İzmir’de olağanüstü bir Nazım Hikmet Sergisi var, kaçırmayın

Büyük şair Nazım Hikmet'in bugüne kadar görülmemiş fotoğrafları, şiirlerini yazdığı daktilosu, çalışma odası, nadir kitaplar, nadir film ve görüntülerden oluşan, tam 2 bin 125 metrekare ve 15 salona yayılan olağanüstü bir sergi 'Romantika.' Serginin İsmi ve bu ismin İzmir bağlantısı ise çok çarpıcı.

5 Eylül 2026

Nazım Hikmet’in çocukluğundan hapishane yıllarına, aşklarından sürgününe, resimlerinden tasarladığı mobilyalara kadar uzanan büyük hayatı İzmir’de 2 bin 125 metrekarelik bir sergide buluştu.

Yüzlerce belge, elyazması, fotoğraf, nadir kitap ve kişisel eşyanın bir araya getirildiği “Romantika / Bir Ömrün Seyrüseferi” bana göre bir sergiden fazlası. Üstelik İzmir yalnızca ilk durak. Folkart Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancak’ın verdiği bilgiye göre sergi Berlin’e gidecek, ardından planlarda Moskova var.

İzmir Kültürpark’taki Atlas Pavyonu’nda açılan Nazım Hikmet sergisi 15 salona yayılıyor ve aslında tek bir sergi yok. Nazım’ın çocukluğu başka bir sergi, hapishane yılları başka, aşkları başka, Moskova’daki hayatı başka, resimleri başka, sinemayla ve tasarımla ilişkisi başka bir sergi gibi. Ve bütün bunlar birleştiğinde karşınıza yalnızca büyük şair Nazım Hikmet çıkmıyor.

Ressam Nazım var. Senarist Nazım var. Oyun yazarı Nazım var. Tasarımla ve mimariyle ilgilenen Nazım var. Âşık Nazım, baba Nazım, mahkûm Nazım, sürgündeki Nazım ve memleketini özleyen Nazım var.

Ve tabii bütün bunların üzerinde dünyaya, siyasete, eşitliğe, özgürlüğe ve yaşadığı yüzyılın büyük meselelerine söz söyleyen Nazım Hikmet var.

Serginin küratörü M. Melih Güneş’in basın toplantısında Nazım Hikmet için kullandığı benzetmeyi çok sevdim: “Nazım Hikmet bir dağ doruğu. Biz o dağdan küçücük otlar getirdik.”

Oysa o “küçücük otlar” dediği şeyler; yüzlerce fotoğraf, yüzlerce sayfa elyazması ve belge, nadir kitaplar, resimler, filmler, giysiler, mektuplar, kartpostallar, daktilolar, kişisel eşyalar ve dünyanın farklı yerlerinden İzmir’e taşınmış bir kültür mirası.

Böyle projeler yalnızca iyi bir fikirle ortaya çıkmıyor. Fikir gerekiyor, yıllar süren araştırma gerekiyor ama bir de o fikre inanıp arkasında duracak güçlü bir finansman gerekiyor.

“Romantika” tam da bu üçünün buluştuğu bir proje. Fikrin ve projenin arkasındaki ismi küratör Melih Güneş toplantıda söyledi: Folkart Kurumsal İletişim Direktörü ve serginin direktörü, aynı zamanda şair Ünal Ersözlü. Folkart Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancak ise böylesine büyük, zahmetli ve doğal olarak maliyetli bir kültür-sanat projesinin hayata geçmesinin önünü açan isim olmuş.

Serginin küratörü Melih Güneş. Ona küratör demek yeterli değil, hayatının 20 yılını bu işe adamış bir isim.

Bu serginin böylesine kapsamlı olmasını ise kuşkusuz serginin küratörü M. Melih Güneş’e borçluyuz. Onun rolü biraz daha başka.

Çünkü Güneş’in Nazım Hikmet yolculuğu bu sergiyle başlamıyor. 20 yılı aşan, hatta kökleri 1989’da Moskova’ya kadar uzanan bir araştırmadan söz ediyoruz.

Vera Tulyakova ile tanışıyor. Zaman içinde aralarında Güneş’in kendi ifadesiyle anne-oğul yakınlığı oluşuyor. Nazım Hikmet’in son eşi Vera’nın ölümünün ardından Moskova’daki ev arşivi açılıyor. Türkiye’de bilinmeyen, yayımlanmamış ya da çok az kişinin gördüğü belgeler, resimler ve objeler ortaya çıkıyor.

Güneş daha sonra Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde binlerce belge üzerinde çalışıyor. Nazım’ın hayatına dokunmuş insanlarla görüşüyor.

Samiye Yaltırım’dan Nail Çakırhan’a, Halet Çambel’den Semiha Berksoy’a uzanan bir araştırma ağı kuruyor. Nazım’ın hayatının önemli bir döneminde yanında bulunan sağlık görevlisi Galina Kolesnikova’nın peşinden Urallar’a kadar gidiyor.

Dolayısıyla bugün Atlas Pavyonu’nda gördüğümüz sergi, birkaç ay süren bir küratöryel çalışmanın değil, bir insanın hayatının 20 yılı aşkın bir bölümünü kaplayan araştırmanın sonucu.

Güneş’in kendi koleksiyonunda da çok önemli bir Nazım Hikmet arşivi bulunuyor. Öğreniyoruz ki işte o kişisel arşiv, Nazım Hikmet’in Moskova’daki evinden gelenler, Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi, Piraye Koleksiyonu, Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi, Moskova ve İstanbul’daki Nazım Hikmet vakıfları, Gürkan Us Koleksiyonu ve Nazım’ın oğlu Mehmet Hikmet’in Fransa’daki aile arşivinden gelen malzemeler bu sergide ilk kez böylesine büyük ölçekte yan yana geliyor.

2 bin 125 metrekare, 15 salon

Rakamlar serginin boyutunu anlatmaya yetiyor aslında.

2 bin 125 metrekare. Fuaye dahil 15 salon. Türkiye’den ve yurt dışından yaklaşık 25 kişi, kurum, arşiv ve özel koleksiyon. Yaklaşık 18 sanatçı. 10’a yakın film yönetmeninin çalışmaları. Yüzlerce fotoğraf. Yüzlerce sayfa elyazması ve belge. Yüzlerce nadir kitap.

Ama rakamlar yine de gördüğünüz şeyi tam anlatmıyor. Çünkü burada esas etkileyici olan, bütün bu malzemenin bir depodan çıkarılıp vitrinlere dizilmiş olmaması.

Sergi tasarımını Ömer Durmaz yapmış ve Nazım’ın hayatının farklı dönemleri mekânın içinde ayrı atmosferlere dönüşüyor. Bir tarafta Türkiye yılları var, bir tarafta Sovyetler Birliği’ndeki hayatı.

Hapishane, sürgün, memleket özlemi, aşkları, dostlukları, sanat üretimi birbirinden kopuk başlıklar olarak değil, aynı hayatın iç içe geçmiş parçaları olarak karşınıza çıkıyor.

Neden adı “Romantika”?

Başlığı ilk gördüğünüzde doğal olarak aşkı çağrıştırıyor. Ama hikâyesi başka.

“Romantika”, Nazım Hikmet’in son otobiyografik romanı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” için ilk düşündüğü isim. Üstelik roman İzmir’de bir kulübede başlıyor. Hatıralar oradan geriye doğru açılıyor ve bizi Nazım’ın hayatının içine taşıyor. Romanın zaman örgüsü sonunda yeniden İzmir’e dönüyor.

Mesut Sancak bunu açılışta çok güzel anlattı:

“Romantika, Nazım Hikmet’in son otobiyografik romanı Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim için ilk seçtiği isim. Roman İzmir’de, bir kulübede başlıyor. Nazım Hikmet bizi yaklaşık yüz yıl önceki İzmir’e götürüyor. Sonra o küçük kulübeden geriye doğru açılan hatıralarla koca bir ömrün içine giriyoruz.”

Yani serginin İzmir’de açılması tesadüf değil. Nazım’ın 1925’te İzmir’de bulunduğu biliniyor. Moskova’da yazdığı “Tuğlacıklar” oyunundaki bir şarkıda kullandığı “İzmir narı gibi kırmızı” ifadesinden Kuvâyi Milliye’ye kadar şehirle kurduğu başka bağlar da var.

Serginin içinde ayrıca bir İzmir duvarı hazırlanmış. Ben sergiyi gezerken biraz da bu yüzden, Nazım’ın hayatının yalnızca kronolojisini değil, coğrafyasını da geziyormuşum gibi hissettim.

Nazım’ın gerçek çalışma odasına giriyorsunuz. Benim en çok etkilendiğim bölümlerden biri çalışma odası oldu. Nazım Hikmet’in Moskova’daki evindeki çalışma odasının atmosferi İzmir’de yeniden kurulmuş. Ama bu bir dekor değil. Odada gördüğünüz daktilolar gerçekten onun kullandığı daktilolar.

Masa lambası, kilimi, duvar halısı, heykelleri, belgeleri, fotoğrafları Moskova’daki evinden gelmiş.

Perdesi bile orijinal.

Büyük mobilyaların tamamını Moskova’dan getirmek mümkün olmadığı için bazıları özgünlerine uygun biçimde yeniden üretilmiş. O oda aynı zamanda Nazım Hikmet’in az bilinen bir yönünü gösteriyor.

Tasarımla ve mobilyayla çok ilgileniyor. Mimarlık üzerine düşünüyor, yazıyor, eleştiriyor. Kullandığı bazı mobilyaların tasarımlarında da izi var. Şair olarak tanıdığımız bir insanın yaşadığı mekâna nasıl baktığını görmek, o kişiyi başka türlü anlamanızı sağlıyor.

Vera ile Nazım’ın hiç yayımlanmamış renkli görüntüleri

Bir başka çok kıymetli bölüm görsel arşiv.

Nazım Hikmet ve son eşi Vera Tulyakova’nın daha önce yayımlanmamış renkli film görüntüleri var. Makara filme çekilmiş gündelik hayat parçaları… Tatiller… Kır gezileri… Birlikte geçirilen zamanlar… 1954 Prag görüntüleri…

Bir şairi yalnızca poz verilmiş fotoğraflardan değil, hareket ederken, yürürken, gülerken görmek insana bambaşka bir yakınlık veriyor. Burada Nazım bir tarih kitabındaki figür olmaktan çıkıyor; yaşayan bir insan oluyor.

Nazım ile oğlunun 22 kartpostalı

Sergide ilk kez gösterilen parçalar arasında benim özellikle çok kıymetli bulduğum 22 kartpostal da var.

Fransa’dan getirilen bu kartpostallar Nazım Hikmet ile oğlu Mehmet Hikmet arasındaki ilişkinin izlerini taşıyor. Baba ile oğulun hayatlarının büyük bölümünü birbirlerinden uzakta geçirmek zorunda kaldığını düşünün. Neredeyse birbirini görmeden geçen bir baba-oğul ilişkisinin geride bıraktığı küçük kâğıt parçaları bunlar. Bir tarih belgesinden daha fazlası. Bir aile hikâyesi.

Sergide Münevver Andaç’ın hukuk diploması, baba ile oğul arasındaki başka yazışmalar, pusulalar ve kartpostallar da bulunuyor. Mehmet Hikmet’in resim yeteneğinin izlerini gördüğünüzde ise başka bir aile hattı ortaya çıkıyor: Ressam Celile Hanım’dan Nazım’a, Nazım’dan Mehmet’e uzanan görsel sanat ilgisi.

Ara Güler’in yıllar sonra ortaya çıkan Nazım fotoğrafları

Ara Güler’in sergide ayrı bir duvarı var. Ama asıl hikâye çok daha ilginç.

“Memleketimden İnsan Manzaraları”nın bir bölümü “Şu 1941 Yılında” adıyla İtalya’da yayımlanırken Nazım Hikmet, Ara Güler’den kitaba konulmak üzere fotoğraflar istiyor.

Ara Güler fotoğrafları seçip gönderiyor ancak dönemin siyasi koşulları nedeniyle adının kitapta kullanılmasını istemiyor. Yıllar geçiyor. “Romantika” hazırlanırken o fotoğraflar Ara Güler Arşivi’nde yeniden bulunuyor. Ve şimdi serginin parçası.

İşte bu yüzden bu sergi yalnızca bilinenleri yan yana getirmiyor; hazırlanma süreci bile yeni malzemelerin ortaya çıkmasına neden oluyor.

Çocukluk fotoğrafındaki bisikletin peşine Amerika’ya kadar düşmüşler

Melih Güneş’in araştırmacılığını anlatmak için tek bir örnek seçmek gerekse belki de bu hikâyeyi seçerdim.

Şöyle ki… Nazım’ın çocukluk fotoğraflarından birinde atlı, üç tekerlekli bir bisiklet görülüyor. Fotoğrafın Halep’te bir stüdyoda çekildiği düşünülüyor. Güneş bisikleti merak ediyor. Araştırıyor ve bu tür oyuncak bisikletlerin 1860’lardan itibaren Fransa’da üretildiğini buluyor. Sonra Amerika’da aynı döneme ait bir örneğin izine ulaşıyor.

O sırada Amerika’da bulunan Gürkan Us devreye giriyor; parçalar halindeki bisiklet paketlenip Türkiye’ye getiriliyor ve burada yeniden monte ediliyor.

Bugün sergide Nazım’ın çocukluk fotoğrafına bakıp hemen yanında o dönemin bisikletini görebiliyorsunuz.

Bir sergiyi güçlü yapan biraz da bu detaylara gösterilen özen.

Annesi Celile Hanım yalnızca ressam değilmiş

Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın ressam kimliğini biliyoruz.

Ama sergi daha az bilinen başka bir tarafını ortaya çıkarıyor: Şair Celile Hanım.

19’uncu yüzyılın sonlarında Selanik’te Fransızca gazetelerde şiirleri yayımlanan genç bir kadın. Sonra oğlunu hapisten kurtarmak için mücadele eden bir anne. Atatürk’e ve Mevhibe İnönü’ye yazdığı mektuplar da sergide. Dolayısıyla Celile Hanım burada yalnızca “Nazım Hikmet’in annesi” olarak durmuyor. Kendi entelektüel ve sanatsal kimliğiyle karşımıza çıkıyor.

Aynı yaklaşım Nazım’ın hayatındaki kadınlar için de benimsenmiş. Piraye, Münevver Andaç, Vera Tulyakova ve Yelena Yurçenko sadece “Nazım’ın aşkları” başlığı altında anlatılmıyor. Kendi üretimleri, düşünceleri ve hayatlarıyla serginin içinde yer alıyorlar.

Nazım’ın kendi resimleri de var

Sergide Nazım Hikmet’in karalamalarının yanı sıra 10’a yakın özgün resmi de bulunuyor.

Melih Güneş’in özellikle üzerinde durduğu sirk resimleri bunların arasında. Picasso’nun litografik baskıları, Abidin Dino, Avni Arbaş, Jak İhmalyan, Ara Güler, Celile Hanım, Sedat Girgin ve başka sanatçıların eserleriyle birlikte baktığınızda Nazım’ın dönemin sanat dünyasının ne kadar içinde olduğunu daha iyi görüyorsunuz.

Şiirlerindeki sinema etkisi, soyut sanat üzerine düşünceleri, sanatçı dostlarıyla ilişkileri Nazım’ı yalnızca edebiyat tarihinin içine koyduğunuzda eksik kalan birçok parça burada yerine oturuyor.

Sedat Girgin

Kuvâyi Milliye için 7,8 metrelik eser

Ünal Ersözlü’nün sergi için özel olarak üzerinde durduğu çalışmalardan biri de Sedat Girgin’e ait. Nazım Hikmet’in yaklaşık 1800 dizelik Kuvâyi Milliye Destanı için Girgin’den özel bir eser üretmesi istenmiş.

Ortaya 260 x 780 santimetrelik, yani yaklaşık sekiz metreye yaklaşan büyük bir kompozisyon çıkmış.

Ersözlü açılışta bunu anlatırken, destanın yalnızca sözcüklerle değil resimle de karşılık bulmasını istediklerini söyledi.

Sergide sanatın farklı disiplinlerinin birbirinin içine girmesi tam da burada anlam kazanıyor.

Giysileri, çakısı, paleti, ölüm belgesi…

Sonra küçük objeler var. Giysileri, çakısı, resim yaparken kullandığı paleti, hapishanede yaptığı ahşap kutular, nikâh belgesi, ölüm belgesi. “Saman Sarısı” şiirinin dünyasını hatırlatan sedef düğmeler… “Seviyorum Seni” şiirinin yazıldığı mektup… Yayımlanmamış şiirler.

Bir noktada “larger than life” denilen insanların neden öyle olduklarını düşünüyorsunuz.

Nazım Hikmet öleli 63 yıl oldu.

Ama kullandığı bir daktilonun, bir düğmenin, yazdığı bir kartpostalın bugün hâlâ insanlar için anlam taşıması, bir sanatçının biyolojik ömrü ile gerçek ömrünün aynı şey olmadığını gösteriyor.

Mezarının eskizleri de ilk kez sergileniyor

İlklerden biri daha:

Nazım Hikmet’in Moskova’daki mezarı için hazırlanmış eskiz projeleri ilk kez kamuoyuyla buluşuyor. Moskova’ya gitmemiş olanların mezarı gerçek ölçüleriyle görebilmesi için mezar taşlarının aynı ölçekte replikaları da hazırlanmış.

Serginin 14’üncü salonuna geldiğinizde artık yolculuğun son bölümündesiniz.

Bir veda şiiri eşlik ediyor. Ama sergi aslında size bir “son” duygusuyla veda etmiyor. Çünkü bütün anlatının tezi tam tersine dayanıyor.

Melih Güneş bunu şöyle anlatıyor:

“Nazım Hikmet bizim kültür mirasımızdır.”

Ve devam ediyor:

“Romantika / Bir Ömrün Seyrüseferi, ölümle tamamlanmış bir hayatı değil; yaşamaya devam eden bir ömrü, bir kültür mirasını anlatıyor.”

Güneş’in asıl derdi serginin de ötesinde. Moskova’dan getirilen bu kadar önemli eşyanın, belgenin ve elyazmasının sergi sona erdiğinde yeniden yurt dışına dönmesini istemiyor. Türkiye’de kalıcı bir Nazım Hikmet Müzesi kurulmasını savunuyor.

Bence serginin açtığı en önemli tartışmalardan biri de bu. Bir ülke kendi büyük kültür insanlarının arşivlerini nasıl koruyor? Nerede saklıyor? Kim araştırıyor? Yeni kuşaklara nasıl aktarıyor? Ve dünyanın farklı yerlerine dağılmış kültür mirasını tekrar bir araya getirmek mümkün mü?

Cem Mengi

Bu büyüklükte bir serginin bir de ekonomik tarafı var

Burada Folkart’ın rolüne ayrıca değinmek gerekiyor. Çünkü kültür-sanat dünyasında zaman zaman sponsorun adını yalnızca afişin üzerinde görüyoruz ve geçiyoruz. Oysa böyle bir sergide sponsorluğu çıkarırsanız projenin gerçekleşme ihtimali de büyük ölçüde ortadan kalkıyor.

Dünyanın farklı ülkelerindeki arşivlerden eser getirmek, sigortalamak, taşımak, 2 bin metrekareyi aşan bir sergi alanını tasarlamak, özgün materyalleri korumak, replikalar ve görsel-işitsel çalışmalar hazırlamak ciddi bir bütçe istiyor.

Folkart Gallery 2015 yılında kurulmuş. İlk sergisi “Ellerin Büyüsü” olmuş. Folkart ayrıca dokuz yıldır İzmir Enternasyonal Fuarı’nın ana sponsorluğunu üstleniyor.

Geçen yıl yine Atlas Pavyonu’nda açılan “Ve Mavi Gözleri Çakmak Çakmaktı” sergisi Atatürk’e ait daha önce yayımlanmamış fotoğrafları, kişisel eşyaları ve yüzlerce tarihi belgeyi İzmir’e taşımıştı. Bu yıl çıta Nazım Hikmet ile başka bir noktaya çıkmış.

Mesut Sancak

Mesut Sancak’ın söylediği şu söz bence şirketlerin kültür-sanat sponsorluğuna nasıl bakması gerektiğini de özetliyor:

“İzmir yalnızca yaşadığımız ve ürettiğimiz bir kent değil; bizi besleyen, kimliğimizi şekillendiren ortak bir hafıza. Çünkü kentleri yalnızca binalar değil; sanat, edebiyat, müzik ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyeler yaşatıyor.”

Gayrimenkul işi yapan bir şirketin yönetim kurulu başkanından gelen “kentleri yalnızca binalar yaşatmaz” cümlesi ayrıca önemli.

Şimdi sıra Berlin ve Moskova’da

Ve basın toplantısında öğrendiğimiz çok önemli bir gelişme daha var. İzmir bu serginin ilk durağı.

Mesut Sancak ile sergiyi dolaşırken mini bir sohbet yapıyoruz ve öğreniyoruz ki “Romantika”nın ikinci durağı Berlin olacak. Ardından hedef Moskova. Başka uluslararası duraklar üzerinde de çalışılıyor.

Nazım Hikmet’in hayatının büyük bölümü farklı coğrafyalarda geçmiş; kitapları onlarca dile çevrilmiş; Türkiye’den Moskova’ya, Paris’ten Prag’a uzanan bir yaşam sürmüş. Şimdi onun hayatını Türkiye’deki ve dünyadaki arşivlerden parçalar toplayarak yeniden kuran serginin İzmir’den çıkıp Berlin’e, oradan Moskova’ya gitmesi, “Bir Ömrün Seyrüseferi” başlığını da tamamlıyor aslında.

Nazım bir kez daha seyahate çıkıyor. Ama bu kez yanında şiirleri kadar daktilosu, resimleri, mektupları, fotoğrafları, filmleri, tasarımları ve bütün bir hayatın hafızası var.

Ben sergiyi gördüğüm için çok mutlu oldum.

Çünkü 15 salonun sonunda Nazım Hikmet hakkında bildikleriniz artmıyor sadece. Tanıdığınızı düşündüğünüz bir insanı ne kadar az tanıdığınızı fark ediyorsunuz. Belki büyük sergilerin yapması gereken de tam olarak budur.

15 Ocak 2027’ye kadar açık

“Nazım Hikmet / Romantika: Bir Ömrün Seyrüseferi”, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde, Folkart’ın yapım ve yönetiminde Kültürpark Atlas Pavyonu’nda gerçekleştiriliyor.

Serginin direktörü Ünal Ersözlü, küratörü M. Melih Güneş, sergi tasarımını gerçekleştiren isim Ömer Durmaz.

3 Eylül’de davetli açılışı yapılan sergi, 5 Eylül 2026’dan 15 Ocak 2027’ye kadar ziyaret edilebilecek.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.