamanıydı da. İki farklı kitap teslim ettim yayınevine. Biri ‘Benim Filozoflarım’ başlığını taşıyor. İlk gençliğimden beri tekrar tekrar okuduğum yazar ve filozofları eserleri, benim psikoterapi pratiğimle bağlantıları ve bana olan katkıları bağlamında anlattığım bir kitap oldu. Eylül yine kapağını yapıyor. Diğeri belki de ilk kurgu eserim. ‘Susmanın Gürültüsü’ adını taşıyor. Beni hayatım boyunca en çok heyecanlandıran filozof olan Nietzsche 21. yüzyılda Arnavutköy’de yaşıyor. Onun tek bir gününü anlattığım bir novella. Bu arada elbette artık hayatımın bir parçası olmuş olan Kant’ın antropolojisi üzerine yazdığım doktora tezi. Ayrıca bir Platon okumasına giriştim ve onun diyaloglarını çalışıyorum. Bu çalışma da bir işe yarasın diye uzun makaleler çıkarıyorum onlardan, onları da 10Haber’de yayınlıyorum.
Geçenlerde Eylül’le taksiyle bir yerlere gidiyorduk, durup dururken, annemi özlemeye başladığımı söyledim ona. Yorum yapmadı, sadece başını omzuma yasladı. Uzun cümlelerin anlatamayacağı o yakınlığı, sıcaklığı akıtıverdi içime.
Bitmek üzere olan bir pazar akşamı. Saat sekize geliyor. Öğleden sonra kütüphanemin raflarını düzenlemeye çalışırken ne zaman aldığımı bile anımsamadığım incecik bir kitapla karşılaştım. Emile Zola’nın Nasıl Ölünür adlı kısacık kitabıyla. Salondaki geniş koltuğumun kitap okuduğum mutat köşesine yerleştim, Coltrane’ın Naima’sını açtım ve kitabı yarım saatte okudum. Okuduklarımı, içime dolan duygu ve düşünceleri buraya yazmak istedim. Zola’nın hayatıyla ilgili kısa bir araştırma yaptım ve aşağıdaki metni kaleme aldım. Bu satırların ancak bir güncede yeri olabileceğine karar verdim sonra.
1876 yazında Émile Zola otuz altı yaşındaydı ve henüz kütüphanelerdeki mutat yerini almış bir yazar değildi. Rougon-Macquart dizisinin beş cildi çıkmıştı, ama hiçbiri satmıyordu, tiyatro denemeleri arka arkaya hüsranla sonuçlanmıştı, Thérèse Raquin de dokuz yıl önce çürümüş edebiyat damgasıyla karşılanmıştı. Geçimini hâlâ gazetecilikle sağlıyordu, aylık yazısını yetiştirmek zorunda olan bir yazarın yorgunluğuyla ve umutsuzluğuyla yaşıyordu. Bu yorgunluğun içinde ona nefes aldıran bir şey oldu, Turgenyev aracılığıyla kurulan tuhaf bir bağlantı. Petersburg’da çıkan liberal ‘Avrupa Habercisi’ dergisi ona, her ay Fransa’yı anlatması karşılığında ona düzenli, Fransız sansürünün erişemediği, üstelik iyi bir ücret önermişti.
Beş yıl boyunca altmışa yakın metin yazdı bu dergiye, aralarında yirmiye yakın öykü vardı, naturalizmin kuramsal savunusunun önemli bir bölümünü de bu uzaktaki kürsüden yaptı. ‘Nasıl Ölünür’, Ağustos 1876’da o dizinin bir parçası olarak yayımlandı. Rus okura Fransa’da nasıl ölündüğünü ve ölülerin nasıl gömüldüğünü anlatmayı vaat ediyordu. Zola aynı işlemi altı ay önce Fransız evliliğinin başlıca tipleri için yapmıştı, bir yıl sonra bunu Fransız ruhban tipleri de için tekrarlayacaktı. Elimizde müstakil bir kitap gibi duran metin, aslında yabancı bir okura bir toplumun anatomisini gösteren bir dizinin ölüm faslıydı, bugün bize üslup tercihi gibi görünen her şey de o günün koşullarından doğmuştu. Cümlelerin kısalığı, şimdiki zamanın ısrarı, neredeyse gazete diline yaklaşan kuruluk, Fransızca okuyan ama Fransa’yı bilmeyen bir okurun anlaması içindi. Zorunluluktan doğan bu sadelik, naturalizmin nesnellik iddiasının en çıplak biçimini ürettiği için sonradan bir yöntem hâline geldi. Sözünü ettiğim metin, Türkiye İş Bankası Yayınları’ndan ‘Nasıl Ölünür’ adıyla çıkan kısacık bir kitap.
Anlatılan Fransa’nın kendisi de altı yıl önce iki felaketten geçmişti. Sudan’da İngilizlerle ciddi bir kriz çıkmış, ciddi bir savaşın eşiğine gelinmiş, Fransa bu bölgedeki sömürgelerini İngilizlere bırakmak zorunda kalmıştı. Bu yenilgiyi ahlaki bir ceza sayan güçlü bir dinsel restorasyon dalgası yükselirken, Cumhuriyet 1875’te sadece tek oy farkıyla geçen bir maddeyle hukuken doğmuştu, 1876’da hâlâ ülkenin hangi rejimle yaşayacağı belli değildi. Haussmann’ın dönüştürdüğü Paris bir vitrin şehrine dönüşmüş, kira baskısı işçi mahallelerini dışarı itmiş, 1873’te başlayan uzun buhran kırdan kente göçü hızlandırmıştı. Bütün bunların ortasında ölüm, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında sessizce adeta bir sektöre dönüşmüştü. Cenaze şirketlerinin sınıfa göre kategorilenmiş tarifeleri, mezarlıkların süreli ve süresiz yer ekonomisi, mermercilerin ev ev dolaşan planları, kilisenin değişen tören fiyatları vardı. Zola’nın yaptığı şey, bu gerçekliği alıp edebi bir anlatıya çevirmek oldu. Bu kısa ama etkileyici eserde sabit değişken ölümdü ve birbirinden net biçimde ayrılan toplumsal sınıfların ölüm kayıtları tutuluyordu.
Beş kısa anlatıdan oluşan kitapta bölümler azalan hiyerarşiye göre dizilir, her biri de aynı üç aşamalı kalıbı izler. Önce çevrenin sunumu, ardından ölüme giden birinin can çekişmesi, sonra da cenaze. Bu tekrar, metne monotonluk getirmiyor, aksine ölüm biçimlerinin farklılığını daha net görmemizi sağlıyordu. Sınıf değiştikçe değişen şey ölümün kendisi değil, ölümün ölçüldüğü birimdi.
Aristokraside birim protokoldür. Kont de Verteuil elli beş yaşındadır, ülkenin en görkemli ailelerinden birine mensuptur, ömrünü ciddi dergilere makale yazarak, sırayla tarıma, hayvancılığa, güzel sanatlara merak salarak, bir aralık milletvekilliği yaparak geçirmiştir. Karısıyla aynı evde yaşamaya devam etmişler ama yıllar önce ayrılmışlar ama iyi dost kalmışlardır. Zola bu dostluğun altında derin bir bencillik yattığını söyler. Kont hastalandığı gece kontes balodadır, döndüğünde oda hizmetçisi beyin biraz rahatsızlandığını söyler, kadın yarı uykulu, “Ah,” diye mırıldanır, arkasından, beni yarın onda uyandır, şapkacı gelecek der. Kontun ölmeye yattığı odası ziyaretçi bekleyen bir hastalık odasına dönüşür. Odada sessizlik hakimdir, yerinden oynatılan bir mobilya bulunmaz, uşaklar halının üstünde yürümeye çalışarak kendi topuk seslerini boğarlar. Kont öleceğini bilir, hekimlerden gerçeği kendisi istemiştir, tek arzusu temizce ortadan kaybolmak, kimseyi rahatsız etmemek, kimseyi tiksindirmemektir. Öleceğini anladığı son gece karısına dışarı çıkma dediğinde bunu sevgiden değil, sosyetenin dedikodusundan onu korumak için söyler. Son kutsal ayin herkesin gözü önünde yapılır, çünkü dine son bir destek verilmesi gerekmektedir, tören tamamlanınca artık ölmesinde bir sakınca kalmaz. Yine de acele etmez, sarsıntılı ve gürültülü bir ölümden kaçınmak ister gibi güç toplar. Soluğu koca odada bozulmuş bir saatin kırık sesi gibi çıkar, sonunda karısını ve çocuklarını öpüp onları bir el hareketiyle iter, duvar tarafına döner, yalnız ölür. Ölümün hemen ardından uşaklardan biri bir mobilyanın üstünde unutulmuş kaşığı görür, odanın düzeni bozulmasın diye onu hızla cebine atar. Bir yandan saygı, öte yandan fırsat bu fırsat küçük bir hırsızlık.

Cenazede birinci sınıf bir araba, tabut kordonlarını tutan bir mareşal, bir dük, eski bir bakan, bir akademisyen, arkada çoğu boş bir araba kuyruğu vardır. Kilisede ünlü şarkıcı Faure ilahi söylerken bir milletvekili yanındakine ne teknik, ne ses diye fısıldar, hanımlar opera akşamlarını hatırlar. Dostlardan biri hiç bu kadar iyi söylememişti, zavallı Verteuil’ün duyamaması ne yazık, oysa onu çok severdi der. Mezarlığa giden arabalarda konu Dieppe’de geçirilecek yaz, bir hisse toplantısı, kulüpte kazanılan yirmi beş louis olur. Bir hanım kapıdan sarkıp burası ne hoş diye sevinir, tam o sırada alay Montparnasse’a girmektedir. Mezar başında dört söylev verilirken kalabalık komşu mezar taşlarındaki yazıları okur. Yaşlı bir adam, rahibin konuşmasındaki büyük karakterin cömertliği lafını duyunca çenesini sallayıp tanırdım onu, tam bir köpekti diye mırıldanır. Kontes ise bütün bu saatler boyunca evde, şezlongda uzanmış, kemerinin püskülüyle oynayarak tavana bakmaktadır, kurduğu hayalle yanaklarına yavaş yavaş bir kızıllık yayılır. Koca ölür ve cinsel istek geri gelir.
Büyük burjuvazide birim paradır, dizinin en rahatsız edici anlatısı da bu bölümdedir. Altmış sekiz yaşındaki Madame Guérard, kendisine yargıç kocasından iki milyon frank kalmış bir duldur, üç oğlu babalarından aldıkları beş yüz biner frangı birkaç yılda yemişlerdir. Biri olmayacak icatlara, biri kadınlara, biri de tiyatro hayalleri peşinde koşarken tanıştığı bir dolandırıcıya. Sonra hepsi annesinin yanına taşınırlar ve onun eline bakarlar. Guérard Marais’deki dairesinde manastır sessizliği ve temizliği ister, o kadar cimridir ki, şeker parçalarını sayar, açılmış şişeleri kendi kaldırır, çamaşırları herkese ihtiyacı oldukça birer birer verir. Oğulları kötü insanlar değildir, Zola onları neşeli, ortalama dürüst, kimseye kastı olmayan insanlar diye tarif eder. Hesap yapmalarının tek sebebi de her şeyin önceden bilinmesi gerektiğidir, beklerler, o kadar.
Anne hastalanır hastalanmaz bütün anahtarları yastığının altına saklar, yattığı yerden dolaplarını korumaya çalışır, bir gün Georges’a güvenip şekerlerin durduğu dolabın anahtarını verir, ertesi gün onun şömine üstündeki biblolara göz diktiğini düşünüp Charles’a çarşafları saydırır. Ölümüne giden yolun asıl işkencesi budur, evin harcamalarına artık göz kulak olamamak. İşin en zalim yanı, kuşkusunun oğullarında olmayan hırsı kendi elleriyle büyütmesidir, o kadar sert ve kuşkuyla bakar ki onlar başlarını çevirmek zorunda kalırlar. Başlarını çevirdikleri için de kendi çocuklarının ölümünü beklediklerine hükmeder, fiziksel acısına başka acılar eklenir.
Bir temmuz sabahı, uyuduğunu sanan oğullar pencere önünde kiraların nasıl toplanacağını konuşurken içlerinden biri satalım, bugün kavga edersek yarın birbirimizi yeriz der. Kadın hırıltıyla doğrulur, çocuklarım diye seslenir, oğullarının kendisini soyduğu düşüncesiyle can verir. Üçü de dehşet içinde yatağın önüne diz çöker, ölünün ellerini öper, o anda yeniden çocuk olurlar, ama o korkunç ölüm içlerinde bir vicdan azabı ve bir kin olarak kalır. Cenaze mahallede saygıyla izlenir, cenaze arabası üçüncü sınıftır. Ona eşlik eden on iki arabayı herkes fark eder, yaşlı bir noter ince bir gülümsemeyle Madame Guérard cenazesini kendi ödeseydi altı araba tasarruf ederdi diye takılır. Père-Lachaise’deki aile mezarının çevresi Zola’ya bir mobilyacı vitrinini hatırlatır, sıra sıra dolaplar, konsollar, yazı masaları gibi dizilmiş taş yapılar. Yolda, Roquette sokağının işçileri bu zengin alayı yarılmış ekmeklerin arasına konmuş sosislerini yiyerek seyrederler. İki gün sonra noterin odasında kardeşler dişleri sıkılı, gözleri kupkuru, bir kuruş vermemeye kararlı düşmanlar gibi kapışırlar. Zola bölümü şöyle kapatır, içlerinde uyanan ölü kadının ta kendisidir, cimriliğiyle, soyulma korkusuyla, para ölümü zehirlediğinde ölümden yalnızca öfke çıkar, tabutların üstünde dövüşülür.
Küçük ticaretteki birimse envanterdir. Rousseau’lar evlendikleri akşam yalnızca yetmiş franka sahiptiler, çalışmaya bir kapı önünde mektup kâğıdı ve mühür mumu satarak başlamışlar, on yıl el kadar bir dükkânda çalışmışlar, sonunda elli bin frank değerinde bir kırtasiyeye kavuşmuşlardır. Adèle’in ciğerleri zayıftır, hekim ona sık sık dinlenme ve açık hava önerir, oysa küçük bir emekli geliri biriktirmeye çalışan insanlar böyle reçetelere uyamaz. Zola da tek cümleyle hükmünü verir, ticarette insan kendine ayıracak zamanı bulamadan ölür.
Koca hekimi bir kenara çekip sorduğunda verem teşhisini öğrenir, karısını hem karısı olduğu hem de o uzun yılların ortağı olduğu için sever, ne var ki üzüntüsü dükkânı kapatmasını sağlamaz, hatta bir ay sonra hekimlerin sık sık yanıldığına kendini inandırmayı başarır. Kadının tekrarlayıp durduğu cümle acıdır, kırda yaşamaya başlayalım göreceksin nasıl iyileşeceğim, yalnızca sekiz yıl kaldı, çabuk geçer. Daha küçük bir birikimle hemen kırsal bölgeye çekilmek ikisinin de aklına gelmez, çünkü bir rakam belirlenmişse ona ulaşılmalıdır.
Üçüncü kez yatağa düştüğü gün envanter zamanıdır, koca aşağıda kalır, yukarı ancak beş dakikalığına kaçabilir, hastaya da Auvergne’li hizmetçi kız Françoise bakar. İlaçları surat asarak getirir, süpürürken gürültü çıkarır, odayı darmadağın bırakır, yapış yapış şişeler konsolda birikir. Adèle yine de hasta yatağından satışı sorar, yılın geçen yıla göre bin dört yüz frank kötü kapandığını duyunca üzülür, ateşler içinde son haftanın siparişlerini hatırlar, kocasını odada oyalandığı için azarlar, in aşağı der, okullar açılıyor, defter almayı unutma. Bir gece, tek başına, gözleri açık, öleceğini anlar. Ertesi akşam kocasını alıkoyup sanki ona bir fatura sunuyormuş gibi sakin sakin konuşur, noter çağırtır, mirası düzenler. Kız kardeşinin gelip onu soymasını istemez. Ardından bir de öğüt verir, canı sıkılırsa yeniden evlenebilir, ama biraz yaşlıca bir kadın seçmelidir, çünkü dul erkeklerle evlenen genç kızlar onların parasıyla evlenir.
O gece öksürükten boğulacak gibi olur, sabaha karşı sakinleşir, koca aşağı inip dükkânı açar, döndüğünde kadın aynı yerde, gözleri açık yatmaktadır, ama ölmüştür. Adam ağlamaz, aşağı iner, bir kâğıda ölüm nedeniyle kapalıdır diye yazıp orta kepenge dört mühür hamuruyla yapıştırır. Kilisede tarifeyi uzun uzun tartışır, üzgün olması onu soymalarını gerektirmez, sonunda kiliseye yüz altmış, cenaze şirketine üç yüz frank vermeye razı olur. Cenaze sabahı şirket ölçüyü şaşırmış, kısa bir tabut göndermiştir, adamın içinden şu geçer, bari onu bu kadar bekletmek karısını diriltseydi. Aile mezarı olmadığı için Montmartre’da beş yıllık bir yer alır, ileride süresiz bir yer satın alıp karısını oraya taşımayı, üstüne de mezarlıkta gördüğü o ince, güzel vazolu sütundan diktirmeyi tasarlar. Baldızı Agathe ise bütün gün ölünün başında odadaki en iyi koltuğa kurulup mobilyaların envanterini çıkarır gibi bakınır, kilisede yanan mumları sayar, ama vasiyet olduğunu öğrenince kapıyı çarpıp çıkar. Bu arada Rousseau’nun aklını başından alan karısının ölümü değil, dükkânın hafta içi bir gün kapalı kalmasıdır.
Sefalette ölçü birimi artık toplumsal değil, havanın durumudur. Morisseau’lar Batignolles’de, rue Cardinet’te, mahalleyi zehirleyen kara bir evin beşinci katında otururlar, tavanın çatlaklarından yağmur sızar, ocak ayı boyunca iş de ekmek de ateş de yoktur. On yaşındaki Charlot cılızdır, yaşının üstünde iyi konuşur, çok da zekidir, ama o kötü evde çocuklar sinek gibi ölmektedir. Sefalet konsolu boşaltmış, çamaşır rehine gitmiş, bir masayla iki sandalye satılmıştır. Çocuk hastalanınca yatak ona verilmiştir, ne var ki şiltenin yünü avuç avuç, yarım kilosu dört beş meteliğe eskiciye taşınmıştır. Bir akşam iyice kötüleşir, baba deli gibi koşup bir hekim getirir. Doktor çocuğun sırtını dinler, göğsünü muayene eder, ama ağzından tek kelime çıkmaz. Reçetesini yazabilmek için komşudan kâğıt kalem istemek gerekir, anneye yalnızca plörezi der, ardından da yardım bürosuna kayıtlı mısınız diye sorar. Değildirler, geçen yaz durumları iyiydi, onları kış mahvetmiştir. Hekimin bütün yorumu iki kelimedir, çok yazık, çok yazık. Baba sokakta buz kırarak günde kırk metelik kazanmaktadır, bu yüzden hem buzların çözülmesini ister hem de bundan korkar. Buzlar çözülünce işine son verilir, para da kalmaz, ilaç da. Belediyeden yardım sözü alınmıştır, beklerler, tavandan kara bir soğuk düşer, bir köşeye çatıdan akan sular için kova konur. Dün akşamdan beri ağızlarına lokma girmemiştir, akşamüstü çamurlu ve uğursuz bir alacakaranlık iner, saat altıyı çalar, hiçbir şey gelmez.
Karanlıkta çocuk anne diye kekeler, kadın yaklaşır, yüzüne güçlü bir soluk çarpar, sonra sessizlik olur, mum bitmiştir. Telaşla çaktığı kibritleri parmakları arasında kırar, sonunda çocuğun yüzünü elleriyle yoklar ve ölmüş diye haykırır. Babanın karanlığın içinden verdiği karşılık üç kelimedir, ne yapalım, daha iyi. Tam o anda kapı çalınır, gelen yardımdır, on frank, ekmek ve et fişleri, adam aptal aptal güler, yardım bürosunun hep treni kaçırdığını söyler. ,
Zola bütün dizide bir tek burada araya girer, ne zavallı bir çocuk cesedi der, bir tüy kadar hafif, şiltenin üstüne karda ölmüş bir serçe koysanız bundan büyük bir yığın yapardı. Komşu kadın ölünün yanında oruç tutmanın çocuğu diriltmeyeceğini söyleyip ekmek, et ve mum almaya gider. Masa kurulur, sıcak sosis konur, aç insanlar gölgede küçük beyaz yüzü seçilen ölünün yanı başında oburca yerler. Soba homurdanır, ortalık ısınır, annenin gözünden ekmeğine iri damlalar düşer, Charlot şimdi ne güzel ısınırdı, sosisi ne iştahla yerdi diye düşünür. Ölüm bildirimi geç yapıldığı için çocuğu bir gün daha evde tutarlar. Tek odada onunla yaşar, onunla yer, onunla uyurlar. Arada unuturlar, sonra yeniden hatırladıklarında onu bir kez daha kaybederler. Tabut bir oyuncak kutusundan büyük değildir, kötü rendelenmiş dört tahtadır, yoksulluk belgesi karşılığında idare bedava vermiştir. Mezarlık surların dışındadır, beyaz duvarlarla çevrili bir boş arazide rüzgârın devirdiği haçlar, yağmurun çürüttüğü çelenkler, banliyönün açlıkla soğuğun yığdığı ölülerini terleyen bir toprak. Yağmur altında yaşlı bir papazın şapelden çıkmaya karar vermesini beklerler. Charlot ortak çukura indirilir, ana baba çamur nedeniyle diz çöküp dua edemeden mezarlıktan çıkarlar. Dışarıda yağmur sürdüğü için, yardımın on frangından kalan üç frankla yakındaki bir şarapçıya girerler, iki litre içerler. Arkadaşları iki litre daha ısmarlar, Paris’e döndüklerinde topluluk hayli neşelidir.
Köyde ise ölçü birimi tümüyle değişir, artık paranın, tarifenin ya da havanın değil, toprağın kendi takviminin egemenliği başlar. Yetmiş yaşındaki Jean-Louis Lacour, ömründe bir kez, o da hatırlamadığı kadar küçükken şehre gitmiş bir adamdır. Güneş derisini pişirip çatlatmış, yaşlandıkça konuşmayı gereksiz bulup neredeyse dilsizleşmiştir. Hiç doktora gitmemiştir ama bir gün tarlada hastalanır. Sonraki gün torunu Jacquinet, düşerse haber versin diye ona yoldaşlık ederken, Jean-Louis ne yapıyorsun tembel diye çıkışır. Çocuk da dede, sizi bekliyorum diye karşılık verir. O akşam yaşlı adam yatağa girer ve bir daha kalkmaz.
Hekim çağırma meselesi bir hesap sorunu gibi konuşulur, çünkü kasabaya gitmek altı fersah, dönmek altı fersah eder, bu on iki fersah da bütün bir iş gününü yutar. Hesabı yalnızca çocukları değil ihtiyarın kendisi de onaylar, hatta hekim lafı açıldığında öfkelenir, çünkü hekim işe yaramayacak, üstüne para gidecektir. Hasat başlamıştır, bütün güçlü kollar ve bacaklar gereklidir, bir sabahın kaybı ani bir fırtınada bütün demetleri götürebilir. Dolayısıyla çocuklar her sabah tarlaya gider, baba evde su testisiyle baş başa kalır.
Zola bunu ihmal diye değil, toprağın dayattığı bir zorunluluk diye yazar, çocuklarının büyük bir acı duymamasını da toprağın onları çoktan razı etmiş olmasına, ihtiyarı geri aldığı için kızamayacak kadar ona yakın olmalarına bağlar. Sınıfın ölüm karşısındaki bütün ekonomisi tek bir cümlede toplanır. Bir inek olsaydı ona bakılırdı, çünkü hayvan bir yatırımdır, oysa altmış yıl çalışmış bir ihtiyar artık yalnızca yer kaplamaktadır. Bunun sevgisizlik olmadığını gösteren de yine metnin kendisidir, ihtiyar akşamları çocuklarını bakışıyla hasat konusunda sorgular, demetlerin sayıldığını duyunca gözlerinde bir sevinç belirir. Bir akşam yaşlı kır bekçisiyle bir saat boyunca tek kelime etmeden karşı karşıya oturur. İkisi de birbirlerini gördükleri için mutlu, söyleyecek hiçbir sözleri olmadan birbirlerine bakarlar.
Aristokrasinin iki saatlik töreni, dört mezar söylevi ve yirmi rahibiyle karşılaştırıldığında bu bir saatlik sessizlik yaşam tarzlarının zıtlığını tek sahnede yalın bir şekilde gösterir. Ölüm haberini de kimse vermez, ertesi sabah açık kapıdan giren tavukların ardından kızıl bir horoz yatağın önünde durup boynunu uzatır, yaşlı adamın güneş doğduktan sonra yatakta kalmayacağını bilirmiş gibi tiz sesiyle öter. Köylüler de arabacının çam biçtiğini duyunca demek Jean-Louis öldü derler. Papaz ancak akşamüstü altıda gelir, cüppesini, sardığı gazetenin arasından çıkarır. Giyinirken acele edelim, yedide dönmüş olmam gerek der, mezar çukuru ise hâlâ bitmemiştir.
Bütün bu farklılıkların altında, metnin sonuna doğru sessizce açığa çıkan bir çakışma vardır. Kont de Verteuil karısını ve çocuklarını kucakladıktan sonra onları bir el hareketiyle iter, duvara döner, yalnız ölür. Köylü Jean-Louis Lacour da yalnız ölür, sırtüstü, gözleri havada, son soluğunu geniş kırda dosdoğru önüne vererek. Birincisi yalnızlığı seçmiştir, çünkü sınıfının görgüsü acının komedisini reddetmeyi gerektirir. İkincisi yalnızlığa bırakılmıştır, çünkü hasat vardır, bir sabahın kaybı bütün demetleri tehlikeye atar. Zola aynı görüntüyü metnin iki ucuna koymakla, arada duran üç anlatının bütün toplumsal aralığını ölümün yalnızlığıyla çerçeveler.
Ölümün eşitleyici olduğu yolundaki eski teselli de burada hiç dile getirilmez, çünkü Zola’nın gösterdiği şey öylesine rahatsız edicidir ki, bu teselli hiçbir işe yaramaz. Ölüm eşitlemez, ölümün etrafındaki her şey sınıfa göre farklılaşır, mezarın süresinden cenaze arabasının sınıfına, söylevlerin sayısından tabutun tahtasına kadar. Eşitlenen tek şey, son anda kimsenin kimseye eşlik edemiyor oluşudur. Bu, felsefi bir söylem olduğu için değil, beş kez tekrarlanan bir gözlem olarak sunulduğu için inandırıcıdır.
İkinci çakışma, hayatın her anlatının sonunda aynı kararlılıkla ve hızla geri dönüyor olmasıdır. Başrolde olan hayatın kendisidir sanki, insanlarsa sadece önemsiz birer figüran. Kontes kurduğu hayaller sonrası kızarır, Guérard kardeşler noterin odasında birbirine girer, Rousseau kapalı kepenge bakıp aklını kaçıracak hâle gelir, Morisseau ve komşuları meyhaneden neşeyle çıkar, Lacour’ların çocukları babalarının mezarına bir avuç toprak attıktan sonra çorbalarını içmeye giderler. Hayvanlar tarladan döner, güneş batar, sıcak bir gece bütün köyü uykuya sürükler. Bu beş kapanışı yan yana koyduğunuzda kolayca bir duyarsızlık kataloğu okuduğunuzu sanabilirsiniz. Zola’nın hiçbir yerde yorum yapmaması, hiçbir yerde ahlaki bir uyarı eklememesi de bu algıyı besler. Oysa metnin asıl söylediği başkadır. Arzu, kavga, iş, sarhoşluk ve akşam çorbası ölüme karşı işlenmiş kabahatler değil, ölümün ardından hayatın kendini yeniden kurarken kullandığı biçimlerdir. Kontesin yanağındaki kızıllıkla köydeki çocukların çorbası arasındaki fark ahlaki bir fark değil, sınıfsal bir dildir. Söylenen şey ikisinde de aynıdır, hayat devam ediyor.
Asıl mesele, hayatın devamının bizde uyandırdığı dehşetin nereden geldiğini anlamakta. Zola’nın yalınlığı okuru korumasız bırakır, çünkü ölümün üzerine yüzyıllardır serilen bütün örtüleri tek bir hamlede kaldırır. Bu beş anlatıda son sözler yoktur, aydınlanma yoktur, barışma yoktur, ölüm döşeğinde söylenmiş tek bir anlamlı cümle bile yoktur. Kont soluğunu bozuk bir saat gibi tüketir, kadın soyulduğunu sanarak can verir, kırtasiyeci kadın defter siparişini hatırlatır, çocuk mum bulunamadığı için karanlıkta ölür, köylü kimseyi rahatsız etmeden kendi başına gider. Edebiyatın bize alıştırdığı şey, ölümün bir anlam üretmesi, ölenin bir hakikate ulaşması, geride kalanların dönüşmesidir, Zola bunların hepsini kaldırır, geriye yalnızca bir bedenin susması ile hayatın yeniden düzene girmesi arasındaki kısacık aralık kalır. Bizi ürperten şey ölmenin acısı değil, dünyanın yüzümüze kapıyı kapatışındaki kolaylıktır. Kaşık cebe girer, kepenk kapanır, sosis pişer, çorba içilir, hayat bir an bile aksamaz.
Bu metni okuyan herkesin kendine sessizce sorduğu soru da şudur, o beş odadan hangisinde yatacağım, benim ölümüm hangi birimle ölçülecek, ben gittikten sonra kimin yanaklarına kızıllık gelecek, kim envanter çıkarmaya devam edecek, kim çorbasını içmeye gidecek? Zola bu soruyu sormaz, sormasına da gerek yoktur, çünkü beş anlatıyı arka arkaya okuyan zaten kendi odasını tahmin eder. Bu satırları yazarken annemi mezara koyduktan sonra birkaç arkadaşımla birlikte bira içmeye gittiğimizi ve bir süre sonra annemle ilgili onların anılarını konuşmaya başladığımızı ve sanki annem ölmemiş gibi yaptığımızı anımsıyorum.
Bu metnin yazarının, Zola’nın kendisinin de ömrü boyunca ölüm korkusuyla yaşamış olması, yirmi yıl sonra bedenini bir hekimin incelemesine izin vermesi ve sayma takıntılarının, uğurlu uğursuz kabul ettiği rakamların, sokakta dokunmadan geçemediği gaz lambalarının kayda geçmiş olması, bu yalınlığın nereden geldiğini açıklar. Ölümden bu kadar çok korkan Zola, ölüm üzerine yazarken tek bir teselli cümlesi kurmamıştır, çünkü teselliyi başka yerde aramıştır.
O yeri, kitabın son sayfalarında tanımlamıştır. Köyün mezarlığı bir bahçedir, böğürtlenler bitmiştir, çocuklar eylül akşamları oraya dut yemeye gelir, dipte kocaman frenk üzümü çalıları vardır, bir köşede armut ağacı meşe gibi büyümüştür, ortadaki ıhlamur ağaçları sırasının altında yazın ihtiyarlar pipolarını içer. Güneş yakar, çekirgeler ürker, altın rengi sinekler sıcağın titreşiminde vızıldar, sessizlik baştan başa yaşamla titrer, besili toprağın özsuyu gelinciklerin kızıl kanıyla akar. Zola bu manzaranın kıyısına yaşlı adamın toprakla altmış yıl önce sözleşmiş olduğunu yazar. Daha gençken toprağı ilk kazma darbesiyle yardığı gün bu randevu verilmiştir, sevgileri burada bitecektir, toprak onu alacak ve saklayacaktır.
Aristokrasinin mermer şapeline, burjuvazinin mobilya vitrinini andıran gotik mezar sokaklarına, kırtasiyecinin beş yıllığına kiraladığı yere ve banliyö yoksullarının çamurlu ortak çukuruna karşı, sahiplenilmeyen ama sahiplenen bir toprak vardır. Buradaki teselli dinden gelmez, çünkü papaz Latince dualarını okuyup yedide dönmek zorunda olduğu için çoktan gitmiştir. Teselli, ölünün gömüldüğü yerin aynı zamanda çocukların dut yediği yer olmasından gelir. Hayatın umursamazca devam etmesi bir kusur değil, ölümün tek gerçek yanıtıdır, bu yanıtı verebilmek için de hayatın ölümü umursaması gerekmez. Metnin sonunda köyü uyutan sıcak gece yaşlı adamı ne hatırlar ne de unutur, çünkü onun işi hatırlamak ya da unutmak değil, sürmektir.
Hayatın sürmesi meselesi son zamanlarda kendi ölümümü aklıma getirip duruyor. Hiçbir ölümün, hiç kimseyi çok da ilgilendirmiyor oluşu gerçeğiyle boğuşup duruyorum kaç zamandır ve bu kısa metin de sanki bunun bir teyidi gibi geldi bana, bu pazar öğleden sonrasında. Arnavutköy’ün kalabalık sokaklarında, hiçbir şeyi umursamayan, yalnızca hayatı şehvetle tüketmekten başka bir arzusu olmayan gürültülü kalabalığa şaşkınlıkla bakarken kendimi insanlardan daha da uzaklaşmış hissettim. Tolstoy’un ‘İvan İlyiç’in Ölümü’ geldi aklıma. Sonra babamı, annemi mezara koyduğum günleri bütün netliğiyle hatırladım. Cenazelerinin öncesi ve sonrasında aklımdan geçenler ve gündelik hayhuyun bütün acımasızlığıyla hayatın üstüne kalın bir sis tabakası olarak çökmesi ve onları mezarlıkta bırakıp arkamızı dönüp gitmemiz. Kedilerin öleceklerini anladıklarında sessizce çekip gitmelerinden ders almayan insanlık.
Günün süsü Edip Cansever’den: Ölüm / Sen en güzelsin bu saatlerde / Büyütmüş yetiştirmişsin beni / Söyler miyim hiç sana hayran olmasam.
18 Ağustos 2026 - Sevgili günlük…
15 Ağustos 2026 - Yer değiştiren taraflar: Protagoras’ta Erdem, Birlik ve Ölçme Sanatı
8 Ağustos 2026 - Kaçan Heykeller: Menon’da Erdem, Bilgi ve Doğru Kanı
3 Ağustos 2026 - İkna Etmek ya da İtaat Etmek: Apologia ve Kriton Üzerine
31 Temmuz 2026 - Nasıl Yaşamak Gerektiği Üzerine: Gorgias ve Utancın Sınırı