Metot: İş Hayatının Karanlık Odası

İş dünyası değişiyor, şirketler ve çalışma biçimleri değişiyor. Ama insanın işini kaybetme, daha iyi bir pozisyona gelme, kendini kanıtlama ve diğerlerinden daha başarılı olma mücadelesi çok değişmiyor. Bunu iyi bilenlerdenim.

8 Eylül 2026

Uzun zamandır tiyatroya gitmeye vakit bulamıyordum.

Hayatın o tanıdık döngüsü içinde bir şeyler sürekli erteleniyor. İşler, toplantılar, yetişmesi gerekenler, evde yapılması gerekenler, telefonlar, e-postalar… “Şu dönem yoğun, sonra giderim” diyorsunuz. Sonra o “sonra” bir türlü gelmiyor.

Ben bu döngüyü Metot ile kırdım. İyi ki de kırmışım.

Çünkü oyundan çıktığımda aklımda yalnızca bir iş görüşmesi hikâyesi yoktu. Uzun yıllarını iş hayatında geçirmiş biri olarak kendime sorduğum başka sorular vardı:

  • Bir işe sahip olmak için ne kadar ileri gidebiliriz?
  • Rekabetin sınırı nerede başlar, insanlığın sınırı nerede biter?

Ve belki de en önemlisi:

  • İş hayatında gerçekten ne kadar “kendimiz” kalabiliyoruz?

İspanyol yazar Jordi Galceran’ın 2003 yılında yazdığı Metot, tam da bu soruların üzerine gidiyor.

Bir şirketin toplantı odasındayız. İş görüşmesine gelen dört aday, aynı pozisyon için yarışıyor. Hepsinin amacı aynı: O işi almak.

Ama bildiğimiz anlamda bir iş görüşmesi değil bu. Adayların önüne sırayla çeşitli sınavlar geliyor. Bilgisayar ekranı olduğunu düşündüğüm beyaz kutudan gönderilen talimatlar, beklenmedik sorular ve giderek sertleşen oyunlar… Herkes aynı anda bu sürecin içinde.

Ve tam burada küçük bir not düşeyim: Dört adayın yarıştığını söyledim ama oyunda bir de sürpriz var. Israr etmeyin söylemeyeceğim. 😊

Metot‘un keyifli taraflarından biri de neyin gerçekten bir sınav, neyin oyunun parçası olduğunu anlamaya çalışırken sürekli tetikte olmanız.

İlk bakışta amaç en başarılı adayı bulmak gibi görünüyor. Oysa kısa süre içinde anlıyoruz ki burada ölçülen yalnızca mesleki yetenekler değil.

Karakteriniz. Geçmişiniz. Zaaflarınız. Korkularınız. Vicdanınız.

Ve bunların hepsi birer sınava dönüşüyor.

Galceran’ın yıllar önce yazdığı bu hikâyenin bugün hâlâ bu kadar tanıdık gelmesinin nedeni de galiba burada.

İş dünyası değişiyor, şirketler ve çalışma biçimleri değişiyor. Ama insanın işini kaybetme, daha iyi bir pozisyona gelme, kendini kanıtlama ve diğerlerinden daha başarılı olma mücadelesi çok değişmiyor.

Bunu iyi bilenlerdenim.

Yaklaşık 21 yıl reklam ajanslarında, ardından 11 yıl kurumsal bir şirkette yöneticilik yaptım. Son üç yıldır da İletişim Danışmanlığı yapıyorum.

Dolayısıyla Metot‘u yalnızca bir seyirci olarak izlemedim.

Bazı sahnelerde koltukta oturan biri değil, sanki yıllar önce çalıştığım bir ofisteydim.

Rekabetin insanları nasıl değiştirebildiğini yaşadım.

Kurum içindeki güç savaşlarının nasıl yürüdüğüne şahit oldum.

Psikolojik savaşların içinde kaldım.

Ve evet, mobbingin de ne olduğunu fazlasıyla biliyorum.

Belki de bu yüzden oyunun bazı anları bana tanıdık geldi.

Çünkü Metot, yalnızca dört insanın bir işi kapmak için birbirini elemesini anlatmıyor.

Bize, iş hayatının insanı fark ettirmeden nasıl acımasız bir yarışmacıya dönüştürebildiğini gösteriyor.

Bir noktadan sonra soru “Bu işi kim hak ediyor?” olmaktan çıkıyor.

“Bu işi almak için kim ne kadarından vazgeçebilir?” sorusuna dönüşüyor.

İşte oyunun asıl rahatsız edici tarafı da burada başlıyor.

Çünkü seyirci olarak kendinizi zaman zaman adayların yerine koyuyorsunuz.

“Ben olsam ne yapardım?” diye düşünüyorsunuz.

O sorunun cevabını vermek hiç kolay değil.

Metot aynı zamanda kara mizah ile psikolojik gerilimi çok iyi bir araya getiriyor. Gülüyorsunuz ama o gülüşün altında hafif bir huzursuzluk var. Çünkü biraz sonra güldüğünüz şeyin kendi çalışma hayatınızdan çok da uzak olmadığını fark ediyorsunuz.

Üstelik bütün hikâye tek bir odada geçiyor.

Dışarı çıkış yok. Kaçış yok. Vazgeçmek yok.

Sadece dört aday, bir oda ve giderek sertleşen sınavlar…

Serkan Keskin’in hem yönetip hem oynadığı; Sarp Aydınoğlu, Şebnem Hassanisoughi ve Yavuz Pekman’ın eşlik ettiği oyun, bu kapalı alan duygusunu seyirciye de geçiriyor.

Metot bana bir şeyi yeniden hatırlattı:

Bir oyuna yalnızca hikâyesini izlemek için gitmiyorsunuz.

Kendinizden bir parçayı görmek de için gidiyorsunuz.

Ben bu oyunda iş hayatındaki 35 yılımın bazı gölgelerini gördüm.

Belki siz de başka bir tiyatro oyununda kendi gölgenizi bulursunuz.

Feza Turunçoğlu Kimdir?

Feza Turunçoğlu, Türkiye’de marka, pazarlama ve reklam sektöründe uzun yıllarını geçirmiş deneyimli bir profesyoneldir. Marka yaratma, spor pazarlaması, marka yönetimi ve iletişim konularında derin bilgi birikimine sahiptir.
Reklam ajanslarında yönetim ekibinde çalışmış, yürütme kurullarında yer almış, ülke için önemli birçok markanın büyüme süreçlerine katkıda bulunan ekipleri yönetmiştir.
Feza Turunçoğlu’nun kariyeri boyunca edindiği deneyimler ve sektördeki bilgisi, markaların stratejik iletişimini yönetme yeteneği ve kriz dönemlerinde markaların nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşleri sektörde önemli bir referans niteliği taşır.
Bu dönemde; finanstan otomotive, gıdadan içecek markalarına, kamu projelerinden kişisel bakıma Türkiye’nin en önemli ve büyük bütçeli markaları ile çalışma, stratejilerinde söz sahibi olma ve değer yaratma şansı yakalamıştır.
Daha sonra Türkiye’nin bilinirliği ülke dışına da taşan ve ülkenin en değerli markalarından biri olan Vestel’de 10 sene boyunca Vestel Pazarlama iletişimi ve Perakende Pazarlama Liderliği yaparak; pazarlama iletişimi ve sponsorlukların yanı sıra, markanın stratejisi ve bütçe yönetiminde de söz sahibi oldu.
Vestel döneminde en sevdiği işlerinden biri “Biz Voleybol Ülkesiyiz” stratejisinin oluşturulması ve hayata geçişinde üstlendiği rolü oldu. ‘Biz Voleybol Ülkesiyiz’ iletişimi ile marka, hem tüketicinin gönlünü kazanırken hem de sayısız ödül kazandı.
Türkiye’de ‘Spor Pazarlaması’ denince, akla ilk gelen isimlerden.
Feza kendisini; reklam, pazarlama ve iletişim stratejisi alanlarında 30 yıllık deneyimi ile “ marka danışmanı” olarak tanımlıyor.
Vestel sonrası, bağımsız marka danışmanı olarak farklı projelerde ‘sevdiği ve inandığı’ markalara katkı sağlamaya keyifle devam ediyor.
Ve halen en çok voleybol izlemeyi seviyor.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.