Japon sanatçı Yayoi Kusama 97 yaşında hayatını kaybetti. Puantiyeleri, sonsuzluk odaları ve aynalarıyla çağdaş sanatın en tanınan isimlerinden biriydi. Dünyanın en önemli müzelerinde sergilendi, eserleri rekor fiyatlara satıldı, Louis Vuitton’dan dev müzelere kadar uzanan bir popüler kültür ikonuna dönüştü.
Ben de eşim Ali Atıf Bir ile 2024 yılında Londra’da Tate Modern’de Yayoi Kusama: Infinity Mirror Rooms sergisini gezme fırsatı bulmuştum. Unutulacak gibi değildi çünkü sonsuz bir sırada onun meşhur aynalı odalarına girmek için beklemiştik. Ama girdiğimizde hissettiğimiz Alis Harikalar Ülkesinde hissi her türlü beklemeye değişmişti doğrusu.

Ölümünün ardından hayatını yeniden okurken benim aklım sanatından çok ilişkilerinde kaldı. Çünkü Kusama’nın hikayesinde aldatan bir baba, kızını kocasını takip etmeye gönderen bir anne, cinsellikten korkan ama sanatını cinsellikle dolduran bir kadın ve sonunda seks olmadan yaklaşık on yıl süren büyük bir aşk var.
Yayoi Kusama’nın aşk hayatını anlamak için önce anne ve babasının evliliğine bakmak gerekiyor. Çünkü insan bazen nasıl seveceğini anne babasından öğreniyor, bazen de hayatı boyunca onların birbirini sevme biçiminden kaçmaya çalışıyor.
Kusama ikinci gruptaydı. 1929 yılında Japonya’nın Matsumoto kentinde varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Dışarıdan bakıldığında eksik olan pek bir şey yoktu. Fakat evin içinde huzurlu bir evlilik yoktu.
Kusama yıllar sonra babasının başka kadınlarla ilişkileri olduğunu, annesinin de küçük Yayoi’yi babasını takip etmesi için gönderdiğini anlatacaktı. Bir çocuğun görevi olmaması gereken ne varsa küçük Kusama’nın göreviydi. Babasının nereye gittiğini görmek, kiminle olduğunu öğrenmek ve eve dönüp annesine anlatmak. Bunun bir çocukta nasıl bir iz bırakacağını tahmin etmek zor değil.
Bir tarafta aldatan baba, diğer tarafta kocasının peşine kızını gönderen öfkeli ve kontrolcü anne. Ortada ise yetişkinlerin cinsel hayatına istemeden dahil edilmiş küçük bir kız çocuğu.
Kusama daha sonra bu deneyimlerin onda cinselliğe karşı çok güçlü bir korku ve tiksinti yarattığını açıkça anlattı. İşin en ilginç tarafı, yetişkin olduğunda sanatının cinsellikle dolmasıydı. Çıplak bedenler, cinsel özgürlük gösterileri, tekrar tekrar üretilen erotik imgeler… 1960’ların New York’unda insanların bedenlerini puantiyelerle boyadığı performanslar düzenleyen kadın, özel hayatında cinsellikten korkuyordu.

Kusama da zaten sanatındaki bu tekrarların bir kısmını korktuğu şeyi kontrol etmenin yolu olarak açıklıyordu.
Belki insan ruhunun en tuhaf taraflarından biri bu. Bazen en çok kaçtığımız şeyi hayatımızın merkezine koyuyoruz.
Birimiz terk edilmekten korkup sürekli ulaşılmaz insanlara aşık oluyoruz, birimiz kontrol edilmekten nefret edip kontrolcü sevgililer seçiyoruz, bir başkası çocukluğunda kavganın hiç bitmediği bir evden çıkıp yetişkin olduğunda kavgasız ilişkiyi aşksızlık sanıyor.
Çocukken öğrendiğimiz ilişki dili, yanlış olduğunu bilsek bile ana dilimiz gibi üzerimize yapışabiliyor.
Kusama’nın hikayesi de burada ilginçleşiyor. Ailesi onun sanatçı olmasını istemiyordu. Özellikle annesi, kızının resim yapmak yerine dönemin Japon toplumunda kendisinden beklenen hayatı yaşamasını, evlenmesini ve çocuk sahibi olmasını istiyordu.
Kusama ise tersini yaptı. 1957’de Japonya’dan ayrıldı, ertesi yıl New York’a gitti ve ailesinin onun için hazırladığı kadınlık senaryosunu kelimenin tam anlamıyla çöpe attı.
Sonra Joseph Cornell ile tanıştı. Cornell, Kusama’dan 26 yaş büyüktü. Amerikalı bir sanatçıydı, içine kapanıktı, kadınlarla ilişkiler konusunda son derece deneyimsizdi ve annesiyle yaşıyordu.
İlk bakışta Kusama’nın hayatının büyük aşkı olacak erkek profili gibi görünmüyor olabilir. Ama ikisi arasında yaklaşık on yıl sürecek çok yoğun bir bağ başladı. Kusama daha sonra ilişkilerini romantik ve tutkulu olarak anlattı ama aynı zamanda platonik olduğunu söyledi.
Kusama ile Cornell’in ilişkisine bugünün ilişki standartlarıyla baktığınızda ortada bir sürü eksik var. Evlilik, birlikte kurulmuş klasik bir ev hayatı, çocuk, Kusama’nın anlattığına göre geleneksel bir cinsel ilişki de yok.
Ama on yıl boyunca süren yoğun bir bağlılık var. Biz bugün böyle bir ilişkiye ne derdik? Muhtemelen hemen adını koymaya çalışırdık. Arkadaşlık mı, platonik aşk mı, sevgililik mi, situationship mi, travmatik bağ mı?
Hele de seks eksikse. Bir çift bize uzun zamandır seks yapmadığını söylediğinde içimizden hemen “Eyvah” diyoruz. İlişkinin motor arıza ışığı yanmış gibi geliyor.
Cinsel hayatı ilişkinin sağlık raporuna çevirmiş durumdayız. Ne sıklıkta seks yaptıkları, birbirlerini hala arzulayıp arzulamadıkları, tutkunun devam edip etmediği üzerinden aşkın durumunu ölçmeye çalışıyoruz.
Oysa hayat bu kadar düzenli çalışmıyor. Harika seks yapıp birbirine berbat davranan insanlar var. Birbirlerini yatakta delicesine isteyen ama yataktan çıktıktan sonra aynı odada yarım saat geçiremeyen çiftler var.
Üç gün ortadan kaybolup gece yarısı “Naber?” diye mesaj atan bir insanla inanılmaz bir cinsel kimya yaşayabilirsiniz. Bu onu hayatınızın aşkı yapmaz.
Tersi de mümkün. Bir insanla çok derin bir yakınlık yaşayabilir, onu özleyebilir, onunla saatlerce konuşabilir, hayatınızın en mahrem taraflarını paylaşabilir ve yine de onunla seks yapmak istemeyebilirsiniz.
Peki hangisi aşk? Psikolog Robert Sternberg yıllar önce aşkı yakınlık, tutku ve bağlılık üzerinden açıklayan üçgen teorisini ortaya attığında aslında tam da bu karmaşaya işaret ediyordu.
Her ilişkide bu üç unsur aynı miktarda bulunmuyor. Bazısında tutku çok yüksek, bağlılık yok denecek kadar az. Bazısında yakınlık ve bağlılık yıllarca sürüyor ama cinsel tutku azalıyor. Bazısında ise üçü birden bir dönem var, sonra oranlar değişiyor.
Sorun şu ki biz değişen oranları ilişkinin doğal seyri olarak görmek yerine hemen bir şeylerin bozulduğunu düşünüyoruz.
Tabii bu hikayede bir de Cornell’in annesi var. Joseph Cornell annesiyle yaşıyordu ve annesinin oğluyla Kusama arasındaki yakınlıktan pek hoşlanmadığı anlaşılıyor.
Kusama’nın anlattığına göre bir gün ikisini öpüşürken yakaladı ve üzerlerine bir kova su döktü.
Bugün komik geliyor ama kayınvalide-sevgili meselesinin teknoloji öncesi hali herhalde böyle bir şeydi.
Instagram’dan gelin adayını takip edemiyorsun, WhatsApp aile grubunda imalı mesaj gönderemiyorsun, oğluna gece yarısı “O kız sana göre değil” yazamıyorsun.
O zamanlarda bile bir yetişkinin hayatında anne babası nerede bitiyor, sevgilisi nerede başlıyor meselesi varmış.
Cornell 1972’de öldüğünde Kusama onun kaybından derinden etkilendi. Kendi evini, kendi sanatını, kendi dünyasını kurdu. Ama bütün bunlar onun sevmediği anlamına gelmedi.
Bir aşkın gerçek olduğuna karar vermek için illa bizim bildiğimiz aşka benzemesi gerekmiyor. O insanın yanında kendimiz olabildik mi? Büyüyebildik mi, güvende hissettik mi? Ayrıldığımızda geride yalnızca öfke mi kaldı, yoksa “İyi ki hayatımdan geçti” diyebildiğimiz bir şey de var mı? Gerisini biz fazla kurcalıyor olabiliriz.
30 Ağustos 2026 - Her Şeyi Noktaladı, Aşkı Noktalayamadı
29 Ağustos 2026 - Kocam başarılı olmamdan rahatsız oluyor olabilir mi?
26 Ağustos 2026 - Sen sen ol ben ben
23 Ağustos 2026 - Bir öptüm bir öptüm bir daha öptüm…
22 Ağustos 2026 - Kocamın kadın arkadaşı var; rahatsız olmaya hakkım var mı?