Beard’ın muayenehanesinden yaklaşık bir asır sonra, 1974’te, yine New York’ta bir psikolog benzer bir tabloyla karşılaşır. Herbert Freudenberger şehrin yoksul bir semtindeki ücretsiz bir klinikte gönüllü olarak çalışır, uyuşturucu bağımlılarına, evsiz gençlere bakar. Bir süre sonra kendisinde ve yanındaki gönüllülerde tuhaf bir değişim fark eder. Bu işe idealle, heyecanla başlayan insanlar birkaç ay içinde bitkin, alıngan, kuşkucu bir hale gelir, baktıkları insanlara karşı soğur, geceleri uyuyamaz, baş ağrısı ve mide sıkıntısı çeker. Freudenberger bu duruma burnout adını verir, içi yanıp kül olmuş bir binanın, dibine kadar erimiş bir mumun imgesidir bu. Kavram önce yardım mesleklerinde yayılır, hemşireler, öğretmenler, sosyal hizmet uzmanları kendi yorgunluklarını bu sözcükle daha iyi anlar ve anlatır. Aynı şehirde, aradan geçen yüz yılın ardından, eski bir deneyim yeni bir ad bulur.
Asıl ilginç olan, sözcüğün sonraki yolculuğu. Burnout zamanla ücretsiz kliniklerden cam kulelere taşınır, yardım edenlerin dilinden yönetenlerin diline geçer. Bugün “burnout yaşıyorum” cümlesini kuran kişi bir hemşire değil artık. Bir bankacı, bir danışmanlık şirketinde ortak, bir reklam ajansının kreatif direktörü, bir yazılım şirketinde ekip lideri, plazanın yirminci katında toplantıdan toplantıya koşan bir yönetici bu cümleyi kurma hakkına sahiptir.
Bu insanların anlattıkları Beard’ın hastalarının anlattıklarıyla neredeyse kelimesi kelimesine örtüşür. Sabah yorgun uyanırlar, uyku dinlendirmez, dikkat dağılır, okunan e-posta akılda kalmaz, küçük bir karar gözde büyür. Gürültüye, kalabalığa, telefonun titreşimine tahammül azalır. Kalp çarpar, mide bozulur, boyun ve sırt kaskatı kesilir. Bunlara bir boşluk hissi, hiçbir şeyin eskisi gibi tat vermediği duygusu eşlik eder. Hekim tahlil ister, tahliller temiz çıkar. Metafor bugün de benzer şekilde kuruluyor. Beard sinirleri bir elektrik bataryası olarak düşünürdü, bugünün yöneticisi de enerjiden söz ediyor. Pili bitmiştir, şarjı kalmamıştır, bazı insanlar enerjisini çekmiştir, hafta sonu şarj olması, enerji toplaması gerekmektedir. Beden yine o çağın makinesine benzetilir, bu kez telgrafa değil de ceplerdeki telefona.
Benzerlik yalnızca belirtilerde ve metaforda kalmaz, tanının toplumsal işlevinde de kendini gösterir. Depresyon sözcüğü insanın içinde bir eksiklik, bir zayıflık, bir arıza çağrıştırır. Burnout ise başka bir hikâye anlatır. Kişi zayıf olduğu için değil, fazlasını verdiği için, çok çalıştığı, çok önemsediği, kendini işine adadığı için tükenmiştir. Tükenmek için önce yanmak gerekir ve yanmış olan ödülü hak eder. Nevrastenik de bitkinliğini böyle taşırdı, inceliğin, zihinsel emeğin, ilerlemiş bir uygarlığa ait olmanın ödülü olarak. Sınıf ayrımı çok açıktır. Gece yarısı yağmurda yemek taşıyan kuryenin, günde iki yere koşan temizlik işçisinin, tekstil atölyesinde on iki saat makine başında kalan kadının bitkinliğine burnout denmez. Onlar yorgun sayılır, belki biraz hırçın, ama mutlaka durumuna şükretmesi gereken insanlardır onlar. Yüz elli yıl önce fabrika işçisinin yorgunluğu tembellik ve alkolle açıklanırken nevrasteni avukatların ve iş adamlarının ayrıcalığıydı. Bugün de tükenmişliğin saygın adı ağırlıklı olarak şehirli, eğitimli, beyaz yakalı bir kesime ait.
Tedaviler de birbirine benzer. On dokuzuncu yüzyılın varlıklı nevrasteniği İsviçre dağlarındaki sanatoryuma, Alman kaplıcalarına giderdi. Bugünün tükenmiş yöneticisi Kaz Dağları’nda bir inzivaya, Bodrum’da bir yoga kampına, Bali’de sessizlik haftasına gider. İsviçre ya da Almanya’daki wellbeing merkezleri çok daha varlıklıların gidebildiği yerlerdir. Dinlenme kürü hastaya okumayı ve yazmayı yasaklardı, dijital arınma kampları telefonun kapıda bir dolaba kaldırılmasını ister. Elektrik seanslarının yerini uyku puanını, kalp atım değişkenliğini, stres düzeyini ölçen bileklikler almıştır, sinirler hâlâ ölçülür, şarj edilir, ayarlanır. Bütün bunları karşılayabilen bir azınlık için tükenmişlik bir yaşam tarzı endüstrisinin kapısını da açar. Ötekilerse aile hekiminden iki gün rapor alır, sonra işe döner.
Bu sınıflandırma tarihinde bir ironi saklıdır. Dünya Sağlık Örgütü nevrasteniyi ayrı bir başlık olarak değerlendirmez, ama burnout dillerden düşmez, üstelik bir hastalık olarak değil, iş hayatına ait bir durum olarak. Tanı olmayan bir tanı, deneyimi adlandıran, ama psikiyatrik bir etiketin yükünü taşımayan bir sözcük. Bu belirsizlik kullanıcısına geniş bir alan açar. Tükendiğini söyleyen insanların önemli bir kısmında, yakından bakıldığında, depresyonun birçok belirtisi vardır. Burnout sözcüğü onlara yardım arama cesareti verir, kendilerini hasta saymadan dinlenme hakkını tanır. Aynı sözcük başka bir şeyin daha üstünü örter. Sorun işin temposuna, şirketin kültürüne, bir dönemin yoğunluğuna bağlandığında insanın kendi hayatıyla, kendi seçimleriyle, sevdiği ve sevmediği şeylerle ilgili sorular masaya gelmez. Bir izin, bir tatil, bir inziva sonrasında aynı hayata dönülür.
Yine de iki çağ arasında ince ama belirleyici bir fark var. Beard, bitkinliğin nedenini dışarıda arardı. Buhar makinesi, telgraf, gazete, cep saati insanın sinirlerine dışarıdan yüklenirdi, nevrastenik birey uygarlığın temposunun kurbanıydı. Bugünün tükenmiş insanıysa ne yaparsa kendi yapar. Başında bir ustabaşı beklemez, onu sabahın beşinde kaldıran kendi hırsı, kendi hedefleri, kendini sürekli geliştirmesi gereken bir proje olarak görmesidir. Telgraf uzak limandaki fiyatı borsadaki adamın midesinin bolca asit salgılamasına neden olurdu, akıllı telefon ofisi yatak odasına, tatile, çocuğun doğum gününe taşır. İşin bittiği bir saat, kapısı kapatılan özel bir alan kalmaz. Batarya metaforunun da bir sahibi vardır artık. İnsan kendini hem dolduran hem boşaltan, şarj seviyesini kendisi izleyen bir cihaz gibi yaşar.
Bu yüzden nevrasteniye dönüş yalnızca belirtilerin geri gelmesi anlamına gelmez. Her çağ kendi bitkinliğine, o çağın seçkinlerinin onurunu koruyan bir ad bulur. On dokuzuncu yüzyıl buna sinirlerin güçsüzlüğü dedi, bizim çağımız tükenmişlik diyor. Değişmeyen şey, insanın kendini sınırlı bir enerji deposu olarak düşünmesi ve sorunu bu deponun nasıl yeniden doldurulacağı sorusuna indirgemesi. Enerjinin dili insanın neden bitkin düştüğünü değil yalnızca takatinin ne kadar kaldığını sorar. Pilin neden bu kadar hızlı boşaldığı, insanın gücünü neye ve kimin için harcadığı sorusu ise şarj aletinin ulaşamadığı bir yerde durur.