Almanya’da aşırı sağ bir eyalette yönetime çok yakın. İsveç’te önde giden sol muhalefet, bütün Avrupa’ya umut verebilir. Brezilya’nın Lula’sı, ABD’nin Latin Amerika hegemonyasına ağır yara aldırabilir. Netanyahusuz bir İsrail çok şeyi değiştirebilir. Trump’ın meclisi kaybetmesi dünyayı etkileyebilir
“Bir Uzun Sonbahar,” Demir Özlü’nün 12 Mart darbesinin hemen öncesinde ülkemizdeki aydınların varoluş sorunlarını, kültür bunalımını anlatan romanının adı… 1976’da yayınlanmış. Özlü’nün kurgusu, ekonomik-sınıfsal dengelerin dönüştüğü, sanayi sermayesinin rüştünü ispata giriştiği, memleketin elitlerinin değiştiği, toplum kadar devletin de kendine yön aradığı bir dönemi bütün boyutlarıyla anlatmıyor belki ama, hakkında önemli ipuçları veriyor.
Bugün de “Bir Uzun Sonbahar”la karşı karşıyayız. Bu kez küresel planda ekonomik-sınıfsal dengeler değişiyor. Teknoloji sermayesi iktidar ortağı oluyor. Merkantilizm ikinci baharını, silah sanayii altın devrini yaşıyor. Yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik, gelecek kaygısı, kutuplaşma, çatışma, katliam ve savaşlar arasında siyaset yönünü bulmaya çalışırken, bireyler de varoluşlarını sorguluyor.
Bu hengâme içinde, önümüzdeki aylarda yapılacak bir dizi seçim gidişatı şöyle veya böyle değiştirebilir. Bu seçimler, ya son yirmi yılda küresel planda aşırı sağın kazandığı mevzileri tahkim edebilir ya da dünyayı peşinden sürüklemesi kaçınılmaz gibi gözüken bu yükselişin pekâlâ engellenebileceğini göstermek açısından kritik bir dönemeç haline gelebilir.

Bugün (6 Eylül 2026), Federal Almanya’nın Sachsen-Anhalt eyaletinin seçmenleri, seçim pusulası üzerinde, Almanya ve belki de Avrupa tarihinin dönüm noktasına işaret koyacaklar. Anketlerin açık ara favori gösterdiği AfD (Alternative für Deutschland / Almanya İçin Seçenek) eyalet meclisi seçimlerini kazandığı taktirde, Almanya’nın ünlü merkez-sol haftalık dergisi “Der Spiegel’in, “Almanya’nın en tehlikeli adamı” olarak nitelediği Ulrich Siegmund, Sachsen-Anhalt eyaletinin başbakanı olacak.
Siegmund’un partisinin (AfD) anketlerdeki oy oranı %41’i aşmış durumda. Onu en yakından izleyen Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) %25’e ulaşamıyor. AfD seçim hedefini %45 üzeri olarak belirlemiş. Ancak 42-43 alsa bile hükümet olabilir. Bu şansı elde edebilmesinin önemli koşullarından biri, birkaç partinin barajın altında kalması. Buna karşılık yüzde olarak net bir çoğunluk elde etse bile, eyalet parlamentosunda yeterli sandalyeyi kazanamayabilir; koalisyon kuramayarak hükümet dışında kalabilir. Bugüne kadarki açıklamalara göre, geleneksel partiler AfD ile koalisyona girmeyecek, Siegmund da azınlık hükümeti kurmayacak.
Sachsen-Anhalt birleşme öncesi Doğu Almanya toprakları üzerinde bulunan bir eyalet. Buradaki yaşlı seçmenler, eski günlere, Doğu Almanya dönemine duydukları özlemin (Ostalgie – İlhamını nostaljiden alan “doğu özlemi”) bir ifadesi olarak veya “Mersedesleriyle gelip her şeyi berbat ettiler” dedikleri “Wessi”lere (Batılı) “Ossi”lerin (Doğulu) tepkisinin dışavurumu olarak AfD’ye oy veriyorlar. Doğu’nun genç erkekleri ise ya işsiz ya da Batı’ya göre daha düşük ücretlerle çalışıyorlar. İyi eğitimliler ve kadınlar Batı’ya göçmüş. Doğu’da kalanlar yalnız ve dışlanmış hissediyor. Siegmund’un peşinde böyle bir genç erkek güruhu var.

AfD iktidara geldiğinde, eyalet içinde eğitim, emniyet, istihbarat ve iltica kurumlarını kontrol edecek. Parti, kitlesel sınır dışı işlemleri, LGBT sembollerinin yasaklanması, sınıflarda Alman çocuklarla mültecilerin ayrılması ve (“Ostalgie”yi destekler biçimde) Moskova ile daha yakın ilişkiler kurulmasını vaat ediyor.
Henüz hiçbir yerde Sachsen Anhalt’daki boyuta varmasa da AfD Almanya’nın batısında da endişe yaratıyor. Görece daha liberal olan kuzey eyaletlerinde %10-14 arası bir oy oranı yakalayan AfD, Rheinland-Pfalz, Baden-Württemberg gibi eyaletlerde %20’ye yaklaşmış.
Almanya’nın bu kesiminde AfD’ye yönelimi teşvik eden unsurlar, küresel plandaki örneklere yakın: Gelecek endişesi, göçmen karşıtlığı, güvenlikçi bir anlayış, geleneksel partilere karşı duyulan hayal kırıklığı ve tabii Çin rekabeti, ABD gümrük vergileri, enerji maliyetlerinin bunalımdaki Alman ekonomisinde yarattığı işsizlik… Kulağa tuhaf gelse de, AfD’yi destekleyen çok sayıda Türk’ün olduğunu da geçerken belirtelim.
AfD’nin bu Sachsen-Anhalt zaferinin bir atlama taşı olması, diğer eyaletlere sirayet etmesi, ihtimali var. Almanya kalesinin düşmesi, Fransa ve İngiltere’deki aşırı sağa da hız kazandırabilir. “Domino teorisi”ne fazlaca yatkın biçimde yorumlanıyor olsa da, bu ihtimaller, bize, gözümüzü Almanya seçimlerinden ayırmamamız gerektiğini söylüyor.

Gelecek hafta bugün, 13 Eylül’de, İsveç’te genel seçimler var. Bu ülkede, şu anda, Başbakan Ulf Kristersson liderliğinde Ilımlı Parti (M), Hristiyan Demokratlar (KD) ve Liberal Parti’den (L) oluşan sağ koalisyon iktidarda. Bu blok, aşırı sağcı İsveç Demokratları (SD) tarafından dışarıdan destekleniyor. SD ülkenin ikinci büyük partisi konumunda, %20’ye yakın oyu var.
Eğer sağ koalisyon yeniden hükümet olmayı başarırsa, aşırı sağcı SD bu kez (kabineye girmezsek desteklemeyiz şantajıyla) mutlaka hükümete girecek. İsveç de Batı Avrupa’da aşırı sağı iktidara taşıyan ilk ülke olma unvanını kazanacak. Sağ bloğun en önemli problemi, bu blokta yer alan Liberaller’in bu seçimde %4’lük barajı aşamayacak gibi görünmeleri. Bu aynı zamanda solun da umudu.

Anketlerin sol bloğu iktidara daha yakın gösteriyor; tabii aralarında anlaşabilirlerse… Sosyaldemokrat Parti (S) her zamanki gibi İsveç’in en büyük partisi, %30’un üzerinde oyu var. Eğer diğer muhalefet partileriyle birlikte çoğunluğu sağlarlarsa, sosyal demokrat lider Magdalena Andersson başbakan olacak.
Bu blokta oy oranları %5-7 bandında seyreden Yeşiller, Merkez Parti ve Sol Parti var. Sosyal demokratlarla Yeşiller iyi anlaşıyor ama Merkez ile Sol Parti için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Sol Parti, koalisyonu desteklemek için kabinede yer alma şartını ileri sürerken, Merkezciler de içinde Sol Parti’nin bulunduğu bir hükümete güven oyu vermeyeceklerini belirtiyorlar. Oysa bu dört partinin bir araya gelmesi büyük olasılıkla bugünkü muhalefeti iktidara götüren çoğunluğu sağlayabilecek. Bu da Avrupa’da yükselen sağın durdurulabileceğinin bir göstergesi sayılacak.

Bu köşeyi izleyenler için tanıdık iki isim, Lula ve Bolsonaro, 4 Ekim’de Brezilya’da, başkanlık seçiminin birinci turu için seçmenlerden oy isteyecekler. Yalnız bu sefer Başkan Lula da Silva’nın karşısına çıkacak aday, darbeci eski Başkan Jair Bolsonaro değil, onun oğlu Flávio Bolsonaro.
80. yaşını sürdüren ve 2003-2011 tarihleri arasında da iki dönem başkanlık yapan İşçi Partili Lula, bu seçimi de kazanırsa, Brezilya’nın başkanlığını dördüncü kez üstlenecek. Rakibi, Liberal Partİ’nin adayı, 45 yaşındaki senatör Flávio Bolsonaro, Aralık 2025’te adaylığını açıklarken, “Brezilya’nın en büyük siyasi ve ahlaki lideri Jair Messias Bolsonaro’nun, ulusal projemizi sürdürme görevini bana emanet etme kararını büyük bir sorumluluk duygusuyla teyit ediyorum,” demiş. Sözleri, “seçilirsem, babamın sözünden çıkmayacağım,” şeklinde tercüme edilebilir.
Aşırı sağcı ve popülist bir siyasetçi olan otokrat Jair Bolsonaro, bu tür tüm politikacıların yaptığı gibi, 2018-2022 başkanlık döneminde kutuplaştırıcı bir siyaset gütmüş ve bununla sadık bir taraftar kitlesi toplamıştı. Eşcinsel evliliğinin, kürtajın, pozitif ayrımcılığın, uyuşturucunun suç olmaktan çıkarılmasının ve devletin laikliğinin karşısında açık biçimde durmuş, dış politika alanında ise İsrail ve ABD (Trump) müttefiki olmuştu. Covid salgını zamanında, diğer otokrat popülist liderler gibi, bilimsel uygulamaları reddetmiş, bu nedenle on binlerce insanın ölümüne yol açmakla suçlanmıştı.
Ancak, onun, bütün dünyanın aklı başında insanlarının lanet okuduğu en önemli icraatı, küresel iklimi değiştirme pahasına, Amazon ormanlarını “ekonomiye kazandırması”ydı. Daha açık bir ifadeyle talana açmasıydı. Bu da ona hatırı sayılır bir taraftar kitlesi kazandırmıştı. 2022’de kaybettiği seçimin ardından, başkan seçilen Lula da Silva’yı darbeyle devirmeye ve öldürmeye teşebbüsten yargılanmış ve 27 yıl hapse mahkum olmuştu.
Yeni başkan adayı Flávio, şu sıra, kardeşi Eduardo’yla birlikte mali denetim altındaki bir bankacıdan, babalarının hayat hikayesini anlatan bir filmin finansmanı için 24 milyon dolar temin etmek ve yandaşları bir belediyeden filmin yapımcısına 21 milyon dolarlık iş sağlamak suçlamasıyla soruşturuluyor. Her iki rakam da böyle bir filmin olası maliyetin 3-4 katı olarak niteleniyor. İki olay da son bir yıl içinde olduğundan, söz konusu fonların başkanlık kampanyasında kullanılmak üzere temin edildiği spekülasyonu yapılabilir. Bu Flávio’nun ikinci soruşturması. İlkinden babası başkanken sıyırtmış.
Adamı Jair Bolsonaro yargılanırken Trump, misilleme olarak Brezilya’ya ağır gümrük vergileri koymuştu. Lula yoğun diplomatik çabalarla bu vergileri normal bir seviyeye indirmeyi başarmıştı. Trump şimdi, bu kez de oğul Bolsonaro’yu desteklemek için Brezilya menşeli ürünlere yeniden ağır gümrük vergisi getirdi. Ayrıca, ülkenin en büyük iki organize suç örgütünü terör örgütü olarak ilan etti. Bu durum, ABD’nin Brezilya topraklarında askeri müdahaleye girişmesi ya da Brezilya’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerine Lula aleyhine karışması yönündeki endişeleri artırdı.

Başkan Lula, Trump’ın baskılarına teslim olmamak için direnirken, bir yandan da ABD ile ticari ilişkilerin kesilmemesi için yoğun bir diplomatik çaba sarf ediyor. Tıpkı Meksika’nın Başkanı Claudia Sheinbaum’u gibi… Ancak Trump Latin Amerika’nın tamamının kendisine biat etmesini istiyor. Venezuela’dan Başkanı Maduro’yu kaçırarak, bunun için gerekirse güç de kullanacağını ortaya koymuş oldu.
Güç kullanılmasına gerek olmadan Arjantin, Kolombiya, Peru, Şili, El Salvador ve Ekvador Trump’ın dümen suyuna girdiler. Direnen Küba ambargo ve abluka altında. Venezuela zorla dize getirildi. Latin Amerika’da Trump açısından en önemli çıban başı Brezilya. Bu yüzden ABD tüm ağırlığıyla Bolsonaro’yu destekliyor. Brezilya seçimleri Latin Amerika’da ABD hegemonyasının kırılması açısından çok önemli.
Anketler, Lula’yı Bolsonaro’ya karşı küçük bir üstünlüğe sahip gösteriyor. 4 Ekim’deki ilk turda, hiçbir adayın %50 alması beklenmiyor. 25 Ekim’de yapılacak ikinci turda Lula’nın oyların %43’ünü, rakibinin ise %40’ını alacağı tahmin ediliyor. Bazı anketler Lula’yı %48’de gösteriyor.
Deneyimli solcu liderin yönetimi, sağlam bir ekonomik büyüme ve rekor düzeyde istihdam rakamları elde etmiş. Ancak genç işsizliği hâlâ yüksek. Gıdada enflasyon yüksek ve geniş bir kesim için geçim sıkıntısı devam ediyor. Ayrıca, Brezilyalıların en büyük endişesi olan güvenlik konusunda da Lula pek başarılı kabul edilmiyor. Bir de bu hafta, yolsuzluk ve nüfuz ticareti şüphesiyle, Lula’nın büyük oğlu hakkında soruşturma açıldı. İşler karışık. Umuyoruz ki, Lula taraftarlarının sloganı yerini bulacak ve “Brezilya teslim olmayacak.”

Brezilya’daki başkanlık seçimlerinden iki gün sonra 27 Ekim’de İsrail’de genel seçimler var. Brezilya seçimleri Latin Amerika’daki dengeler açısından ne kadar önemliyse, İsrail seçimleri de Ortadoğu açısından, belki de ondan daha önemli… Netanyahu giderse, bu sadece Ortadoğu için değil, ABD için, Avrupa için, Türkiye için de bir dönüm noktası olabilir.
Netanyahu savaşın, çatışmaların, krizin bitmesini istemiyor. “Ulusal güvenlik” için halkın ona ihtiyaç duymasını sağlamaya çalışıyor. Bunun için sürekli olarak kriz çıkarma, düşman yaratma peşinde koşuyor. En son, sınırımıza 70 km mesafedeki El Zuhur askeri hava üssünü, “Türkiye kullanmasın” diye bombaladı. Hem Netanyahu hem de Savunma Bakanı Katz, kendi vatandaşlarına İsrail’in güvenliği için Türkiye’yi büyük bir tehdit olarak gösteriyor. Likud Partisi, Seçim afişlerinde Netanyahu’nun seçilmesini istemeyen isimlerden biri olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafını kullanıyor.
Güney Suriye’deki İsrail askeri varlığı ve İsrail ordusunun Güney Lübnan’ı işgal etmiş olması, her an çatışmaya gebe bir ortam yaratıyor. Ama kışkırtmalar için en verimli alan Batı Şeria…
3,3 milyona yakın Filistinli’nin yaşadığı Batı Şeria bölgesi, sadece İsrail’in askeri işgali altında değil. Doğu Kudüs dahil tüm Batı Şeria toprakları üzerinde 800 bine yakın yasa dışı İsrailli yerleşimci var. Hepsi silahlı olan bu yerleşimciler, verimli tarım arazileri, madenleri olan ve Gazze’in 15 katı büyüklüğündeki bu bölgede, Filistinli çiftçileri kuşatıyor, tehdit ediyor, taşlıyor, dövüyor, yaralıyor, öldürüyor; topraklarından, evlerinden kaçırtmaya çalışıyor.

Batı Şeria’da yaşananları The Economist, “Şiddet yanlısı İsrailli yerleşimciler bir Filistin isyanını kışkırtmak istiyor,” diye yorumluyor. Dergi yerleşimcilerin ve onların hükümet içindeki destekçilerinin, üçüncü bir intifadayı kışkırtıp bahane ederek, ordunun Batı Şeria’yı da yerle bir etmesini ve İsrail’in burayı tamamen ilhak etmesini amaçladığını belirtiyor. Economist, Netanyahu’yu değil de, hükümet içindeki aşırı sağcıları adres gösteriyor. Oysa Netanyahu, istese bu saldırıları şıp diye kesebilir. Ama çoklu kriz ortamının seçimlerdeki desteğini artıracağını düşünüyor; büyük çoğunluğu Netanyahu’nun da sağında yer alan aşırılardan oluşan yerleşimcilerin saldırılarına göz yumuyor.
Başbakanlık yarışında Netanyahu şu sıra %37 ile anketlerde ikinci sırada. Eski Genel Kurmay Başkanı Gadi Eisenkot %47 ile Netanyahu’nun önünde. Gadi Eisenkot, ulusal güvenlik konusunu Netanyahu’nun tekeline bırakmak niyetinde gözükmüyor. The Jerusalem Post’a göre, Eisenkot, Netanyahu’nun askeri başarıları diplomatik ve kalıcı bir zafere dönüştüremediğini savunuyor. Batı ve ABD ile ilişkileri onarmayı, İran’ın nükleer programının dışında, balistik füzelerini de dikkate alan bir strateji izlemeyi vaat ediyor. İlk bakışta, başbakan değişse bile, İsrail’in “devlet politikası”nda bir değişiklik olmayacakmış gibi görünse de Netanyahu’nun başbakanlıktan uzaklaşması çok şeyi değiştirebilir.

Anketlerde şu an gözüken oy dengeleri, Netanyahu’nun Likud partisinin sağ koalisyonla birlikte çoğunluğu kaybetmesini güçlü bir ihtimal olarak gösterirken muhalefetin mecliste hükümet kuracak bir sandalye çoğunluğunu elde etmekte zorlanacağını da ortaya koyuyor. Çünkü parlamentodaki Arap partilerinin desteği olmadan muhalefetin kritik 61 sandalye eşiğini aşması mümkün gözükmüyor. Muhalefette bulunan bazı Siyonist partiler Arap partileriyle yan yana gelmeyi kabul etmiyor. Bu yüzden İsrail seçimleri, dünyayı Netanyahu’dan kurtarmak açısından, kararsız dengede duruyor.

İsrail seçimlerinden bir hafta sonra, 3 Kasım’da, ABD’de Kongre ara seçimleri var. Bu seçimler, hiç kuşkusuz, bütün yukarda sıraladıklarımızdan daha önemli. Temsilciler meclisinin tamamı (435 sandalye) ve Senato’nun da 35 sandalyesi yenilenecek.
Anketler, Demokratik Parti’nin Temsilciler Meclisi’nde kontrolü ele geçireceğini, hatta başta imkansız gözüken Senato çoğunluğunu dahi elde etme olasılığının belirdiğini gösteriyor. Anket şirketlerinin araştırma sonuçlarını geçmiş başarı oranlarına (güvenilirlik notlarına) göre ağırlıklandırarak değerlendirip birleştiren Silver Bulettin’e göre, Eylül ayı itibariyle Demokratlar Kongre anketlerinde Cumhuriyetçilerin 6,6 puan önünde yer alıyor. Ballotpedia’ya göre ise ulusal anketlerin genel ortalamasında Demokratlar %48, Cumhuriyetçiler ise %42 seviyesinde seyrediyor.
Reuters/Ipsos’a göre Trump’ın görevini başarıyla sürdürdüğünü düşünenler %32-33 seviyesinde. Kamuoyunun en çok tepki gösterdiği konuların başında hayat pahalılığı (%75 tepki gösteriyor) ve yönetimin İran politikası ile askeri operasyonları (%68 onaylamıyor) geliyor.
Massachusetts Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre, Demokrat seçmenlerin %42’si ara seçimlerde oy kullanma konusunda “çok istekli” olduğunu belirtirken, Cumhuriyetçi seçmenlerde bu oran %30’da kalıyor. Bu demokratlar lehine çok önemli bir fark ve avantaj.

Bu rakamlar ve bunlar gibi başkaları Trump’ın önüne de gidiyor. Trump da seçimlerle ilgili stratejisini, seçmeni hangi sözleri ve vaatleriyle cezbedeceği üzerine değil, Demokrat seçmenleri nasıl engelleyeceği, genelde Demokratların kazandığı seçim bölgelerinin sınırlarını nasıl değiştireceği üzerine kuruyor. Seçim kurallarını değiştirmeye çalışıyor. Bu girişimlerin bazılarını mahkemeler, bazılarını değişikliklerin kendi seçmenlerini de olumsuz etkileyeceğini düşünen Cumhuriyetçi parlamenterler engelledi. Ancak, girişimlerden biri sonunda başarıya ulaştı:
Trump’ın, posta ile gönderilen ve seçim gününden sonra sandıklara ulaşan oy pusulalarının geçersiz sayılması girişimi de mahkemeler tarafından iki kez engellenmişti. Ancak son seferinde, posta idaresinin mahkeme kararlarını hiçe sayarak, seçim gününden sonra oy pusulası postalarını yerine ulaştırmayacağını ilan etmesiyle başarıya ulaşmış oldu. Çünkü mektupların gecikmesini sağlamak posta idaresinin elindeydi…
Trump’ın seçim sonuçlarını manipüle etme çabaları bunlarla sınırlı kalmayabilir. NYT bir yayın kurulu yorumunda, Trump’ın, meşru oy pusulalarını geçersiz saymak için federal hükümetin yetkisini kullanabileceğine dair sinyaller verdiğinin altını çiziyor. Aynı yorumda, Trump yönetiminin, insanları sindirmek ve oy kullanmayı engellemek amacıyla, Demokratlara yakın bölgelere federal ajanlar göndermek için uydurma bahaneler kullanabileceğine dikkat çekiliyor. Bir başka endişe de seçimlerin ardından Trump’ın, eyalet yöneticilerine kazananların mazbatalarını vermemeleri için baskı uygulaması… (2020’de bunu denemiş ama başaramamıştı.) Yine de bütün bu çabalar sonuç vermeyebilir. Nefesimizi tutacağız ve 3 Kasım’ı bekleyeceğiz.
Dünyada bu kadar çok sayıda örnek ortaya çıkmadan önce, Trumpvari politikacılarla ilgili bir acemiliğimiz vardı. Bugün artık popülist sağ politikacıların er ya da geç, iktidarlarını korumak için sistemi baştan aşağı değiştirmeye çalışacaklarını biliyoruz. Bunun yarattığı erozyonunun demokrasinin tümüyle çökmesiyle sonuçlanacağını da biliyoruz. Bu çöküşün en önemli göstergesinin, seçimle gelenin, seçimle gitmeyi kabul etmemesi, oyunun kurallarını değiştirmekten rakiplerini saf dışı bırakmaya kadar her yola baş vurması olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu gösterge kendini ortaya koyduğunda genellikle geç kalınmış oluyor. Bu yüzden demokrasiyi savunanların, kendi aralarındaki ayrımları abartmamaları, demokrasi asgari müştereğinde birleşmeyi zorlaştırmamaları gerekiyor. Sonra, atı alan Üsküdar’ı geçiyor.