07 Ekim, Berlin Mitte
18.27. Hava kararmaya başladı. Minoa’dan buraya yürüdüğüm için terledim. Kendi kendime kalınca sorgusuz sualsiz yaşayıp gidiyorum. Kendime ve hayata dair hiçbir soru takılmıyor aklıma. Ama yine de gazete okumak filan gündelik hayatı anımsatıp dikkatimi dağıtmıyor değil. Nerede yaşıyorsam oranın gazetelerinde okuduklarım dünyanın en önemli sorunu gibi gelebilir insana bir süre sonra. Örneğin uzun süre Alman gizli istihbaratının başında olan bir adamın ajan olduğu ortaya çıktı ve bütün gazeteler çarşaf çarşaf bunu yazıyor. Benim de ilgimi çekiverdi bu konu. Ah, dedim, bunu biri ne kadar güzel bir casus romanı olarak yazar. Ama filmi Amerikalılar çekmeli. Almanlar filmde sıkıcı oluyorlar.
Negroni. Mahalledeki İtalyan Bistro. Barbera söyledim, yavaş yavaş demleniyorum. Dostoyevski okuyorum yeniden. Karamazov Kardeşler. 40 sene önce okumuşum ilk olarak. Şimdi yeniden elime aldım kitabı. Eylül İngilizce çevirisini okumaya karar verdiği için, benim de aklım çelindi ve Almanca çevirisinden okuyorum. Elimde Türkçe çevirisi de var. Rusça öğrenmediğim için o kadar pişmanım ki. İvan sanırım, benim en sevdiğim karakter. Alyoşa Dostoyevski’nin üç yaşında ölen oğlunun adı olmasına rağmen. Alyoşa’yı daha sonra yazacağı ikinci ciltte daha ayrıntılı anlatmayı düşünüyormuş, yazarın mektuplarından anladığımız kadarıyla. Ama buna fırsat bulamadan ölmüş.
Yine İtalyanca cümleler etrafta. Yanımdan çok güzel bir kadın, elleri torbalarla dolu ve telefonda Türkçe konuşarak geçti. Peşinden gidip merhaba demek istedim, ama elbette yerimden kımıldamadım bile. Gün günden kendimi Demir Özlü’ye yakın hissediyorum. Tezer Özlü’ye değil de onun abisi Demir Özlü’ye. Gençken Tezer Özlü âşık olmak isteyebileceğim kadar melankolik ve acılar içinde bir kadındı. Ama artık çok uzağım böyle bir şeye. Şimdi görüyorum ki, oğlum Tezer Özlü’nün bütün kitaplarını okuyor. Ayrıca onun sevdiği İtalyan yazarları da. Ben de aynısını yapmıştım onun yaşındayken. Bunu ona söylemedim elbette. Ama onda kendimi görüyorum. Aynı isyankâr, aynı serseri, aynı inatçı ve aynı kızgın karakter. O benden daha şanslı ve iyi ama, çünkü müzik yapabiliyor.
Almanları değil, Almanya’da yaşayan yabancıları daha çok seviyorum galiba. Ama arkadaşlık etmek için sadece. Entelektüel, felsefi ve edebi olarak Almanca dili. Nobel tıp ödülünü ikisi Berlin Humboldt Üniversitesinden üç kişi kazandı. 1999 yılındaydı sanırım, Nobel Bilim ödüllerinden birini Basel’deki asistan arkadaşlarımızdan birinin babası kazanmıştı. Ama biz sadece gazetede okumuştuk bunu. Sanki sıradan bir hadiseydi.
İoanna Hocanın bana Cumhuriyet Gazetesinde yazdığım bir yazıdan sonra telefon etmesini anımsadım şimdi. Aristoteles hakkında bir yazıydı. Pazar günleri yayınlanırdı yazılarım. İoanna Hoca aradı akşama doğru, yazımı okuduğunu ve Aristoteles’in söylediği bir şeyi yanlış anlamış olduğumu ve benimle bu konuda konuşmak istediğini, okula geldiğimde kendisine bunu hatırlatmamı söyledi. Ne kadar sevinmiştim.
08 Ekim, Berlin Mitte
09.17. Sabah kahvem Zeit für Brot’ta. Bugün Nobel Edebiyat Ödülünü kimin aldığı açıklanacak bugün.
Perşembe ve Die Zeit günü.
Göçmenlerden şikâyet edip duran Almanların bir kafede kimseyi rahatsız etmeden oturamama örneği veren ailelerinden biri yan masada. Her şeye hakları varmış gibi davranan görgüsüz Almanlar. Nasıl olup da bir Naziye dönüşebildiklerinin minik bir gösterisini sunuyorlar.
Herkes büyük bir şaşkınlıkla emekli olduktan sonra bile nasıl oluyor da eski bir BND başkanının, istihbarat örgütünün gizli belgelerini yabancı haber alma teşkilatlarına satabildiğini konuşuyor. Üstelik bu bilgiye polis tamamen rastlantı eseri ulaşıyor. Beifund deniyormuş buna, yani bir şey ararken çok önemli başka bir şeyin tesadüf eseri bulunması. Böyle bakınca mutluluk denen şey de bir Beifund sanırım.
80 yaşındaki August Haning’i cezaevine göndermekten çekinmedi Berlin Basşsavcılığı. İşin ucunun nereye kadar gideceği de merak konusu. O kadar önemli insanlarla çalışmış ki bu adam. Bakalım kimler çıkacak daha bu çukurdan.
Bugün Berlin yağmurlu ve yalnız. İnsanın canı yataktan çıkmak istemiyor. Battaniye, dizi ve kahve.
14 Ekim, Küçük Bebek
15.01. Yağmur sesi. Gök delindi derler ya, öyle. Zavallı küçük bir kedicik bir duvara tırmanmış ve oradan inemiyor günlerdir. Sanırım itfaiye çağırmamız gerekecek.
15.52. Seans bitti. Yağmur hâlâ devam ediyor, aynı şiddetle yağmaya.
20.17. Hâlâ yağmur yağıyor ve artık bıktırdı. Basel’deki bir perşembe akşamı başlayıp bir sonraki hafta salı gecesi biten yoğun yağmurları buradakilerle karşılaştırmak mümkün değil. Çünkü Basel’de o yoğun yağışa rağmen hayata devam etmek mümkündü. Burada eve gidemez durumdayız.
Yağmur sesi romantik olmaktan çıkalı saatler oldu.
15 Ekim, Küçük Bebek
Dün yağmurdan başka bir gündem yoktu. Halk TV’nin kapatılması bile ikinci sıraya düştü. İmamoğlu’nu savunması vs. Her şey ama her şey hepimiz için sıradanlaştı. Zaten muhalefet yaptığı için kapatılması normaldi, diye düşünen ve bunu hiç de iktidar yanlısı bir yerden söylemeyen milyonlarca insan vardır diye düşünüyorum. Tehlikeli olan asıl bu normalleşme sanırım.
Hadi ben de burada tekrar yağmura geçeyim, çünkü sanırım son 40-50 yılın en yoğun yağışıymış ve taksi şoförlerinden, balıkçı kahvesinin müdavimlerinden öğrendiğime göre Arnavutköy’ün, Sarıyer’in, Yeniköy’ün sırtlarındaki ‘normal’ insanların yaşadıkları evlerin birçoğunu su basmış. Sevgili Ayberk’in Scull adını verdiği hamburgerci zincirinin en sevdiğimiz ve onun sembol şubesi Arnavutköy’deki dükkanını da öyle bir su bastı ki, sanırım uzun süre tadilat yapılması gerekecek. Çok üzgündü Ayberk dün akşam, ne diyeceğimi, nasıl teselli edeceğimi bilemedim. Dostları olarak ona nasıl destek olabiliriz diye düşünüyorum.
20 Ekim, Küçük Bebek
Yine kendime döndüm. Teze odaklandığım için sanırım. Gelen hastalarımdan bu fon işlerinin nasıl da yüzbinlerce insanın hayatını kararttığını duyuyorum sık sık. Hatta genç bir hastam her gün milyonlarını bir günde yitiren ve yok olan şirketleri gördükçe kalp çarpıntısı yaşadığını söyledi. Elbette yaptığı işle de bağlantılı bu durum. Ben ne iş olarak ilgiliyim bu durumla, ne de kişisel olarak mağdur durumundayım. Açgözlülüğün ve fırsatçılığın, kendi menfaati dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen insan ve kurumlardan oluşan bir düzenin çürümesi ve kokunun etrafa yayılması dışında hiçbir şey görmüyorum bu olan bitende. Kokunun evime girmemesi için de pencerelerimi sıkı sıkıya kapadım. Diyebilirsiniz ki, içerideki oksijen tükenince ne yapacaksın? Benim oksijenim edebiyat ve felsefe. Evimde, pencereler kapalı kaldığı müddetçe hiç kimse bana ulaşamaz. Artık ilgilenmiyorum.
Sanırım ben artık insanlarla yakınlaşma becerimi yitirdim ya da insanlar o kadar gergin ve ötekine güvenmez bir haldeler ki, hemen kalkanlarını çıkarıp karşılarındaki insana yukarıdan ve narsistik bir tonda had bildiriyorlar. Ben de 59 yaşına gelmiş biri olarak kimsenin bana neyi nasıl söyleyeceğim konusunda ders vermesini istemiyor ve kaldıramıyorum. Hele de karşımdaki bu konularda saygı duyacağım bir bilgiye ve/ya hayat tecrübesine sahip biri değilse. Bu durumda bana kalan yine kitaplarım ve bildik birkaç eski dost oluyor.
Ayın 26’sında ‘Benim Filozoflarım’ yayınlanıyor. Doğum günümde elimde olacak kitabım.
Bu arada FLUTV bir milyon aboneye ulaştı ve bu vesileyle İlker Canıkligil’i bütün çabası, sabrı ve dirayeti nedeniyle tebrik ediyorum. Ben de ona çok şey borçluyum.
Bu arada Eylül Paris’teki toplumun neredeyse her kesimine yayılan eylemlerden bahsediyor coşkuyla. Ne varsa Fransız öğrencilerde var, diyesi geliyor insanın. 68 olayları da Paris sokaklarında başlamıştı. İnsan heyecanlanacaksa buna heyecanlanır. Pencerelerimi Paris sokaklarına açtım ve oradan kanımı oksijenle dolduran rüzgâr içime doğru esiyor.
Günün süsü elbette İsmet Özel’den: Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde / Ey kanıma çakıllar karıştıran isyan.