Kanuni’nin bundan beş asır önce uyguladığı diplomasi bize hâlâ önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Büyük devlet olmak her kavgaya girmek değil; hangi mücadeleyi vereceğini, hangi ittifakı kuracağını ve hangi masada vazgeçilmez olacağını bilmektir.
Kanuni Sultan Süleyman’ı vefatının 460. yılında, Süleymaniye’deki kabri başında düzenlenen anma programında yâd ettik.
İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürümüz Hüseyin Keskin’in nazik davetiyle katıldığım törende Kanuni hakkında birkaç söz söyleme imkânım oldu.
Benim Kanuni Sultan Süleyman’a ilgimin ise oldukça eski ve şahsi bir hikâyesi var.
Henüz 15 yaşındaydım. Rahmetli babamın New York Eğitim Ataşesi olarak atanmasının ardından ABD Kongresi’ni ilk kez gezerken beni çok etkileyen bir şeyle karşılaştım. Temsilciler Meclisi salonunda dünya hukuk tarihine yön vermiş az sayıda büyük kanun koyucuların kabartmaları arasında Osmanlı’dan da bir isim vardı: Kanuni Sultan Süleyman.
Bir Osmanlı padişahının, yüzyıllar sonra Amerikan Kongresi’nde dünya hukuk tarihinin önemli isimlerinden biri olarak anılması beni çok etkilemişti. Kanuni’yi daha fazla okumaya böyle başladım.

Yıllar sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakerecisi olarak Avrupa’nın başkentlerinde ülkemizi temsil ederken Kanuni’yi bu kez başka bir açıdan düşünmeye başladım.
Bugün birkaç saatlik uçak yolculuğunda bile yorulduğumuz mesafeleri Kanuni’nin ordusuyla, at sırtında kat ettiğini; Budin’e, Belgrad’a, Viyana önlerine kadar uzanan seferlerini düşündüğümüzde karşımıza yalnızca büyük bir hükümdar değil, hayatını devlet hizmetine adamış olağanüstü bir siyasi irade çıkıyor.
Fakat Kanuni’yi yalnızca fetihlerle anlamaya çalışırsak eksik kalırız. Çünkü Kanuni aynı zamanda Avrupa diplomasisinin dengelerini değiştiren büyük bir stratejistti.
Kanuni, Avrupa’yı yekpare bir yapı olarak okumadı. Habsburgların yükselişini, Fransa’nın bundan duyduğu rahatsızlığı, Venedik’in ticari çıkarlarını ve Akdeniz’deki rekabeti ayrı ayrı değerlendirdi.
Fransa Kralı I. François ile geliştirilen ilişki bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bir tarafta Müslüman Osmanlı, diğer tarafta Katolik Fransa vardı. Fakat ortak çıkar, yükselen Habsburg gücünün dengelenmesiydi.
Beş asır önce kurulan bu ilişki bugün de geçerli olan temel bir diplomasi kuralını hatırlatıyor:
Diplomasi, kiminle her konuda aynı düşündüğünüzü değil, kiminle hangi konuda ortak çıkarınız bulunduğunu doğru tespit edebilme sanatıdır.
Kanuni’nin diplomasisinin arkasında elbette güçlü bir ordu ve dönemin şartlarında gelişmiş bir savunma kapasitesi vardı.
Ancak güç sahibi olmakla sürekli güç kullanmak aynı şey değildir. Büyük devletlerin mahareti, gerektiğinde kullanabilecekleri gücü hissettirerek diplomatik sonuç alabilmeleridir.
Kanuni döneminde askerî kapasite diplomasinin alternatifi değil, dayanaklarından biriydi.
Bugün Türkiye’nin savunma sanayiinde attığı adımları da bu perspektiften değerlendirmek gerekir. Güçlü savunma kapasitesi sadece savaşmak için değil, barış zamanında caydırıcılık ve müzakere gücü sağlamak için de gereklidir.
Masadaki ağırlığınız, masanın dışındaki kapasiteniz kadardır.
Kanuni yalnızca Batı’ya bakmadı. Habsburglarla mücadele ederken doğuda Safevî İran’ıyla hem rekabet etti hem müzakere yürüttü. 1555 Amasya Antlaşması bunun önemli örneklerinden biridir.
Çünkü büyük devlet adamlığı yalnızca savaşı kazanmak değil, askerî gücü kalıcı bir siyasi sonuca dönüştürebilmektir.
Kanuni aynı zamanda ticareti diplomasinin bir parçası olarak kullandı. Fransa ile geliştirilen ekonomik ilişkiler, siyasi ilişkileri güçlendiren bir araç haline geldi.
Bugün bunun karşılığı enerji, teknoloji, savunma sanayii, yatırımlar, tedarik zincirleri ve ulaştırma koridorlarıdır.
Elbette 16. yüzyılın dünyasını bugüne birebir taşımak mümkün değil. Ama coğrafya değişmedi.
Türkiye bugün de Avrupa, Asya, Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişme noktasında.
Türkiye NATO üyesidir, Avrupa’nın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve Avrupa Birliği’ne adaydır. Aynı zamanda bugün yaptığımız gibi Rusya ile konuşmalı, Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeli; Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Asya’da ve Orta Doğu’da etkin olmalıdır.
Bunlar birbirinin alternatifi değildir.
Türkiye’nin gücü, Batı ile güçlü bağlarını korurken Doğu ile konuşabilmesinden, Kuzey ile müzakere ederken Güney ile ilişkilerini geliştirebilmesinden kaynaklanır.
Ama bütün bunları yaparken dünyaya başka başkentlerin gözünden değil, Ankara’dan bakabilmelidir.
Stratejik özerklik tam olarak budur.
İttifak bağımlılık değildir. Diplomasi de sadece bizimle aynı düşünenlerle konuşmak değildir. Asıl diplomasi, farklı düşündüğümüz aktörlerle ortak çıkar alanları oluşturabilmektir.
Türkiye için sık sık “coğrafya kaderdir” denilir. Doğrudur; ama eksiktir.
Türkiye jeopolitiğin kurbanı olmak zorunda değildir; jeopolitiğini diplomatik sermayeye dönüştürebilir.
Kanuni Sultan Süleyman’ı vefatının 460. yılında rahmet ve minnetle anarken onun mirasını yalnızca fetihlerde aramamak gerektiğine inanıyorum.
Onun mirasında hukuk vardır, devlet aklı vardır, müzakere vardır, ekonomi vardır, denge vardır ve diplomasi vardır.
Beş asır sonra bıraktığı ders ise hâlâ günceldir:
Büyük devlet olmak her kavgaya girmek değildir. Hangi mücadeleyi vereceğini, hangi mücadeleyi diplomasiyle önleyeceğini, hangi ittifakı kuracağını ve hangi masada vazgeçilmez olacağını bilmektir.