Bugünün işini yarına bırakmamak gerektiğini çoğumuz çocukken duyduk. Bu söz bir öğütle bir azar arasında dururdu, bir karakter meselesine, biraz da terbiyeye işaret ederdi. Antik Yunan’da insanın iyi olanı bildiği halde yapmamasını irade zayıflığı olarak tartışırlardı, mesele etiğin ve karakterin alanına aitti. Bugün aynı davranış başka bir yere taşınmış durumda. Öteleme, yani prokrastinasyon, artık terapi merkezlerinin, çevrimiçi programların, koçluk seanslarının, telefon uygulamalarının konusudur. Bazı üniversitelerde ötelemeye özel ayaktan tedavi birimleri açılır, bunun için yazılmış terapi kılavuzları adım adım ilerler. Kişi önce ertelediği işleri kaydeder, sonra bu işlere eşlik eden olumsuz düşünceleri saptar, büyük görevi küçük parçalara böler, yirmi beşer dakikalık zaman dilimleri kurar, her tamamlanan parçanın ardından kendini ödüllendirir. Bir zamanlar bir atasözünün karşıladığı şey bugün bir uzmanlık alanına, neredeyse bir tanıya dönüşür.
Bu kılavuzların pek de sormadığı bir soru var. İnsan neyi erteler? Raporu haftalardır erteleyen insan bir arkadaşıyla buluşmayı ertelemez. Maçı, sevdiği bir romanın son bölümünü, sevdikleri için yemek pişirmeyi, çocuğuyla oynamayı ertelemez. İnsan çoğunlukla kendisine dışarıdan dayatılan, anlamını göremediği, kimin okuyacağı belli olmayan raporları, sonu gelmeyen formları, cevaplandıkça çoğalan e-postaları erteler. Erteleme bu yüzden kişinin söyleyemediği bir hayır’ın bedende aldığı biçim gibi de okunabilir. Melville’in öyküsündeki katip Bartleby kendisinden istenen işleri kibarca, hiçbir gerekçe göstermeden geri çevirir ve çevresindekileri bu sessiz direnişle çileden çıkarır. Bugünün çalışanı Bartleby kadar açık konuşamaz, işini kaybetmekten korkar, onun yerine erteler. Terapi kılavuzları bu işi nasıl yaptıracaklarını sorar, işin yapılmaya değer olup olmadığıyla ilgilenmez.
Kuşkusuz her erteleme bir itiraz anlamına gelmez. Bazı insanlar gerçekten değer verdikleri bir işi, yazmak istedikleri bir kitabı, bitirmek istedikleri bir tezi, başarısız olma korkusuyla, yargılanma kaygısıyla, kusursuz olamayacağı düşüncesiyle erteleyebilir. Bu insanlar için terapi gerçek bir yardım da sunabilir. Yine de bu korkunun kökünde de önceki yazılarda sözü edilen ölçüsüz beklentiler bulunur. İnsandan yalnızca işini yapması değil, onu kusursuz yapması, hızlı yapması, başkalarından daha iyi yapması beklenir. Bu beklentinin altında ezilen birinin işe başlayamaması bir irade bozukluğundan çok, bir aşırı yüklenme belirtisi gibidir.
Sistemin bu noktada çalışana verdiği mesaj kabaca şöyle özetlenebilir. Sinirlerin için sana uygun bir ad buldum, tükendiğinde dağlarda inziva kampları kurdum, dikkatin dağıldığında eline ilaç verdim, hâlâ erteliyorsan kusur sende! Bu kusuru düzeltmek için terapiye, koçluğa, uygulamalara avuç avuç para dökmen gerekir.
Suçluluk bu düzenin yakıtı gibi işler. Anlamsız işler, bitmeyen mesailer, sürekli ölçülen performans, güvencesiz sözleşmeler gibi yapısal sorunlar tek tek bireysel psikolojik eksikliklere çevrilir.
Dört istasyonlu bir yolculuk gibi. Nevrasteni sorunu sinirlere, tükenmişlik enerjiye, dikkat eksikliği beyne, öteleme iradeye yerleştirir. Her adımda sorun bireyin biraz daha içine yerleşir, dünyanın düzeni biraz daha sorgu dışında kalır. Beard’ın hastaları en azından uygarlığı suçlayabiliyordu, bugünün insanına suçlayacak yalnızca kendisi kalmıştır.
Aynı yıllarda, Beard Amerikan nevrastenisini yazarken, Paul Lafargue Fransa’da tembellik hakkını savunan bir kitapçık yazar ve işçilerin çalışmaya duyduğu tutkuyu sistemin onlara aşıladığı bir hastalık olarak tanımlar. On dokuzuncu yüzyılın fabrika işçisi yorgunluğunu yanındaki işçiyle paylaşabilir, birlikte örgütlenebilir, fabrikanın karşısına dikilebilirdi. Bugünün beyaz yakalısı yorgunluğuyla, dağınıklığıyla, ertelemesiyle bir terapistin karşısında ya da bir uygulamanın ekranında tek başına oturur ve kendini düzeltmeye çalışır. Psikolojinin dili bu yalnızlığı derinleştirdiği ölçüde düzenin sürüp gitmesine kusursuz bir destek sağlar.
Ayaklanma, isyan etme, çünkü sorumlu sensin, kendini düzelt!
Modern insanın mutsuzluğu ve kendine olan güvenini yitirmesi tam da bu çelişkiden beslenir. İnsan yüklenmek istemediği sorumluluklardan doğal olarak kaçmak ister. Sinirlerine, enerjisine, beyninin kimyasına sığınır, tanılar ona bu kaçış için saygın bir kapı açar. Sistemse onu kaçtığı yerde yakalar ve aynı sorumluluğu suçluluk olarak ona geri verir. İnsan böylece aynı anda hem hasta hem suçlu, hem her şeyden muaf hem de her şeyden sorumlu sayılır. İki kimlik arasında gidip gelen biri ne hasta olduğuna ne de suçlu olduğuna tam olarak inanabilir, kendine olan güveni bu gidip gelişte yavaş yavaş aşınır.
Kaçmak onu rahatlatmaz, çünkü kaçtığı yerde suçluluk bekler, kalmak da rahatlatmaz, çünkü kaldığı yerde anlamını yitirmiş bir iş vardır. Bu iki kapının arasında görünmez kalan üçüncü bir yol var oysa. İnsanın sistemin ondan beklediği sorumluluk ile kendi hayatına karşı taşıdığı sorumluluğu birbirinden ayırması. Birincisi daha verimli, daha odaklı, daha dakik olmayı ister ve yalnızca suçluluk üretir. İkincisi hayatını neye harcadığını, anlamını yitirmiş bir işi neden sürdürdüğünü, aslında ne istediğini sormayı ister, verilecek yanıt da bir karar, belki bir vazgeçiş, belki bir başkaldırı gerektirir.
Tanılar insanı bu ikinci sorumluluktan muaf tutar, suçluluk ise onu birincisinin altında ezer. İki hareket birbirine zıt görünür, ama aynı yere varır. Hayatın anlamına dair soru masadan kalkar, geriye düzeltilmesi gereken bir birey kalır. Oysa insanın yapmaktan keyif aldığı şeyleri ertelemiyor oluşu, ertelediği şeyler hakkında da bir şey söyler.
Belki o dosya sadece yarına değil, hatta hiçbir zamana ait değildir.