Sevgili günlük…

30 Ekim 2026

26 Ekim, Küçük Bebek

Bugün doğum günüm. Yaş hesaplama konusunda hep kafam karışıyor. 1967 doğumlu olduğuma göre henüz 59 yaşında olmalıyım. Ama sanırım 60’tan da gün alıyorum. Kitabımı da bugün elime alacağım. Eylül’ün yaptığı kapakta falezde biri var, o benim işte. Bu hafta sonu yine orada burada sahneye çıkıp konuşarak geçti. Geçen hafta psikoterapi eğitimi vardı. On saat konuştum, ders anlattım. Dün akşam Levent’le sahnedeydik ve yine boş boş konuşup durduk. Bu akşam da Pınar’ın konuğu olarak Zorlu Touche’deyim. Biraz geri çekilme ve çalışma zamanı geldi galiba. Nasıl yapacağımı bilmiyorum. İnsanlar yeni yaşları için kararlar almayı çok seviyor. 

Gılgameş Destanını çalışmıştım yıllar önce. Birkaç gündür tekrar onunla uğraşıyorum. Bence çok şaşırtıcı, mükemmel bir metin. Katman katman insan doğasını anlatıyor. 

27 Ekim, Küçük Bebek

Dün kitaplarım geldi. Sevinmek de zor artık. Okunmayacağını bildiğim bir kitap yazmış olmak, okunacağını umarak masa başına oturmak pek de sandığım kadar motive edici değil aslında. Tam tersini iddia etmiş olsam da dün akşam Pınar’ın yeni programında. “Çok severek yazdığın bir kitabı aldım ben kendi adımla yayınlıyorum ne yaparsın?” diye sordu. “Bunu yapan için üzülürüm,” dedim ilk yanıt olarak. Gerçekten de üzülürüm ve utanırım da biraz. Utanırım, çünkü, “ya neden böyle bir şey yaptın?” diye sormam gerekir ve bu kitabı bir mülkiyet nesnesi gibi savunmam anlamına geleceği için kendi adıma utanırım. 

Bu soru bir evle ilgili olsa yanıtlaması çok daha kolay. Çok temel, varoluşsal bir durum söz konusu olur çünkü orada. Ev insanın yaşamaya devam edebilmesi için ihtiyacı olan şeylerin başında geliyor. Yalnızca içinde uyumak, yemek yemek, televizyon seyredip kitap okumak için değil. Ama hayatın içindeki tehlikelerden korunmak için de gereklidir ev. Ama bir kitabım olmasa ne olur ki? 

Kitabımın reklamını yapmak için haftalık 750TL isteyen birinden mesaj geldi. Bu hale geldik işte. Oğuz Atay’ın, “Bat dünya, bat!” dediğini duyar gibi oluyorum. Çekip gitmek istiyorum, ama Türkçeden de gidilmez ki!

28 Ekim, Arnavutköy

09.10. Erken uyandım ama kalkmadım. Doğum gününden, kitaptan ve Zorlu’daki programdan sonra içimde bir boşluk var. Bir şeyin bitişinden çok, beklenen sevincin gelmeyişine benziyor. Kitaplar masanın köşesinde duruyor. Birini elime alıp birkaç sayfasını çeviriyorum, sonra geri bırakıyorum. Bir kitap çıkınca artık benim olmaktan çıkar. Bunu bilirim, yine de her seferinde biraz şaşırırım.

11.30. Cem Akaş ölmüş. Dokuz gün önce on dokuz yaşındaki oğlunu kaybetmişti. Haberi okuyunca bir süre pencereden denize baktım. Bir baba dokuz gün dayanabiliyor. Oğlumu aramak istedim, aramadım. Onu düşünmek yetti, sesinin bir yerlerde müzik yaptığını bilmek de.

15.00. İoanna Hoca gideli yirmi altı gün oldu. O günden beri ölüm haberlerini başka türlü okuyorum. Her birinde yarım kalmış bir cümle buluyorum, birinin söyleyemediği, öbürünün duyamadığı. Öğleden sonra yazmak için oturdum, sonra kalktım. Eskiden çalışamadığım günlere kızardım. Şimdi onları da günden sayıyorum.

21.00. Yarın Cumhuriyet’in yüz üçüncü yılı. Karşı kıyıda ışıklar yanmış, bazı balkonlara şimdiden bayrak asılmış. Bakanı pankartla protesto ettikleri için tutuklanan iki öğrencinin bırakıldığını okudum, sevindim. Sonra sevinmeme şaşırdım. Bir pankart yüzünden tutuklanan çocukların bırakılması müjde gibi gelir olmuş. Işıkları kapattım. Kitaplar yine masanın köşesinde.

29 Ekim, Arnavutköy

İki gündür çalışmıyorum, keşke çalışsaydım diyesim geliyor. Gerçi Gılgameş Destanı kitabının editini bitirdim sayılır. Boş durmadım yani. Ama kendimi boşa kürek çekiyor gibi hissediyorum son zamanlarda. Yazdıklarım, yazacaklarım, yayınlayacaklarım veya yayınlamadan bırakacaklarım ne işe yarayacak? Çok kısa bir süre sonra insanlar sadece AI’lardan biriyle sohbet edip ne okumak istiyorlarsa onlardan okuyacaklar gibi duruyor. Neden herhangi bir kitap basılsın ki artık? Neden doktora yapılsın, neden doktora için aylarca süren tezler yazılsın? Tez konusunu AI’a söyle, senin için senden daha iyi bir şeyler yazılıversin birkaç saat içinde. 

Biraz evvel yaşı benden oldukça ileride iki kişi, bu bir ayakları artık çukurda denebilir, coşkuyla AI ile yaptıklarından bahsediyorlardı. Yok efendim onu iyi kullanınca çok işe yarıyormuş filan. Aynı zırvaları tekrarlayıp duran ihtiyarlar heyeti. Ne kadar iyi kullanırsan kullan sonuçta aslında o seni kullanıyor durumuna düşebilir insan çok kısa süre içinde. 

Şimdi bir deney yapacağım. Bakalım ne çıkacak? 

28 Ekim notları olarak okuduklarınızı AI’a yazdırdım. Virgülünü değiştirmeden yayınlıyorum. Fark edeceksiniz ki, ben olmasam da olur artık. 

Günün süsü benden: Bir alışveriş listesi kadar anlam istiyorum hayata. 

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.