Nail Olpak ve Mehmet Ali Yalçındağ öncülüğünde başlayan hareket ivmeleniyor. İş dünyası, 'Gümrük birliğinin yenilenmesi' veya 'Vizelerin kalkması' gibi başlıklarla değil doğrudan AB'ye tam üyeliğin bu yıl Türkiye-Avrupa gündemine girmesi için çalışıyor.
Bir yandan Türkiye’de ana muhalefet partisinin yönetimi yargı eliyle değiştirilirken bu gelişmeden tamamen bağımsız biçimde Türk iş dünyasının Türkiye’yi Avrupa Birliği yoluna yeniden sokma çabası da devam ediyor.
Bundan iki gün önce, geride kalan aylarda bir kez AB yönetimine Financial Times gazetesine verdikleri bir tam sayfa ilanla seslenen, ardından Almanya’da Alman Başbakanı Friedrich Merz’e hitaben de bir açık mektubu Bild gazetesinde yayımlayan Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu Başkanı Nail Olmak ile DEİK’in Avrupa Birliği ülkeleri iş konseyleri koordinatörü iş insanı Mehmet Ali Yalçındağ bir kez daha gazetecilerle buluşmuştu.
Türk iş dünyası AB ile ilişkileri yeniden canlandırmak ve ucu tam üyeliğe varacak bir hareketi başlatmak için hareket halinde. Nail Olpak’ın “Biz ‘Nerede kalmıştık’ cümlesini reddediyoruz. Başka bir masaya oturacağız. Bu masa yeniden kurulurken yeni dünyayı birlikte kuralım diyoruz. Dünya yeniden kuruluyor ve Türkiye bu yeni denklemde dışarıda kalamaz. Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde takvimimizde 2026 yılı sonunu belirledik” diyor.
Niye? Çünkü Olpak diyor ki “50 yıldır konuşulan bir konuyu üç yıl daha konuşursak başarısız oluruz, o nedenle 2026 yılı sonunu takvime koyarak basit bir giriş sürecinden söz ediyoruz.”
Olpak, Türk iş dünyasının artık Avrupa Birliği meselesine eski reflekslerle bakmadığının altını çiziyor ve “Yıllardır ‘Gümrük Birliği güncellensin’, ‘vizeler kolaylaşsın’, ‘tır kotaları kalksın’ gibi daha teknik ve sınırlı başlıklarla yürüyen süreç; artık çok daha büyük bir stratejik çerçeveye taşınıyor. DEİK açık biçimde ‘hedef tam üyelik’ diyor. Ama bunu klasik bir siyasi söylem olarak değil, Avrupa’nın güvenliği, üretim gücü, enerji arzı, savunma kapasitesi ve küresel rekabetçiliği açısından zorunlu bir jeopolitik yeniden yapılanma olarak anlatıyor. ”
AB’nin yolu şaşırdığının ve Trump’ın AB’yi daha da şaşırttığının altını çizen Olpak, şaşırmış Avrupa’nın 25 yıldır beklettiği Hindistan ile dahi ticaret anlaşmasına gitmesini yadırgıyor. Türkiye’nin avantajlı coğrafi konumuna işaret eden Olpak, AB’nin 7 saat mesafedeki Hindistan ile değil daha yakınındaki Türkiye ile konsolide olmalısın beklediklerini söylüyor.
Nail Olpak ve Mehmet Ali Yalçındağ’a göre, 27 ülkenin olduğu birlikte Türkiye’nin AB’ye üyeliğini isteyenlerin istemeyenlerden daha çok olduğu bir döneme girdik. İkili, ‘Hedefimiz şu. Türkiye’nin AB’ye üyeliği her masada konuşulan bir konu olsun istiyoruz’ diyor.
Nail Olpak’a göre dünya artık eski dünya değil. ABD-Çin rekabeti, tedarik zincirlerinin yeniden kurulması, savaşlar, enerji güvenliği, savunma sanayi, yapay zekâ, veri merkezleri, karbon düzenlemeleri, nearshoring ve friendshoring gibi başlıklar Avrupa’yı Türkiye’ye yeniden bakmaya zorluyor. Olpak tüm bunları 2025 yılında görmeye başladıklarını ve harekete o zaman geçtiklerini söylüyor.
DEİK’e göre Avrupa’da hava zaten değişmeye başlamış durumda. Özellikle Almanya, Fransa, İtalya ve bazı Körfez ülkelerinin son dönemde Türkiye’ye yaklaşımındaki değişim; sadece diplomatik değil, yeni güvenlik ve ekonomi mimarisinin sonucu olarak okunuyor.
Hem Nail Olpak’ın hem de Mehmet Ali Yalçındağ’ın konuşmasında sık sık “stratejik otonomi” kavramına değinildi. Avrupa artık yalnızca ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında hareket eden bir yapı olmak istemiyor. Savunmadan enerjiye, üretimden lojistiğe kadar daha bağımsız bir yapı kurmaya çalışıyor. İşte bu noktada Türkiye stratejik bir önem arz ediyor.
Bu yüzden artık mesele yalnızca üyelik müzakeresi değil; Avrupa’nın gelecekte nasıl bir blok olacağı meselesi ve şimdi DEİK bu önemli söylemleri hem içerde hem dışarda yüksek sesle dile getirerek kamuoyunu da harekete geçirmek istiyor.
DEİK’in yaklaşımı dikkat çekici biçimde “iş dünyası diplomasisi” üzerine kurulmuş. Siyasi açıklama yapmak yerine; Financial Times’a verilen tam sayfa açık mektuplar, Almanya’da Bild, Polonya’da Rzeczpospolita ve Belçika’da De Tijd gazetelerinde yayımlanan ilanlar üzerinden Avrupa kamuoyuna doğrudan mesaj veriliyor.
Nail Olpak, önemli yayınlarda tam sayfa açık mektuplar yazarak, Türkiye’nin Avrupa’nın dışında bırakılabilecek bir ülke olmadığını; Avrupa’nın üretim zincirinin, sanayi ekosisteminin, lojistik ağının ve güvenlik mimarisinin bir parçası olduğunu söylüyoruz” diyor.
DEİK otomotiv sektörünü de AB söyleminde güçlü bir şekilde kullanıyor. Türkiye’nin Avrupa için yalnızca ihracat yapan bir ülke değil, doğrudan üretim sisteminin parçası olduğu vurgulanıyor. Olpak, “Avrupa yollarındaki her 10 ticari aracın 8’inde Türk sanayisinin izi var” diyor.
Mehmet Ali Yalçındağ’ın toplantıda anlattığı BCG raporu ise işin ekonomik tarafını rakamlarla destekliyor. Rapora göre şu anda yaklaşık 60 milyar euro seviyesinde olan Almanya-Türkiye ticaretinin; orta vadede 125 milyar euroya, uzun vadede ise 250 milyar euroya çıkabileceği öngörülüyor.
DEİK yalnızca “daha fazla ticaret” hedefine de vurgu yapmıyor. Yeni küresel düzende Türkiye’nin Avrupa için neden vazgeçilmez hale geldiğini anlatan bir ekonomik argüman seti oluşturuluyor.
Raporda Türkiye’nin Avrupa için güvenilir üretim merkezi olmasına, Almanya’nın yaşlanan nüfusuna karşı Türkiye’nin genç ve nitelikli iş gücüne sahip olmasına, veri merkezleri ve dijital altyapısına, yapay zekâ ve start-up iş birliklerine, döngüsel ekonomiye ve geri dönüşüm, enerji güvenliğine, Afrika ve Kafkasya’da ortak projelere vurgu yapılıyor.
Yalçındağ, özetle, ‘Türkiye artık sadece “ucuz üretim ülkesi” olarak değil; teknoloji, enerji, lojistik ve insan kaynağı tarafında Avrupa’nın stratejik partneri olarak konumlandırılıyor’ diyor.
Öyle anlıyoruz ki Türk iş dünyası Avrupa’daki mevcut kırılmayı tarihi bir fırsat olarak görüyor. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrası güvenlik kaygıları, Çin’e bağımlılığın azaltılması isteği, enerji arzı sorunları ve Orta Doğu’daki yeni dengeler; Türkiye’nin jeopolitik değerini yeniden artırmış durumda. Olpak, tarihin siyasi süreçlerden daha hızlı ilerlediğine inanıyor. Öyle görünüyor ki DEİK artık klasik “bekleyen aday ülke” psikolojisiyle değil, Avrupa’nın yeniden kuruluş sürecinde aktif pozisyon almaya çalışan bir yapı gibi hareket ediyor.
Bakalım, DEİK adeta büyük bir kampanyaya dönüştürerek güçlü bir stratejiyle AB’ye tam üyeliği 2026 yıl sonu takvimine koyarken, Türkiye’nin yapmakla yükümlü olduğu ya da AB’nin yapmasını beklediği başta yargı olmak üzere yapısal ve önemli reformlar konusunda Türkiye nasıl bir yol haritası izleyecek.
22 Mayıs 2026 - Türk iş dünyası, AB’ye tam üyelik istiyor
22 Nisan 2026 - Vehbi Koç Ödülü Canan Tolon’a
21 Nisan 2026 - Türkiye’nin zor şartlarında “başka bir lig”e oynayanlar
6 Nisan 2026 - Yerel Ligden NBA’e: Çimsa’nın Sessiz Ama Radikal Dönüşü
6 Mart 2026 - 290 Milyar Euroluk Güzellik Ekonomisinin Yeni Laboratuvarı: Türkiye