Hem Hasta Hem Suçlu

23 Ekim 2026

1. Asabiyim Ben

Gündelik dilimiz unutulmuş bir hastalığın izlerini hâlâ taşır. “Sinirlerim bozuldu” deriz, “sinirlerim harap oldu”, “sinir krizi geçirdim”. Büyüklerimizden bazıları asabi diye anılırdı, bazı evlerde sinir hastası bir teyze, bir amca bulunurdu ve kimse bu sözlerin nereden geldiğini sormazdı. Oysa bu deyişlerin arkasında on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında doğan, kendi kuramı, kendi tedavileri, kendi kaplıcaları ve sanatoryumları olan bir tanı durur. Adı nevrasteniydi, yani sinirlerin güçsüzlüğü. Bir dönem Batı dünyasının yarısı bu tanıyla yaşadı, sonra tanı kaybolup gitti, deyimlerse yerinde kaldı.

Kelimeyi 1869’da New York’lu hekim George Miller Beard ortaya atar. Yunancada sinir anlamına gelen neuron ile güçsüzlük anlamına gelen astheneia’yı birleştirir ve muayenehanesine giderek daha sık gelen bir tabloya ad verir. Hastalar sabah yorgun uyanır, gün boyu nedeni bilinmeyen bir bitkinlik çeker, bir çember sıkıyormuş gibi başlarının etrafında bir baskı duyar. Uyku gelmez, gelince de dinlendirmez. Gürültü, ışık, kalabalık katlanılmaz hale gelir. Mide bozulur, kalp çarpar, eller soğur, bel ağrır. Dikkat dağılır, okunan sayfa akılda kalmaz, küçük bir karar bile gözde büyür. Bütün bunlara bir tedirginlik, başarısız olma korkusu, sebepsiz bir alınganlık eşlik eder. Hekim dinler, muayene eder, organlarda kayda değer bir şey bulamaz.

Bu insanlar ne deli ne de bilinen anlamda hastaydı, yalnızca bitmişlerdi. Beard bu bitkinliği çağının diliyle açıklar. Sinir sistemini sınırlı bir enerji sermayesi, bir tür elektrik bataryası olarak düşünür. Her insanın doğuştan getirdiği belli bir sinir gücü bulunur ve bu güç harcandıkça azalır. Hayat ondan durmadan bir şeyler alırsa batarya boşalır, talep ile kapasite arasındaki açık büyüdükçe nevrasteni başlar. Metaforun kendisi de zamanın bir belgesi gibidir. Telgraf tellerinin şehirleri birbirine bağladığı, elektriğin henüz büyülü bir güç gibi algılandığı yıllarda insan bedeni de bir elektrik devresi olarak hayal edilir. Tedavide aynı imge hayata geçirilir, hastalar elektrik akımına bağlanır, zayıflayan sinirler dışarıdan şarj edilmeye çalışılır.

Bataryayı neyin boşalttığı sorusuna Beard’ın verdiği cevap bugün bize şaşırtıcı biçimde tanıdık gelir. Ona göre nevrasteninin nedeni modern uygarlığın kendisi. Buhar makinesini, gazeteleri, telgrafı, bilimlerin hızla çoğalmasını, şehirlerin gürültüsünü sayar tek tek. Cep saatinin yaygınlaşmasıyla gelen dakiklik zorunluluğu, treni kaçırmamak, randevuya yetişmek, her dakikanın hesabını vermek sinirlere yeni bir yük bindirir. Telgraf sayesinde uzak bir limandaki fiyat dalgalanması aynı gün borsadaki adamın midesine oturur. Gazete her sabah dünyanın dört bir yanındaki felaketleri kahvaltı masasına taşır. Beard, bu hastalığa Amerikan asabiyeti adını verir ve bir bakıma onunla övünür. Nevrasteni ilerlemiş bir uygarlığın bedelidir ona göre, köylerde, yavaş yaşayan toplumlarda pek rastlanmaz. Bu övünç tanıya tuhaf bir saygınlık kazandırır. Nevrasteni beyinle çalışanların, iş adamlarının, avukatların, öğretmenlerin, kitap okuyan kadınların hastalığı olarak görülür. Fabrikada on dört saat çalışan işçinin bitkinliği aynı adı almaz, ona tembellik, alkoliklik, ahlak zaafı denir. Yorgunluk böylece bir sınıf işaretine, inceliğin ve duyarlılığın kanıtına dönüşür. Yazarlar, sanatçılar, düşünürler bu tanıyı bir rütbe gibi taşır.

Yüzyılın sonuna gelindiğinde nevrasteni Atlantik’i aşmış, Avrupa’nın büyük şehirlerine yerleşmiştir. Almanya’da dönemin kendisi nevrastenik çağ diye anılır. İsviçre dağlarında, Alman kaplıca kasabalarında nevrasteni sanatoryumları açılır, varlıklı hastalar haftalarca, aylarca buralarda kalır, süt kürleri, soğuk su banyoları, masaj ve elektrik seansları alır. Amerikalı hekim Weir Mitchell’in geliştirdiği dinlenme kürü özellikle kadınlara uygulanır. Hasta yatağa mahkûm edilir, ailesinden ve arkadaşlarından uzaklaştırılır, bol bol beslenir, okuması ve yazması yasaklanır. Bu kürü yaşamış bir kadın yazar, yatak odasının sarı duvar kâğıdına bakarak yavaş yavaş aklını yitiren bir kadının hikâyesini kaleme alır ve tedavinin kendisinin bir hastalık olabileceğini gösterir. Kür yorgun sinirleri dinlendirmeyi amaçlar, ama kadının dünyaya açılan bütün kapılarını da kapatır.

Yirminci yüzyıl ilerledikçe nevrasteni dağılmaya, bölünmeye başlar. Freud bu geniş tablodan kaygı nevrozunu ayırır, geriye kalanı cinsel yaşamla ilgili nedenlere bağlar. Psikiyatri kategorilerini incelttikçe nevrastenin içindeki parçalar depresyona, kaygı bozukluklarına, bedensel yakınmalara, kronik yorgunluğa paylaştırılır. Kavram Batı tıbbında yüzyılın ortasında neredeyse kullanılmaz olur. Buna karşılık Çin’de uzun süre yaygın bir tanı olarak kullanılmaya devam eder, çünkü orada ruhsal bir sıkıntıyı bedenin dilinde, sinirlerin zayıflığı olarak anlatmak hem hasta hem hekim için daha kabul edilebilir bir yol sunar. Dünya Sağlık Örgütü’nün son sınıflandırmasında nevrasteni artık ayrı bir başlık olarak yer almaz. Bir tanı böylece sessizce emekliye ayrılır.

Yine de bir durum adını kaybetti diye ortadan kalkmış sayılmaz. Nevrasteniyi bir klinik tablodan çok bir çağın kendini anlatma biçimi olarak okumak mümkün aslında. Bu anlatı birkaç basit sezgiye dayanır. İnsanın gücünün bir sınırı var, dünya ondan bu gücün karşılayamayacağı kadar çok şey ister, ortaya çıkan bitkinlik bedende bir iz bırakmaz, kişi hasta olmadan tükenir.

On dokuzuncu yüzyıl insanı bu bitkinliği sinirlerinde hissetti ve onu buhar makinesinin, telgrafın, cep saatinin temposuna bağladı. Bugün telgrafın yerinde cebimizde taşıdığımız, gece gündüz susmayan bir ekran durur, cep saatinin yerinde dakikası dakikasına doldurulmuş bir takvim. Beard’ın bataryası da metafor olmaktan çıkmış, köşesinde kalan gücü yüzde olarak gösteren bir nesneye dönüşmüş durumda. Akşamüstü yorgun bir arkadaşımız “şarjım bitti” dediğinde bir buçuk asır önce New York’taki bir muayenehanede kurulan cümleyi tekrarlar, ama bunun farkına varmaz.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.