Sezon başında açıklanan listelere göre TV kanallarında 20’nin üzerinde yeni dizi yer alıyor. Geçen sezondan devam eden dizileri de düşündüğümüzde, ulusal kanallardaki haftalık dizi sayısı 33-35'i buluyor. Peki sizce televizyon ekranı aynı anda bu kadar diziyi gerçekten taşıyabilir mi?
Televizyonun kuralı belli: Reyting almayan dizi gider.
Ama bu sezonun asıl sorusu bence başka:
Bu kadar çok dizinin aynı anda çekilmesinin ekonomik ve sosyolojik bir karşılığı var mı? Televizyon sezonu açıldı. Ekranlar bir anda kalabalıklaştı. Yeni diziler peş peşe geliyor, eski diziler kaldığı yerden devam ediyor. Bir tarafta büyük oyuncular, büyük yapım şirketleri ve büyük prodüksiyonlar; diğer tarafta aynı izleyiciyi kazanmak için birbirleriyle yarışan onlarca hikâye…
2026-27 sezonuna bakınca sayı gerçekten dikkat çekici.
Sezon başında açıklanan listelerde 20’nin üzerinde yeni dizi yer alıyor. Geçen sezondan devam eden dizileri de düşündüğümüzde, ulusal kanallardaki haftalık dizi sayısının 33-35 yapımı bulduğunu söyleyebiliriz.
Peki sizce televizyon ekranı aynı anda bu kadar çok diziyi gerçekten taşıyabilir mi?
Benim tahminim, sezon sonunda bu dizilerin önemli bir bölümü olmayacak. Hatta kabaca yarısının farklı nedenlerle eleneceğini düşünmek çok da iddialı değil.
Televizyonun kuralı belli: Reyting almayan dizi gider.
Ama bu sezonun asıl sorusu bence başka:
Zengin oğlan, fakir kız… ve değişmeyen Türkiye
Hikâyelere baktığımızda televizyonun topluma ayna tuttuğunu söylemek mümkün.
Zengin aileler, güçlü erkekler, yoksul ama gururlu gençler, sınıf atlama hayalleri, aile sırları, intikamlar, imkânsız aşklar…
Bir zamanların “zengin kız-fakir erkek” ya da “zengin erkek-fakir kız” formülü bugün başka ambalajlarla karşımıza çıkıyor.
Modern konaklar, şirketler, holdingler, güçlü aileler, ağalar, miras kavgaları, suç dünyası, mahalle hikâyeleri, tarihî iktidar mücadeleleri, dönem dizileri…
Hikâyeler değişiyor ama temel çatışma çoğu zaman aynı: Güç kimde? Para kimde? Kimin hayatı değişecek?
Bugünün Türkiye’sinde ekonomik koşullar kolay değil. TÜİK verilerine göre Ağustos 2026 itibarıyla yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51. Gıda, konut, ulaştırma ve eğitim gibi temel harcama kalemlerindeki fiyat artışları da hane bütçeleri üzerindeki baskıyı sürdürüyor.
Böyle bir ortamda insan neden akşam saatlerinde televizyon karşısına geçer?
Belki biraz unutmak için. Kendi hayatındaki ekonomik sıkışmışlıktan uzaklaşmak için.
Belki de kendi gerçekliğinden birkaç saatliğine çıkıp başka hayatlara bakmak için.
Zengin bir ailenin sofrasına oturmak, hayallerini görmek, büyük bir holdingin koridorlarında dolaşmak, imkânsız bir aşkın peşinden gitmek ya da bir suç hikâyesinin içine girmek…
Televizyonun sunduğu şey bazen tam da budur:
TİAK verilerine göre 2025 yılında Türkiye’de kişi başına günlük ortalama televizyon izleme süresi 3 saat 38 dakika. Hanelerde günlük ortalama izleme süresi ise 6 saat 8 dakika.
Televizyon izliyor. Ama artık tüketici seçici.
Ve tam da burada büyük rekabet başlıyor. Kanallar ve izleyiciler dışında reklamverenler arasında da rekabet söz konusu.
Bir dizinin çekilmesi arkasında çok büyük bir ekonomi var.
Oyuncu ücretleri, senaryo ekipleri, set çalışanları, plato, kostüm, dekor, ulaşım, post-prodüksiyon, müzik, tanıtım…
Büyük isimlerin olduğu büyük yapımların maliyeti de büyük.
Peki bu maliyet nasıl karşılanacak?
Reklamla.
Artan maliyetler, çeşitlenen medyalar, seçici izleyici yeni bir denklem oluşturuyor.
Daha fazla dizi + daha fazla içerik + daha parçalı izleyici + sınırlı dikkat.
Bu denklem kolay değil.
Reklamveren artık “nerede yayınlanayım?” demiyor,“Ben bu yatırımla kaç kişiye, hangi hedef kitleye, kaç kez ve ne kadar ölçülebilir biçimde ulaşacağım?” diye soruyor.
Dolayısıyla televizyonun karşısındaki rakip artık başka bir kanal değil.
Telefon, YouTube, Instagram, TikTok, Netflix ve diğer streaming platformları…
Hepsinin ortak bir özelliği var: İzleyicinin zamanını bölüyorlar.
Çünkü dizilerin hâlâ televizyonun en güçlü içeriklerinden biri olduğuna inanıyorlar.
İyi bir dizi yalnızca reyting getirmiyor. Kanalın marka değerini yükseltiyor. Sosyal medyada konuşuluyor. Oyuncular üzerinden haber yaratıyor.
Yurt dışına satılabiliyor. Streaming platformlarında ikinci bir hayat bulabiliyor.
Ve en önemlisi, reklamveren için düzenli ve büyük bir izleyici kitlesi yaratabiliyor.
Bu nedenle kanal yönetimi açısından çok sayıda proje üretmek bir tür portföy stratejisi.
Bir proje tutmazsa diğeri tutabilir.
Ancak her dizi aynı zamanda büyük bir maliyet demek.
2025-2026 sezonunda 36 televizyon dizisi yayınlanırken 23 dizi ekran yolculuğunu tamamladı. Bir önceki sezonda ise 44 dizi içinden 28’i sona erdi.
Bu rakamlar bize önemli bir şey söylüyor:
Televizyon artık uzun soluklu dizi üretme işinden çok, sürekli yeni projelerin denendiği yüksek riskli bir yatırım alanına dönüşmüş durumda.
İzleyici ne kazanıyor?
Daha fazla seçenek. Daha fazla tür. Daha iyi prodüksiyon. Daha iddialı oyuncu kadroları.
Ama önemli bir sorun var:
Bağ kurmak. Bir dizinin izleyicisiyle bağ kurması zaman istiyor.
Oysa daha ilk bölümlerden “tuttu mu, tutmadı mı?” hesabı yapılmaya başlanınca izleyicinin de kafasında başka bir soru oluşuyor:
Televizyon için izleyicinin sadakatini kaybetmek, reyting kaybetmekten daha büyük bir mesele.
2026-27 sezonunun sonunda kaç dizinin kalacağını şimdiden bilmiyoruz.
Umarım tümünün yolu açık ve uzun olur.
Ama televizyon dünyasında iyi dileklerin yanında bir gerçek de var:
Reklamveren için soru artık yalnızca “hangi dizi daha pahalı?” değil.
Asıl soru şu:zHangi içerik markaya gerçekten değer katıyor?
Çünkü reklamverenin satın aldığı şey yalnızca bir saniyelik ekran süresi değil.
Dikkat. Erişim. Doğru hedef kitle. Markayla kurulacak ilişki.
Ve bütün bunların ölçülebilir bir karşılığı.
İşte bu nedenle 2026-27 sezonundaki rekabeti yalnızca dizilerin reyting yarışı olarak görmemek gerekiyor.
Bu aynı zamanda dikkat ekonomisinin yarışı.
Bu sezon onlarca dizi birbirleriyle yarışacak.
Bazıları reytingde kazanacak. Bazıları birkaç bölüm sonra bitecek.
Bazıları sosyal medyada patlayacak ama ekranda tutunamayacak.
Bazıları ise sessiz sedasız yıllarca devam edecek.
Ama sonunda kazanan yalnızca en yüksek bütçeyi harcayan ya da en ünlü oyuncuyu kadrosuna alan olmayacak.
Kazanan, izleyicinin hayatındaki o iki-üç saatlik zamanı hak eden yapım olacak.
Bugün televizyonun en kıymetli şeyi artık yalnızca reklam süresi değil.
İzleyicinin dikkati.
Ve o dikkat, her zamankinden daha zor kazanılıyor.
8 Eylül 2026 - Metot: İş Hayatının Karanlık Odası
1 Eylül 2026 - Eylül: Yılın İkinci Başlangıcı
25 Ağustos 2026 - Perihan Uygur ile Tanıştığımıza Memnun Oldum
18 Ağustos 2026 - Herkes yapay zekâ kullanırsa markalar birbirine mi benzeyecek?
Feza Turunçoğlu Kimdir?
Feza Turunçoğlu, Türkiye’de marka, pazarlama ve reklam sektöründe uzun yıllarını geçirmiş deneyimli bir profesyoneldir. Marka yaratma, spor pazarlaması, marka yönetimi ve iletişim konularında derin bilgi birikimine sahiptir.
Reklam ajanslarında yönetim ekibinde çalışmış, yürütme kurullarında yer almış, ülke için önemli birçok markanın büyüme süreçlerine katkıda bulunan ekipleri yönetmiştir.
Feza Turunçoğlu’nun kariyeri boyunca edindiği deneyimler ve sektördeki bilgisi, markaların stratejik iletişimini yönetme yeteneği ve kriz dönemlerinde markaların nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşleri sektörde önemli bir referans niteliği taşır.
Bu dönemde; finanstan otomotive, gıdadan içecek markalarına, kamu projelerinden kişisel bakıma Türkiye’nin en önemli ve büyük bütçeli markaları ile çalışma, stratejilerinde söz sahibi olma ve değer yaratma şansı yakalamıştır.
Daha sonra Türkiye’nin bilinirliği ülke dışına da taşan ve ülkenin en değerli markalarından biri olan Vestel’de 10 sene boyunca Vestel Pazarlama iletişimi ve Perakende Pazarlama Liderliği yaparak; pazarlama iletişimi ve sponsorlukların yanı sıra, markanın stratejisi ve bütçe yönetiminde de söz sahibi oldu.
Vestel döneminde en sevdiği işlerinden biri “Biz Voleybol Ülkesiyiz” stratejisinin oluşturulması ve hayata geçişinde üstlendiği rolü oldu. ‘Biz Voleybol Ülkesiyiz’ iletişimi ile marka, hem tüketicinin gönlünü kazanırken hem de sayısız ödül kazandı.
Türkiye’de ‘Spor Pazarlaması’ denince, akla ilk gelen isimlerden.
Feza kendisini; reklam, pazarlama ve iletişim stratejisi alanlarında 30 yıllık deneyimi ile “ marka danışmanı” olarak tanımlıyor.
Vestel sonrası, bağımsız marka danışmanı olarak farklı projelerde ‘sevdiği ve inandığı’ markalara katkı sağlamaya keyifle devam ediyor.
Ve halen en çok voleybol izlemeyi seviyor.