Basel’in psikiyatri geçmişinde Ren nehriyle ilgili tuhaf, sessiz bir gelenek vardır. Ben oraya gelmeden yıllar önce, daha doğrusu on yıllarca önce, kliniğin hastaları zaman zaman bir gemiye bindirilir, yavaş yavaş akan yeşil suyun üzerinde gezdirilirmiş. Şehirde bu gemilere biraz alaycı, biraz da şefkatli bir adla Narrenschiff, yani Deliler Gemisi denirmiş.
Benim orada çalıştığım yıllarda ise şehirde Narrenschiff adlı küçük bir psikiyatri kitabevi vardı. Kliniğe başvuru görüşmemi yaptığım profesörün karısı açmıştı onu. İçeride psikiyatri kitapları daracık raflarda yan yana dururdu. Kliniğin ağır havasından kaçıp o kitabevine uğradığım öğleden sonralarını bugün hâlâ özlemle hatırlıyorum.
Kitabevinin adının kaynağı da Basel’di. Sebastian Brant’ın Das Narrenschiff adlı hiciv kitabı 1494’te bu şehirde basılmış, yüzü aşkın kısa bölümde, her biri ayrı bir budalalığı temsil eden yolcularla dolu bir gemiyi anlatmıştı. Kitabın tahta baskı resimlerinin önemli bir kısmının genç Albrecht Dürer’in elinden çıktığı sanılıyor. Her bölümde başka bir budalalık, başka bir kusur anlatılıyor, bütün bu kusurların sahipleri aynı gemiye binmiş, Narragonia adlı hayali bir ülkeye doğru yol alıyordu. Ben de bu kitaptan alıntıladığım bazı paragrafları Türkçeye çevirip Bir Terapitin Arka Bahçesi adlı kitabımda yayınlamıştım.
Christoph Hein’ın 2025’te yayımlanan yeni romanının adını görünce aklıma önce bunlar geldi. Romanla bu anıların doğrudan bir ilgisi yok elbette. Ama bir gemiye bindirilmiş, rotasını kendisi seçmemiş insanların görüntüsü, kitabı okudukça zihnimde sık sık belirdi.
Hein’ın gemisi bir devlet. 1949’da, üstelik sanki sonsuza kadar sürecekmiş gibi kurulan ve kırk yıl sonra, 1989’da duvar yıkıldığında neredeyse iz bırakmadan ortadan kalkan Alman Demokratik Cumhuriyeti, bilinen kısa adıyla DDR. Suhrkamp’tan çıkan yedi yüz elli sayfalık roman bu kırk yılı baştan sona anlatıyor. Merkezde savaştan sonra sürgünden dönen ve yeni devletin kuruluşunda önemli görevler üstlenen iki aile var, Goretzkalar ve Emserler. Yanlarında, onlarla yolları defalarca kesişen biri duruyor, Shakespeare uzmanı Benaja Kuckuck. Tarih, romanda arka planda akıp gidiyor. 1953 ayaklanması, 1961’de yükselen duvar, 1965’te kültür hayatını kasıp kavuran parti toplantısı, 1968’de Prag Baharının bastırılması, 1971’de Ulbricht’in görevden uzaklaştırılması ve sonunda 1989. Bu olayların hiçbiri romanın merkezinde yer almıyor. Hepsi, kahramanların hayatına dışarıdan, uzak bir gök gürültüsü gibi değiyor, ama her biri o hayatların yönünü değiştiriyor. Gemi sözcüğü de bu kahramanlardan birinin ağzından çıkıyor. Kuckuck, romanın bir yerinde DDR’i budalalarla dolu bir gemiye benzetiyor. Brant’ın gemisindeki yolcular kendi budalalıkları yüzünden oradaydı, oysa Hein’ın yolcuları çoğunlukla o gemiye binmeyi kendileri seçmemiş insanlar.
Christoph Hein bu ülkeyi içeriden tanıyan bir yazar. 1944’te, bugün Polonya sınırları içinde kalan Silezya’daki Heinzendorf’ta doğdu, Leipzig yakınlarındaki küçük Bad Düben kasabasında büyüdü. Babası bir papazdı ve bu yüzden DDR’de liseye kabul edilmedi, ortaöğrenimini Batı Berlin’de bir gymnasiumda (lise) gördü. Montajcılık, kitapçılık, reji asistanlığı gibi işlerde çalıştıktan sonra 1967 ile 1971 arasında Leipzig ve Berlin’de felsefe okudu, ardından Berlin’deki Volksbühne’de dramaturg oldu. 1979’dan beri serbest yazar olarak yaşıyor. Birleşmeden sonra Almanya’nın ortak PEN merkezinin ilk başkanlığını üstlendi, Horns Ende, Der Tangospieler, Landnahme gibi kitaplarıyla DDR’in ve sonrasının vakanüvisi olarak tanındı. Başkalarının Hayatı filminin kısmen kendi hayatından esinlendiğini, ama adının jenerikten çıkarılmasını istediğini bir röportajda kendisi anlatmıştır.
Asıl çıkışını 1982’de yayımlanan Der fremde Freund novellasıyla yaptı. Kitap Batı Almanya’da Drachenblut adıyla basıldı. Anlatıcı Claudia, Doğu Berlin’de yaşayan kırk yaşlarında bir hekim. Kendini kimseye ihtiyacı olmayan, hiçbir şeyin incitemeyeceği soğukkanlı bir kadın olarak sunuyor, ama bu dinginliğin altında bastırılmış bir korku ve derin bir duygusal yoksulluk seziliyor. Batı’daki başlık da buna işaret ediyor gibi. Nibelungen efsanesinde Siegfried ejderhanın kanında yıkanıp yenilmez olmuştu. Kırk üç yıl sonra Das Narrenschiff’te Hein aynı zırhı bu kez tek bir kadının değil, bütün bir kuşağın üzerinde gösteriyor.
Kahramanların hiçbiri kötü adam değil, hiçbiri kahraman da değil. Johannes Goretzka, Nazi döneminin hevesli bir taraftarıyken yeni devletin örnek bir sosyalistine dönüşen bir adam. Bu dönüşümü bir omuz silkişle karşılıyor, geçmişini sorgulamadan yeni partinin çizgisine uyuyor. Ekonomi profesörü ve parti yöneticisi Karsten Emser ise inanmış bir Marksist. İnancı onu sistemin kusurlarına karşı kör ediyor ve ideallerinden çoktan vazgeçtiğini, gerçeği görmezden geldiğini çok geç fark ediyor. Kuckuck üçünün içinde hem kültürlü hem de ironik olanı. Yahudi kökenli bu edebiyat adamı devlete pragmatik bir uyum gösteriyor, rahatından ve nüktedanlığından vazgeçmeden, ne kendini ne de dostlarını tehlikeye atmadan yaşamanın yolunu buluyor.
Bu üç adamın hayatları birer ayna gibi. Biri fırsatçılığın, biri körleşmiş inancın, biri de akıllıca geri çekilmenin aynası. Ama üçünde de ortak bir şey var. Hiçbiri başkaldırmıyor. Jana Hensel Die Zeit’ta, kahramanların partinin her zaman üstün geleceğini anladıkları anda yeniden uysallığa döndüklerini yazıyor ve onları budala olarak görmeye karşı çıkıyor. Ona göre bu insanların korunma arayışı, Soğuk Savaşın gölgesinde gayet anlaşılır bir şey. Hein da kahramanlarını mahkûm etmiyor. Onları ne suçlayarak, ne de savunarak anlatıyor, hükmü okura bırakıyor, eğer bir hüküm verilecekse.
Romanın asıl konusu, insanın birey olmaktan çıkıp bir sistemin zorunlu parçasına dönüşmesi. Bu dönüşüm bir gecede olmuyor elbette. Kimse bir sabah uyanıp kendinden, kimliğinden vazgeçmeye karar vermiyor. Önce bir konuda masum bir susuş, sonra söylenmesi gereken bir sözün yutulması, sonra bir toplantıda kaldırılan bir el, sonra bir arkadaşın adının anılmaması. Her adım tek başına önemsiz görünüyor, her biri kendi içinde makul bir gerekçeye dayanıyor. Ailenin güvenliği, çocukların okulu, işin devamı, bir yurtdışı izni. Yıllar geçtikçe bu küçük adımlar bir hayatın biçimine dönüşüyor. İnsan bir gün aynaya baktığında karşısında, gençliğinde olmak istediği kişiyi değil, sistemin ondan beklediği kişiyi görüyor. Emser’in bir sahnede karısına itirafı bu dönüşümün özeti gibi. Korkudan, ödleklikten çok, hayatını korumak için sustuğunu söylüyor. Bu cümleyi kuran adam bir zamanlar devrime inanmıştı ve yeni bir dünya kurmak için sürgünden dönmüştü.
Korku romanın her sayfasında hissediliyor, ama neredeyse hiçbir yerde adıyla anılmıyor. Michael Krell, gözetimin, ihbarın, entrikanın romanın içinden görünmez bir ağ gibi geçtiğini yazıyor. Bu tespit önemli bir şeye işaret ediyor. Diktatörlükte korku bir olay değil, bir iklimdir. Bir sabah kapının çalınması, bir arkadaşın ortadan kaybolması, bir mektubun açılmış olarak gelmesi korkunun görünür anları. Ama asıl korku, bu anların arasında, sıradan günlerde yaşanıyor. Kimin dinlediğini bilemeden söz almak, bir şakanın nereye kadar gidebileceğini hesap etmek, kendi evinde bile sesini alçaltarak konuşmak. Uzun süre bu iklimde yaşayan insan korkuyu artık korku olarak hissetmiyor. Korku onun duruşuna, bakışına, cümle kuruşuna yerleşiyor. Bir insanın nasıl yürüdüğünü, nasıl sustuğunu biçimlendiren sessiz bir alışkanlığa dönüşüyor. Böyle insanlarda duvarın yıkılmasından yıllar sonra bile bazı sözcüklerden önce kısa bir duraksama olur, sanki biri hâlâ dinliyormuş gibi.
Bu iklimin içinde aidiyet de tuhaf bir biçim alıyor. DDR vatandaşları bu devleti seçmemişti. Savaşın sonunda çizilen sınırlar, büyük güçlerin pazarlıkları, işgal bölgeleri onları bu devletin içine koymuştu. 1961’den sonra da kapı tam olarak kapanmıştı, devlet görevlisi olmayan hiç kimsenin sınırı geçmesi mümkün değildi. Kırk küsur yıl boyunca milyonlarca insan, zorunlu olarak vatandaşı olduğu bir ülkede yaşadı.
Aidiyet normalde insanın bir yere, bir topluluğa duyduğu sıcak, kendiliğinden bir bağlılık. Burada ise aidiyet bir yükümlülük olarak dayatılıyordu. Bayram törenlerinde bayrak sallanıyor, marşlar söyleniyor, ama bunlar bir iç bağlılıktan değil, bir görevden doğuyordu. İnsan ait olduğu yere bağlanamıyor, bağlandığını göstermek zorunda kalıyordu. Hein’ın kahramanları da bu devlete inanıyormuş gibi yaşıyor, bir kısmı gerçekten inanıyor, ama hiçbiri orada kendini evinde hissetmiyordu. Yayınevinin tanıtım yazısı da bu sorunun etrafında dolaşıyor. Neredeyse iz bırakmadan kaybolan bir ülkenin insanları da unutulup gidecek mi, onların düşleri tarihin rüzgârında kısa bir nefes miydi?
Aşk da bu iklimin içinde solup gitmişti. Romandaki evliliklerin çoğu sevgiye değil, hesaba dayanıyordu. Goretzka’nın karısı Yvonne onunla erzak ve geçim kaygısıyla evleniyor, yıllar sonra hem mesleğinde hem duygularında kendi yolunu çiziyor, ilişkiler yaşıyordu. Yvonne da, neşeli bir genç kadından umutsuz bir kadına dönüşüyor, böylece otoriter bir hayatın kadınların omuzlarına nasıl çöktüğünün bir örneği oluyor roman sayfalarında. Aşksız bir evlilik bu romanda bir istisna değil, bir hayat biçimi. Bunun nedeni yalnızca maddi zorunluluklar değil. Korkunun hâkim olduğu bir yerde yakınlık tehlikeli bir şey. Birine kendini bütünüyle açmak, ona seni ele verebilecek bilgiyi teslim etmek demek. DDR’in son yıllarında, yıllarca yanında uyuduğu eşinin kendisi hakkında rapor yazdığını sonradan öğrenen insanlar oldu. Böyle bir dünyada insanlar birbirine yaklaşır ama dokunmaz, birlikte yaşar ama birbirini tanımaz. Aşk bir risk olduğu için bir anlaşmaya dönüşür. Ev bir sığınak değil, devletin bir şubesi gibi işler.
Bütün bunları Hein, okuru şaşırtan bir dille anlatıyor. Romanın dili kuru, mesafeli, sachlich. Türkçede tam karşılığı olmayan bu Almanca sözcük, nesnel, ölçülü, duyguya kapılmayan bir tutumu anlatır. Cümleler kısa, düz, neredeyse sıfatsız. Duygular adlandırılmıyor, betimlenmiyor, yorumlanmıyor. Edebiyat eleştirmeni Krell bu dili bir resmî dosya notuna, bir tutanağa benzetiyor. Diyalogların bile kaskatı, neredeyse saçmalığa varan bir resmiyetle yazıldığını, bunun da bilinçli bir mesafe olduğunu söylüyor. Yvonne de Andrés ise bu dilde hiçbir acıklı ton, hiçbir suçlama bulunmadığını, anlatıcının yargıdan kaçındığını ve trajedinin tam da bu ölçülülükten güç kazandığını yazıyor. Eleştirmenlerin bir kısmı bu dilden rahatsız. Marlene Hobrack Die Welt’te, kuru anlatımın okura DDR’deki kırk yılın nasıl bir şey olduğunu hissettirdiğini kabul ediyor, ama bu etkinin okura yüklediği ağırlığa değip değmediğinden emin değil. Ona göre kahramanlar bu rapor dilinin içinde oldukça silik kalıyor, okur onların iç dünyasına ulaşamıyor. Renate Meinhof da Süddeutsche Zeitung’da kitabı etkileyici bulmakla birlikte, kahramanların duygusal olarak kapalı kalmasından yakınıyor.
Bana kalırsa bu itirazlar, romanın neyi başardığını tersinden gösteriyor. Okurun kahramanların iç dünyasına ulaşamaması bir kusur değil, romanın konusunun ta kendisi. Kırk yıl boyunca duygularını saklamak zorunda kalmış insanların iç dünyası, okura da kapalı kalıyor. Hein bu insanları bize duygularıyla değil, davranışlarıyla, toplantılarla, terfilerle, susuşlarla, tutanaklarla gösteriyor. Çünkü o dünyada insanlar birbirini de böyle tanıyordu.
Sıfat, bir şeye kendi bakışımızı katmanın dilsel yolu. Bir gökyüzüne kasvetli, bir sese titrek, bir yüze yorgun dediğimizde, o şeyi kendi algımızın süzgecinden geçirmiş oluruz. Sıfat öznel olanın, bireysel olanın izidir. Bir rejim insanlardan en önce bireysel algıyı alır. Sistemin dili isimlerden ve fiillerden oluşur. Plan, karar, toplantı, görev, uygulandı, onaylandı, ihlal edildi. Bu dilde kasvet, titreme, yorgunluk yer bulamaz. Hein’ın romanı bu dili taklit ediyor, ama bir parodi olarak değil. Okur yedi yüz elli sayfa boyunca o sıfatsız dünyada yaşıyor ve yavaş yavaş, kendisi de fark etmeden, o dünyanın soğukluğunu üzerinde hissetmeye başlıyor. Ulrich Steinmetzger Frankfurter Allgemeine Zeitung’da, romanın yalın ve ölçülü dilinin okudukça çekiciliğini artırdığını ve ilk yılların idealizminin nasıl adım adım söndüğünü gösterdiğini yazıyor. Söndüğü yer, tam da bu dilin kendisi oluyor.
Bastırılmış duygular yok olmaz elbette. Yalnızca başka bir yere, başka bir biçime çekilirler. Uzun yıllar korkuyla yaşayan insan önce korkusunu saklamayı öğrenir, sonra öfkesini, sonra sevincini, sonunda da hissettiği şeyi kendine bile söylemekten vazgeçer. Bu sessiz bastırma insanı duygusuz kılmaz, düzleştirir. Hayat bir rapor gibi yaşanmaya başlar. Sabah işe gidildi, toplantıya katılındı, akşam eve dönüldü, çocuklar yatırıldı. Bu cümlelerde öznenin kendisi bile kaybolur. Hein’ın kahramanlarında gördüğümüz de bu düzleşmiş hayat. Okur bazen onlara öfkeleniyor, bazen acıyor, ama acıyı ya da öfkeyi kitabın içinde bulamıyor. Okur, kitabın kendisinden esirgediği duyguları kendi içinden getirmek zorunda kalıyor. Romanın asıl duygusal etkisi de buradan doğuyor. Kitabı kapattıktan sonra içimizde kalan o boğuk huzursuzluk, kahramanların yaşayıp adını koyamadıkları duygunun okurdaki yankısı.
Romanın sonu bir başka tartışmanın kapısını açıyor. Duvar yıkılıyor, gemi karaya oturuyor, ama yolculuk bitmiyor. Birleşmeden sonrasını anlatan bölümde, Doğulu insanların Batılılar tarafından mülklerinden ve işlerinden edildiği bir dünya beliriyor. Bu durum bugünnAlmanya’da hâlâ büyük bir sorun olarak yaşanıyor. Doğu Almanlar hâlâ sanki ikinci sınıf vatandaşlar ve bunun en net, en görünür sonucu da Nazi yanlısı, aşırı milliyetçi partinin (AfD) Doğu Alman eyaletlerinde açık ara en yüksek oyu alıyor olması.
Kırk yıl zorla vatandaşı oldukları bir ülkede yaşayan insanlar, o ülke ortadan kalktığında ikinci kez yurtsuz kaldılar. Önce kendilerini ait hissetmedikleri bir devlete bağlanmak zorunda kalarak, ardından alışık oldukları bütün yaşam biçimlerinin bir gecede değersiz ilan edildiği bir birleşmede. Gemi battı, ama yolcular kurtulduklarında kendilerini sahibi başkası olan bir kıyıda buldular.
Bugün Berlin’in doğusunda yürüyen biri, yenilenmiş cepheler ve pahalı kafeler arasında, eski DDR’in izlerini zor bulur. Plattenbau denen o tek tip, gri apartman blokları hâlâ duruyor, ama içlerinde yaşayanların hikâyeleri zaman içinde sessizce kayboluyor. Hein’ın romanı bu kaybolmaya karşı yazılmış bir tutanak gibi. Bir dönemi ne yüceltiyor, ne de şeytanlaştırıyor. Yalnızca kaydediyor. Kayıt tutmanın kendisi de, bu kitapta, bir tür direnişe dönüşüyor.
Bu romanı okurken birkaç kez acı acı gülümsedim. İçinde doğup büyüdüğüm toplumun da giderek benzer korkularla, benzer kaygılarla hareket etmeye başladığını düşündüm. Kimse kimseye güvenmiyor. İnsanlar terapi seanslarına bile cep telefonlarını yanlarında getirmeye çekiniyor. Oysa bunu bize kimse zorla yapmadı. Kimse bizi bir duvarın arkasına kapatmadı, kimse bize seçmediğimiz bir devletin vatandaşlığını dayatmadı. Biz istedik ve oldu. Bu ülkede demokrasi var, seçimlerde özgürce oy veriyoruz. Buna rağmen bir şey söylerken ya da yazarken korkuyoruz, ya başımıza bir şey gelirse diye. Cümlelerimizi tartıyor, sözcüklerimizi seçiyor, sıfatlarımızı birer birer törpülüyoruz. Ne tuhaf. Hein’ın kahramanlarına kırk yıl boyunca dışarıdan dayatılan susuşa, biz kendi isteğimizle yaklaşıyoruz.
Ren’deki o gemilere dönmek istiyorum. Hastalar o gemilere kendi istekleriyle binmiyordu, gemiye ad koyanlar da onlar değildi. Onlara deli diyen, rotalarını belirleyen, ne zaman kıyıya çıkacaklarına karar veren başkalarıydı. Brant’ın gemisinde budalalar kendi kusurlarının yolcusuydu. Hein’ın gemisinde ise asıl soru, kimin budala olduğu. Gemiye binenler mi, gemiyi yöneten kaptanlar mı, yoksa kıyıdan bakıp hüküm verenler mi? Hein bu soruya bir yanıt vermiyor. Kahramanlarını suçlamadan, savunmadan, sıfatsız cümlelerle anlatıyor ve bizi onların arasında bir yolcu olarak bırakıyor. Okur kitabı kapattığında, kendisine şu soruyu sormadan edemiyor. Ben o gemide olsaydım, nerede dururdum? Goretzka gibi omuz silkip mi geçerdim, Emser gibi inancıma sığınıp gözümü mü kapardım, yoksa Kuckuck gibi ironinin ince gölgesinde kendime küçük bir oda mı açardım? Dürüst bir yanıt vermek kolay değil. Romanın okura bıraktığı asıl şey de belki bu yanıtın zorluğu.
Umarım bu kitabı biri Türkçeye çevirir ve siz de okursunuz.