18 Ağustos, İstanbul
Doorstep’te bira içtik Eylül ve Yağmur’la. Onlar evde yemek yapmak istediler, eve geldik. Yağmur önce bir plak koydu, Cameron Winter. Drinking Age dinliyoruz, onlar mutfakta yemek yapıyor, ben salonda oyalanıyorum. Saat 20.51. Sağlığına çok dikkat eden ve ettiğini düşünen sayısız insan bu saatin yemek yemek için çok geç olduğunu düşünebilir. Ama bu akşam yiyeceğimiz şey yalnızca yemek değil ki. Yemekten çok öte, üçümüzün bir ritüelinin yeniden hayata geçirilmesi.
Dün gece maalesef Odyssey’i izledik. Büyük hayal kırıklığı oldu benim için, ama Yağmur’un yorumu beni kendime getirdi. Zaten Nolan’dan ne bekliyorduk ki? O kadar haklı ki. Yazmam lazım neyi beğenmediğimi, ama bu akşam değil. Bu akşam çocuklarımla sohbet etmek ve birkaç bira daha içmek istiyorum. Ama Odyssey hakkındaki bir filmin, üstelik adı da Odyssey ise anakronik olma hakkına sahip olmadığını söylemekle yetineyim.
Bir hafta sonra hep birlikte tatile çıkacağız. Aramızda bu kadar yaş farkı olmasına rağmen benzer isteklerimiz ve çekincelerimiz olmasını o kadar seviyorum ki. Yüzüme durup dururken bir gülümseme yayılıyor.
Ama Yağmur’la aramızda ciddi bir çatışma var. O sert bir solcu, bense biraz yumuşadım bu konularda. Ona itiraz ettikçe ve tartıştıkça, onun haklı olduğunu görüyorum. Ben günümüzün yenilgisini temsil ederken, o umut dolu ve öfkeli bir genç. Seviyorum onu.
20 Ağustos, İstanbul
Kiff adında bir mekân. Küçük Bebek’teki muayenehanemin sokağında, Bebek Arnavutköy Caddesinin başladığı yere çok yakın bir restoran-bar. Saat yedi gibi seanslarım bittiğinde bazen burada oturup bir şeyler okuyorum ve bir iki greyfurt-votka içiyorum. Bu akşam da aynı şeyi yaptım. Bugün Perşembe olduğu için insanlar geceleyin dışarı çıkmaya başlamışlar anlaşılan ve mekân diğer günlere göre daha hızlı dolmaya başladı. Biraz sonra kalkacağım. Burası benim için sakin sakin kitap okuyup okuduklarımla ilgili notlar aldığım bir yer. Özellikle hafta sonları, insanların, özellikle gençlerin tıkış pıkış bir şeyler içip eğlendikleri bir gece kulübüne dönüşüyor.
Böyle yerleri gençliğimde de sevmemiştim. Gittiğim barlar ya rock müzik ya da jazz çalan mekânlar olurdu.
Yan masaya oturan çiftin kadın olanı beni izlediğini, bütün kitaplarımı okuduğunu söyleyip merhaba demek istediğini söyledi. Artık yavaş yavaş alışıyorum tanınır bir insan olmaya. Beni rahatsız etmekten çıktı, yalnızca kendimi zorlayarak insanlara nazik olmaya çalışıyorum. Kimse beni severek izliyor ve / ya okuyor diye nezaketsizliği hak etmiyor elbette.
Bu akşam Beşiktaş’ın maçı var. Belki eve gidip izlerim. Ya da Doorstep’te Beşiktaşlı çocuklarla birlikte izleriz. Onlarla izlemek daha keyifli olabilir. Eylül ve Yağmur, ne yaptılar acaba bugün? Eylül’ün stajının son günleri. Haftaya birlikte on gün kadar Bodrum’da Flamm’da olacağız. Elbette bana Levent’in tanıttığı, belki de Bodrum’u tekrar biraz sevmeme neden olan bir yer. Sahibi sevgili Can Kuriş kadar kendi halinde ve müşterisinin rahat etmesini ön planda tutan bir işletmeciye rastlamadım, uzun süredir.
Gelecek ay ‘Benim Filozoflarım’ yayınlanıyor. Bakalım Eylül nasıl bir kapak yapacak? Kitap da Eylül ayında yayınlanıyor. On birinci kitabım olmasına rağmen yine de heyecanlanıyorum. Kitabı bir nesne olarak elimde tutmanın heyecanı beni heyecanlandırıyor.
21 Ağustos, Küçük Bebek
Cuma, akşam 17.11. Hafta bitti, ama kötü bir haber aldım. İoanna Hoca nefes darlığı ve kalple ilgili sıkıntıları nedeniyle hastaneye kaldırılmış. Yarın sabah onu ziyarete gideceğim. Eminim ziyaretçisi olduğu için sevinir. Ayrıca doktorlarıyla konuşmam belki faydalı olur. Ne yapılması gerektiğini öğrenirsem Hocayı sıkıştırma şansım olur. Beni dinleyeceğini düşünüyorum, çünkü etrafından duyduğuma göre biraz huysuzluk ediyormuş ilaçlarını kullanmak konusunda.
Platon’un Devlet kitabıyla ilgili yazdığım makalelere mi odaklanmalıyım, yoksa ‘Ülkenin Borderline Halleri’ taslağına mı karar verebilmiş değilim. Aslında olması gereken tezimi çalışmam. O zaman hedef belli oldu.
31 Ağustos, Bodrum Flamm
Artık yaşlı hissediyorum kendimi. Eskiden insanlar arasında olmak, onlarla gecenin geç saatlerine kadar sohbet ederek vakit geçirmek hoşuma giderken, şimdi mümkün olduğu kadar hızla yalnızlığıma geri dönüp kitaplarımla, düşüncelerimle baş başa kalmak istiyorum. Sanki artık hiç zaman kaybetmek istemiyorum. Zaman kaybetmek nedir, onu da bilmiyorum doğrusu. Tanımlamam çok zor yaşadığımı.
Çok güzel bir Bodrum koyunda, çok güzel bir iskelede tatlı bir rüzgâr tenimi hissetmemi sağlarken, yanımda okumak istediğim kitaplar, Eylül, Yağmur biraz ötede kıkırdarken kendimi sanki olmam gereken yerde değilmişim gibi hissetmemi anlamakta zorlanıyorum.
Bu ruh halinden çıkmak için ‘Benim Filozoflarım’ın son okumasını yapmaya başlasam belki iyi gelir. Canberk Şeref’in yaptığı son düzeltmeler doğrultusunda son okumamı yapsam hızla. Eylül de kapağı çalışsa ve kitap basılsa. Elimde tutsam onu, belki biraz keyfim yerine gelir.
Burada, Flamm’da çalışan genç bir matematik öğretmeni bana bir kitap hediye etti. Okuduğum bir kitap olduğu halde, üzülmemesi için herhangi bir şey söylemedim, ama zaten beni sevindiren şey, onun beni düşünmesi ve kitabı bana vermesi oldu. Ersel.
01 Eylül, Bodrum Flamm
Yaz bitti. Hilmi Yavuz’un yıllar önce dediği gibi eylül ayı İstanbul’da beşinci bir mevsim gibidir. Renkleriyle, üşütmeyen serinliğiyle, sevindiren hüznüyle. Kendimi yine de antidepresanını aniden bırakmış bir hasta gibi hissediyorum. İyi ama huzursuzum.
İstanbul’a dönünce, 5 Eylül cumartesi günü ofiste ‘Lizbon’a Gece Treni’ kitabını konuşacağız. Çok popüler olduğu ve Almanca konuşulan ülkelerde bile iki milyondan fazla sattığı için biraz burun kıvrılan bir kitap olmasına rağmen, çok önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bir dil filozofunun ve Kant uzmanının yazdığı roman hiçbir edebi değere sahip olmasa bile – ki bence öyle değil – o kadar çok içime işleyen şeyler söylüyor ki. Biraz evvel okuduğum cümle örneğin: “İnsanlar ikiye ayrılır, kitap okuyanlar ve okumayanlar. İnsanlar buna burun kıvırıyor, ama ben bunu biliyorum. Biliyorum.” Bunu ben de gerçekten biliyorum. Böyle bu.
Bu kitap hakkında konuşabilmek için bir metin hazırlıyorum. Bunu bu sayfalarda yayınlayacağım birkaç gün sonra. Sanki ‘Günler’e aitmiş gibi geliyor bana bu okumalarım. Almanca aslından okuyorum kitabı. Dille nasıl ince ince oynamış, bunu ancak Almanca aslında görebiliyorum. Çevirisi gayet iyi olmasına rağmen.
Bugün ilk defa birkaç kez denize girdim. Eylül’ün sakinliğini seviyorum. Kızım Eylül’ün. Sevgilisinin melankolik ruh haliyle uğraşıyor o da. Bir de ‘Benim Filozoflarım’ı okumaya başladı. Kafasında bir şeyler canlanmaya başlamış söylediğine göre.
Bu durumda kitap ancak Eylül sonunda yayınlanabilir. ‘Susmanın Gürültüsü’ Ekim sonunu bulacaktır böyle olunca. ‘Bir Ülkenin Borderline Halleri’ de Aralık olur. Ama o sırada tezimin bir sonraki toplantısının zamanı da gelmiş olacak. Bakalım, kendimi metinlerle boğmak ne kadar işe yarayacak.
12 Eylül, Doorstep
Tekrar İstanbul’dayım. Yanımdaki masada sanki anadili İngilizceymiş gibi davranan iki kadının yanına başka genç bir kadın geldi. Biri reklam ajansı sahibi, diğeri küçük bir reklam ajansında çalışan biri. Her zamanki gibi herkesin sosyal medyada okuyup, sanki kendileri fark etmiş ya da düşünmüş gibi yaptıkları ve artık iyice sıkıcılaşmış aynı şeyleri bağıra bağıra konuşuyorlar. Yunan adaları daha ucuz, Mykonos bile, okul paraları çok yüksek, Z kuşağı inanılmaz tembel vs. Ah, medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!
24 Eylül, Küçük Bebek
08.06, sabah, Kuzguncuk Pastanesi, tabii ki Küçük Bebek’teki şubesinde. Nişantaşı Üniversitesinin Nişantaşı’nda olmaması gibi. Önümde çayım, yanımda kulağında kulaklıkları, başı önüne düşmüş horlayan bir adam, şişman, saçları beyazlamış, önündeki Türk kahvesine dokunmaya zamanı olmamış. Kış geldi sanki, üstümdeki ince kazak yetmedi, azıcık üşüyorum. Çıkarken kitaplıkta rastladığım o incecik kitabı iyi ki almışım yanıma. Umutsuzlar Parkı, Edip Cansever. 1958 ilk baskısı. Baskı yılının yazılı olduğu sayfada kitabı ilk satın alanın ismi yazıyor; N. ÇELİK. Artık yaşamıyor olduğundan eminim. Nasıl bir duyguyla satın aldı acaba kitabı? Hangi kitapçıda buldu? O kitapçı da yoktur elbette artık. İlk okuduğunda ne hissetti ya da ne düşündü? Beğendi mi şiirleri?
Edip Cansever’in tam İkinci Yeni zamanları, kelimeleri, cümleleri eğip büktüğü, anlaşılmanın muğlak kıyılarında dolaştığı zamanlar. Yine de hüznün, yalnızlığın, ama yine de umudun dizelerin arasından sızdığı şiirler. Yeni basımları ya da toplu şiirler ciltlerinde okurken hissedilmesi mümkün olmayan duygularla okuyorum içindeki şiirleri. İlk Edip Cansever kitabını aldığımda yıl 1986’ydı. Yaşım 19. O tarihten beri kim bilir kaç yüz, kaç bin defa okudum her dizesini? Ama burada, Küçük Bebek’teki garip pastanenin simit, poğaça ve börek kokuları arasında sanki ilk defa okuyormuşum heyecanı. Yıl sanki 1958. Demokrat Parti iktidarının son yılları. İki yıl sonra bir başbakan asılacak. Bir kadının donu mahkemede delil olarak gösterilecek. İnsan hayatı hep çok ucuz oldu bu ülkede, değişmeyen, ‘muhafaza’ etmeyi başardığımız tek şey sanırım bu.
Umutsuzlar Parkı ülkeyi temsil eden bir başlık mı acaba? Bilardo topları ve penguen ilk şiirin başlığı. Uzun bir şiir. Penguenin neyi sembolize ettiğini düşünmeli. Dasein Analizi Edip Cansever şiirinin anlaşılması için ne kadar da uygun gözüküyor. Yaşım 60 olmak üzere, hâlâ bir şeyleri anlama çabası içindeyim. Neye yarayacaksa!
27 Eylül 2026, Doorstep
Ne kadar verimsiz bir yıl oldu 2026. Ne için var, bilemediğim. Birkaç kere Berlin’e gidip geldiğim, çokça kafelerde oturduğum, bazı yazılar yazdığım, bazı kitaplar okuduğum ama bana kalan hiçbir şeyin olmadığı köhne bir yıl. En azından ekim ayına girmek üzere olduğumuz bu günlere kadar. Eylül karmaşası, diyor ya Turgut Uyar, öyle biraz. Karmaşık ama hiçbir şeye varmayan bir karmaşa. Sası. Evet en güzel tanımı bu oldu; sası!
Dün Turkuaz Sahafa gittim. Bir sürü ilk baskı şiir kitabı buldum onları aldım. Şiirden de mi umut yok artık? 1958 baskı bir şiir kitabı Attilâ İlhan’ın, Yağmur Kaçağı, 5000 adet basılmış. Bugün herhangi bir popüler romanın baskı sayısı bu neredeyse. Üstelik 1958’in nüfusu bugünün nüfusunun neredeyse yarısı kadar.
Yürüsem, durmaksızın yürüsem, nereye varmak için? Birkaç gün sonra Berlin’e gideceğim. Kimsenin beni bilmediği, dillerini konuşmadığım, iletişim kurmakta zorlanacağım bir adaya gitmek istiyorum. Norveç’in sayısız küçük adalarından birine. Bir süre orada kalıp dünyaya bakmak ve sadece varolmak. Yanımda yalnızlığım. Sesin boynu bükük kalsın istiyorum.
Günün süsü Turgut Uyar’dan olsun: o güzel imgesi mutsuzluğun / – karşısında alkolden utandığım – Portrait of an unknown —
28 Eylül 2026 - Sevgili günlük…
18 Ağustos 2026 - Sevgili günlük…
15 Ağustos 2026 - Yer değiştiren taraflar: Protagoras’ta Erdem, Birlik ve Ölçme Sanatı
8 Ağustos 2026 - Kaçan Heykeller: Menon’da Erdem, Bilgi ve Doğru Kanı
3 Ağustos 2026 - İkna Etmek ya da İtaat Etmek: Apologia ve Kriton Üzerine