Kazanmanın formülü basit: Katılımı artıracaksın, sandığa küsenler en çok liberal ve sol kesimde. Kapı kapı dolaşıp insanlara derdini anlatacaksın; karşı tarafın mahallelerine bile gideceksin. Bırak kendi içindekilerle dalaşmayı, olabildiğince geniş tabanlı bir ittifak kuracaksın…
Eşe-dosta söz verdim, bu hafta iyimser bir yazı yazacağım. Burada iyimserliğin anlamı gerçekçilikten uzaklaşmak değil. Belirsizliğin iyimser tarafında durmak. Sanırım, bu kadarını yapabilirim, çünkü olumlu-olumsuz tüm unsurları sıralayıp yine de iyimser bir algı yaratmak mümkün. Ya da ben öyle sanıyorum, bakalım siz de aynı fikirde olacak mısınız?
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi (burada ve burada) sadece yapıldığı ülkeler için değil, dünyadaki demokrasiden yana güçler (ve güçsüzler) için de hayati önem taşıyan seçimlerin içinden geçiyoruz. Sırbistan ve Brezilya’da kazandık. Vuçiç ve Bolsonaro dersini aldı. İsrail’de de seçmen burnu büyük Netanyahu’ya bir ders verdi, ama maç berabere bitti; iş uzatmalara kaldı. Şimdi önümüzdeki Salı (3 Kasım) ABD ara seçimleri var. Bu seçimleri Demokratların kazanacağı konusunda şahsen benim umudum yüksek.
Ama bu kez, öyle durup izlemek yerine, bir destek belirtisi göstereyim istedim; en azından Amerikalı bir-iki Demokrat arkadaşımı yüreklendireyim… Böyle durumlarda bizde “darısı başınıza” denir. İçinde umut sözcüğü geçmese de kendiliğinden umutlu, iyimser bir ifadedir “darısı başınıza…” En azından bana öyle gelir. Lâkin bunu İngilizce söylemek lâzım ve tahmin edebileceğiniz gibi bendeniz orada çuvalladım.
Kuşkulu bir önyargıyla yapay zekadan yardım istedim. İlk sonuçlar pek kötüydü… Ben kullanacağım ifadenin içinde “umarım, dilerim” gibi bir sözcük geçsin istemedim, çünkü bunlar gizli bir kuşku barındırıyor… Ayrıca formel olmasın, gündelik dile ait bir ifade olsun istedim…
Sonunda, “sıra sende/sizde” gibi bir ifadede karar kıldık (“Your turn next”). Bu ruhsuz (sanki kağıt oynuyoruz da masada bir duraklama anı oluşmuş gibi) ifadeye iki sebepten razı oldum:
Birincisi, yapay zeka, bayağı zekice bir öneriyle, Sırbistan ve Brezilya haberlerinin eşliğinde bu ifadeyi içeren bir mesaj gönderirsem etkili olacağını söyledi. İkincisi, kültür farkı nedeniyle daha iyisinin olamayacağına kanaat getirdim.
Biliyorsunuz, biz Doğulular, olmasını dilediğimiz her iyi şey için karşımızdakine “darısı başına” deriz, hatta bazen kendimizi de işin içine katarak, “darısı başımıza” diye de kullanırız. Bu ifade kadim bir düğün geleneğinden gelir. Doğu kültürlerinde, geleneksel düğün törenlerinde, gelin ile damadın başına darı, buğday, pirinç, hatta şeker serpilir. Evliliğin mutlu ve bereketli olmasını sembolize eder bu törensel uygulama… Kökeni nedeniyle sevinç, umut, mutluluk gibi görünmez duygular eşlik eder “darısı başınıza” ifadesine.
Batı kültürlerinde ise, genellikle, düğün töreninin sonunda, gelinin henüz evlenmemiş kız arkadaşları öne doğru gelir, gelin arkasını dönerek elindeki buketi bu topluluğa doğru fırlatır. Buketi yakalayanın bir sonraki evlenecek kişi olduğuna inanılır. Bunun anlamı da “sıra sende”dir. Bu da sevinçli, umutlu bir sahne olsa da “darısı başına” kadar derinlik taşımıyor bence…
Neyse, sonuçta yapay zekanın dediği aklıma yattı. “Sıra sizde” ifadesini de içeren mesajımı Sırbistan ve Brezilya haberleriyle birlikte gönderdim. İşe yaradı. Teşekkür aldım.
Tabii, şunu da söylemeliyim, bununla yetinmedim. Bir de geçen hafta yapılan üç seçimin sonuçlarına etkide bulunduğuna inandığım ortak bazı unsurları (artık uyarı mı dersiniz, tavsiye mi dersiniz) mesajıma ekledim. Belki de teşekkürü bundan dolayı almışımdır.

ABD’de Demokratların bu ara seçimde önemli bir başarı elde edeceğine, Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu ele geçireceklerine, hatta Senato’da dahi kıl payıyla çoğunluk olabileceklerine inanıyorum (Umuyorum değil, inanıyorum: İyimser yazı… Gerçi ne zaman gardımı indirsem kötü bir sürprizle karşılaşırım, onu da geçerken belirteyim). Fakat, bunun için son ana kadar canhıraş biçimde mücadele edeceklerinden kuşkum var. O yüzden, Pazar günkü Brezilya ve Sırbistan seçimlerinin ardından, hemen ertesi gün gönderdiğim mesajımda, “Bir haftadan fazla zamanınız var, çok şeyi değiştirebilirsiniz, çalışın,” dedim, “kazandığımız” seçimlerin bazı ortak noktalarına dikkat çektim.
Üzerinde durduğum ilk nokta, geçen hafta yapılan her üç seçimde de katılımın çok yüksek olmasıydı. Sırbistan’da “Öğrenci Listesi” 14 yıllık Vuçiç iktidarını devirirken seçimlerde katılım oranı 1992’den bu yana en yüksek seviyesine ulaştı, %70’e yaklaştı. Bunu sağlayan “Öğrenci Listesi”nin saha çalışmalarıydı. Vuçiç ise sadece devlet gücüne ve kamu kaynaklarına güvenmişti.
Brezilya’da başkanlık seçimlerinin ilk turunda katılım %78 civarındaydı. Bu turu Flavio Bolsonaro 47-45 önde bitirdi. İkinci turda katılım %80’e çıktı. Katılımdaki bu iki puanlık yükseliş tamamen Lula’nın ekibinin eseriydi. İki puan Lula’nın 52-48 öne geçmesini sağladı. Bolsonaro ikinci turda oylarını 56 milyondan 59,8 milyona çıkarırken, bu artışın önemli bir kısmını ilk turda elenen adayların seçmen kitlesi sağlamıştı. Lula ise ilk turda 53,8 milyon olan oylarını, ikinci turda 64 milyonun üzerine çıkarmıştı. 10 milyonun üzerindeki oy artışı hamlesi çok büyüktü ve ağırlıkla seçimlere daha önce katılmayan seçmenlerin mobilize edilmesi sayesinde sağlanmıştı.
Bir noktayı daha hatırlamakta fayda var: Seçim günü Bolsonaro taraftarları, ellerindeki belediyelerde, eyaletlerde, seçmenin sandığa gitmesini önlemeye çalışmış, otobüs ve tren seferlerini aksatmış veya engellemişti. Yani katılımı düşürmeye çalışmıştı. Lula, bu engellemeler üzerine mahkemeye başvurarak seçim süresinin iki saat uzatılmasını sağladı ve katılım bu sayede yükseldi.
İsrail’de de seçime katılım çok yüksek oldu: %77. Böylesi 1999’dan beni ilk kez görülüyordu. Bu yükselişte, nüfusun %20 sini oluşturan, İsrail vatandaşı Arapların katılımının %68’i bulmuş olmasının (19 sandalye ile rekor kırarak parlamentoda anahtar konuma yükseldiler) büyük önemi vardı. O kadar ki, Netanyahu oylama devam ederken, Arapları kastederek, “seçimi çalıyorlar” diye açıklama yapmış, hatta bir habere göre, yakındaki bir alışveriş merkezine giderek, elindeki megafonla oradaki İsraillileri Likud’a oy vermeye çağırmıştı.
Bir başka önemli noktaya geçmeden şu iki hatırlatmayı yapayım: Birincisi, Macaristan’da da Magyar, Orban’ı seçimle devirirken çok yüksek bir katılım sağlamıştı. İkincisi, Trump da ABD ara seçimlerine katılımı düşürmeye çalıştı. Bunun için bir dizi yöntem denedi. Ancak bu girişimlerini mahkemeler iptal etti. Trump’ın çabaları ancak birkaç eyalette yankı buldu. Seçim düzenleme yetkisi Anayasa’ya göre eyaletlerde olduğu için, bazı Trump yanlısı eyaletler (Georgia, Texas, Florida…) kendi yerel düzenlemelerini yaparak, oy verebilmek için fotoğraflı kimlik gösterme şartı getirdi (ABD’de özellikle yoksul kesimlerin pasaport, ehliyet gibi fotoğraflı kimliği yok); mektupla oy verme kutularını azalttı ve erken oy verme sürelerini kısalttı. Washington Post’a göre Trump’ın bu çabaları geri tepecek. Eskiden mektupla oy vermeyi tercih eden Demokratlar, oylarının şu veya bu gerekçeyle iptal edilmesini önlemek için bu kez sandığa bizzat gidecekler.
İngiltere’deki Brexit referandumunda da ABD’de Trump’ın ilk dönem başkan seçilmesinde de sosyal medyanın tayin edici rol oynadığı konusunda hemen bütün analistler hemfikirdi. Bu seçimlerden sonra sosyal medya politikada özel olarak yönetilen bir alan oldu.
Brezilya başkanlık seçimlerinin ilk turunda Bolsonaro’nun sosyal medya ağırlığı daha fazlaydı. Lula taraftarları Meta’nın (Instagram, Facebook) Bolsonaro’ya avantaj sağladığından kuşkulanarak mahkemeye başvurmuştu. Lula ekibi ikinci turda kontrolü eline aldı. Seçimi kazandıktan sonra Başkan Lula’nın Paulista caddesinde toplanan kalabalığa hitaben konuşurken, “Generalimiz” diyerek tanıttığı, İşçi Partili milletvekili André Janones, kurduğu WhatsApp kanalını yepyeni bir tavırla yönetince, Lula’nın zaferinde önemli bir rol oynadı.
Joanes, “Lula’nın Ordusu” adını verdiği bu kanalın takipçi sayısını birinci turla ikinci tur arasında, üç haftada, ağdaki her bir bireyi harekete geçirerek, 50 binden 10,8 milyona ulaştırdı. Takipçilerine her gün çeşitli görevler verdi, onların sahada etkin olmasını sağladı. “Lula’nın Ordusu” ya da “general” Joanes’in askerleri, kapı kapı dolaşmayı doruğa ulaştırdılar. Propaganda malzemesini de WhatsApp üzerinden günü gününe alma imkanları oldu. Bu yolla sosyal medya algoritmalarının (ABD’den yönetilerek) manipüle edilmesinin olumsuz etkilerini de bertaraf etmiş oldular. Burada ihmal edilmemesi gereken bir nokta var: İşçi Partisi mensupları geleneksel olarak örgütlü bir kitleydi ve her zaman bir başka örgütlü kitle ile kol kola çalışıyordu: İşçi Sendikaları. Yine de Joanes’in onları seferber etme şekli hem örgütlü kesimin hem de tek tek bireylerin, propaganda faaliyetlerine en yüksek seviyede katılmasını ve sahada geniş kitlelere ulaşmasını sağlayarak başarıyı getirdi: “Uyumayın, yapacak işlerimiz var, bugünkü göreviniz…”
Sosyal medyayı en etkin kullanacak kesimin öğrenciler olduğu açık… Ama Sırbistan’daki öğrenciler, bu yeteneklerine sırtlarını dayamayı seçmediler. “Öğrenci Listesi” saha çalışmasını çok ciddiye aldı. Başka çareleri de yoktu, çünkü iktidar partisi sadece devlet imkanlarını değil, ulusal medyanın %80’ini de kontrol ediyordu. Muhalefetin sesini duyurabileceği tek alan küçük toplantılar ve kapı kapı gezerek yapılan oy isteme çalışmalarıydı.
Ayrıca öğrenciler ve aktivistler, 16.000 sandık müşahidi yetiştirerek, sandık başında hile yapılmasını önlemeye çalışmıştı. Öğrenciler, katılım ne kadar çok olursa hile yapmak o kadar zorlaşır diye düşünüyordu. Tabii bir de seçimin istedikleri sonucu vermesi için, “Öğrenci Listesi”nin sadece daha çok oy alması değil, fark atarak parlamentoda çoğunluğu alması gerekiyordu. Bu da saha çalışması olmadan yapılamazdı ve öğrenciler bunu gördü. Saha çalışması sayesinde hem katılımı yükselttiler hem de alacakları oyu…
İsrail’de ise iktidar da muhalefet de saha çalışmasına önem vermişti. Ancak seçim günü ilginç bir durum ortaya çıktı. Kapı kapı dolaşarak yapılan propaganda, başta Arap seçmenler olmak üzere muhalefet cephesinde daha etkili olmuştu. Muhalefet ayrıca “iktidarın kalesi” sayılan semtlere de giderek propaganda yapmıştı. Seçim günü öğlene kadar katılımın yüksek olduğu ve muhalefetin beklenin üzerinde bir performans gösterdiği ortaya çıkmıştı. Dinci sağın yayın organlarına haber servisi yapan AhBlickLive.com sitesinin haberine göre, iktidar bloğu bu manzara karşısında paniğe kapılarak, seçim günü akşam üzerine doğru 4500 gönüllüyü seferber etmiş ve kendi taraftarlarını sandık başına çağırmıştı. Gönüllüler, seçmenlere doğrudan ulaşarak, henüz sandık başına gitmemiş olanları oy verme süresi sona ermeden oy kullanmaya teşvik etmişlerdi. Netanyahu seçmene seslenmek için kendini ortaya atmıştı ama asıl işi gönüllüler yapmıştı. Belki de Netanyahu’nun henüz yarıştan düşmemiş olmasını bu “son gayret” sağladı.

Bunu Amerikalı arkadaşlarıma bu şekilde söylemedim tabii ama, bence, ABD’deki Demokratik Parti’nin merkez yöneticilerinin kavramakta güçlük çektiği bir gerçek var. Amacınız, ister iktidardaki güçlü liderleri seçim yoluyla devirmek, ister yükselen aşırı sağın önüne set çekmek olsun, çok parçalı bir koalisyonla, geniş cepheli bir ittifakla hareket etmeden başarı sağlamak, günümüzde pek mümkün gözükmüyor. Demokratik Parti’nin elitleri ise kendi içlerindeki Demokratik Sosyalistlere dahi tahammül edemiyor.
Sırbistan’da tam iki yıl aralıksız gösteri yapan, sonra da “Öğrenci Listesi”ni oluşturarak seçimi kazanan öğrenciler, başlı başına bir yamalı bohça. Aralarında hem AB entegrasyonunu savunan liberaller ve solcular hem AB karşıtı ve Rusya ile ilişkilerin korunmasını isteyen milliyetçi-muhafazakar gençlik grupları var. Seçime soktukları aday listesi, görüşleri birbiriyle örtüşmeyen sivil toplum kökenli uzmanları, akademisyenleri ve diğer meslek sahiplerini kapsıyor. Neredeyse tamamı aydınlardan oluşan bu yapının, “eşyanın tabiatı gereği var olan” farklılıklarını bir kenara bırakarak tamamen Vuçiç’i devirmeye odaklanması, bize çok şey anlatıyor.
Lula da Silva, Brezilya’da, ne olduğu belli Bolsonarizm karşısında demokrasiyi savunma çağrısı yaptı. “Ekonomik istikrar, sosyal yardımlar ve faşizme karşı barikat” asgari müştereğinde, Lula’nın İşçi Partisi, merkez sağ ve neoliberallerle ittifak gerçekleştirdi ve bu ittifak seçimi kazanmasını sağladı.
Madem yukarıda Macaristan örneğini işin içine kattık, burada da aynı şeyi yapalım. Magyar da, Macaristan’ın otokratı Orban’ı devirirken geniş cephe desteğinden yararlanmıştı. Orban’ın göçmen karşıtlığı ve sınır güvenliği gibi popüler politikalarını aynen koruyarak, Orban’dan rahatsız olan muhafazakar, milliyetçi ve dindar elitlerle seçmenlerin kendisini desteklemesini kolaylaştırmıştı.
Magyar’ın politikalarını zerre kadar paylaşmayan Macaristan’daki geleneksel sol ve merkez-sol, kendisini geri çekerek Magyar’a destek oldu. Kendilerini “komünizm dönemi sonrası doğan ilk özgür nesil” olarak tanımlayan gençlerin oluşturduğu, AB yanlısı, merkezci liberal, ilerici, kentli “Momentum Hareketi” de Magyar liderliğindeki Tizsa Partisi’ni Orbán’ı devirecek tek güçlü alternatif olarak değerlendirerek, muhalefet oylarını bölmemek için seçimlere katılmama kararı aldı.
İsrail’deki durum bütün bunlara göre çok daha karışık, o yüzden bu ülkedeki muhalefeti diğerleriyle aynı kefeye koymak mümkün değil. Ancak bu bölümde ona da değinmeden geçemeyiz.
Muhalefet bloğu da iktidar bloğu da karşı tarafla kafa kafaya gelebilmelerini, oluşturdukları koalisyona borçlular. Ancak, iki tarafın da Arap partileri olmadan bir çoğunluk hükümeti kurması imkansız. Öte yandan, iki taraf da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarını seçimden önce ilan ederek kendilerini bağladılar.
Netanyahu’nun tek şansı var, muhalefetteki sağcı partileri kendisine katılmaya ikna etmek. Rakibi Eisenkot’un ise hükümet kurabilmek için tek şansı Arap partilerinin kendisini dışarıdan desteklemeleri için bir formül üretmek. Her iki seçeneğin de gerçekleşmesi imkansız değil ama çok zor. Buna karşılık, kamuoyunun ve ABD’nin baskısıyla, iki rakip liderin, bir “Ulusal Birlik Hükümeti” kurarak, rotasyonla başbakanlığı üstlenmeleri ve ülkeyi yeni bir (erken) seçime kadar birlikte yönetmeye razı olmaları ihtimali zayıf değil. Bu da hem Netanyahu’nun iktidarda kalması anlamına gelecek hem de mevcut politikaların (ve İran savaşının) sürmesi…
İktidara talip olan değişim yanlısı yapıların, çok parçalı olmak zorunda olması, iktidara geldiklerinde ülkeyi yönetme yeteneklerini tabii ki ciddi biçimde sınırlayacak. Hem Sırbistan’da hem Brezilya’da başka sınırlayıcı faktörler de var. Ama iktidarı büyük mücadeleyle kazanıp sonra onu, uzlaşma becerisi gösteremeyerek yitirmenin, bütün bu kesimlere çok şey kaybettireceği, hatta bazılarının politik kariyerlerini sonlandıracağı açık. Bu yüzden yönetmeyi, yönetebilmek için uzlaşmayı başarmak zorundalar. Zaten burada konumuz bu değil, bu ikinci aşama… İlk aşama, Sırbistan’da Vuçiç’ten, Macaristan’da Orban’dan kurtulmak, Brezilya’da Bolsonaro’yu, İsrail’de Netanyahu’yu iktidardan uzak tutmaktı. ABD’de ise ilk aşama Trump’ın elini kolunu bağlayacak bir Meclis ve Senato yapısına ulaşmak.
Bu seçimlerin ABD için hayati olduğu bizim görüşümüz değil. Kampanya harcamaları bunu açıkça ortaya koyuyor. Time dergisinin yaptığı tahmine göre, seçim gününe kadar ABD’deki toplam ara seçim harcamaları 11,6 milyar dolara ulaşacak. Bu rakam, 2024’teki başkanlık seçimlerinde yapılan 11,2 milyar dolarlık harcamanın üzerinde. Bu harcamalarda Cumhuriyetçilerin Demokratlara karşı açık bir üstünlüğü var.
Tabii daha çok para harcamak seçimi kazanmanın garantisi değil. Buna karşılık, yukarıda da gördüğümüz gibi, iş birlikleri veya koalisyonlar kazanma yönünde çok büyük bir fark yaratabiliyorlar. Demokratik Sosyalistler ve diğer sol adaylar, bu konuda diğer demokrat adaylara göre daha yetenekli olduklarını kendi bölgelerinde gösterdiler. Demokratik Parti’nin merkezi ise, kendi içindeki “merkezkaç kuvvetleri” yani Demokratik Sosyalistler ile onlara dahil olmayan başka sol veya aykırı adayları (bugüne kadar) desteklemeyerek ayaklarına kadar gelmiş olan fırsatı tepme eğilimindeler.
Wikipedia’ya göre, önümüzdeki ara seçimlerde Demokratların, ellerindeki sandalyeleri korumaları şartıyla, Senato’da çoğunluğu elde edebilmesi için ek olarak dört sandalye kazanması gerekiyor. Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde edebilmek için ise sahip olduğu sandalyelere ek olarak dört seçim bölgesinde seçimi kazanması yeterli olacak. Bunlar çok kolay olmasa da, taraflardan birinin kazancı diğerinin kaybı anlamına geldiği için çoğunluğa giden yol sanıldığından daha kısa. Seçim bölgelerinde alışılmadık bir coşku ve hareket yaratan, yepyeni ittifaklar oluşturan sol adayların sayısı çoğunluk için gerekli sandalyeleri karşılamada önemli bir avantaj sağlıyor Demokratlara… ABD’deki ilerici adayları takip eden “Progressive 2026” sitesine göre, ara seçimlerde 30 ilerici aday var. Bunların 27’si Temsilciler Meclisi üyeliği, 3’ü ise Senato üyeliği için yarışıyor.
Sanırım meramım anlaşılmıştır. Uygulaması zor ama formül basit: Katılımı artıracaksın; sandığa küsenler en çok liberal ve sol kesimde… Kapı kapı dolaşıp insanlara derdini anlatacaksın; karşı tarafın mahallelerine bile gideceksin. Bırak kendi içindekilerle dalaşmayı, olabildiğince geniş tabanlı bir ittifak kuracaksın… Bu yazı iyimser olduğu için, şöyle bitecek: Eminim ki, ABD’li Demokratlar yapmaları gerekeni yapacaklar, yaşanan örneklerden gerekli dersleri çıkaracaklar; benim temennim de Salı günü yerini bulacak: “Darısı başınıza / Your turn next.”