Konuşurken bu cümleyi kullananları hep ilginç bulmuşumdur.
Çünkü altını çizmek, aslında okura ait bir harekettir.
Bir metni okursunuz.
Bir cümlede durursunuz.
Bir kelime sizi yakalar.
Kalemi alır, altını çizersiniz.
Neyin önemli olduğuna siz karar verirsiniz.
Yazar metni size bırakmıştır artık. Söylediği şeylerden hangisinin sizin için önemli olduğunu seçme hakkı sizdedir.
Konuşmaya gelince işler değişiyor.
“Altını çiziyorum” diyen biri, daha cümlesini kurarken eline görünmez bir kalem alıyor.
Buraya dikkat.
Şurası önemli.
Bunu özellikle söylüyorum.
Sonra ses yavaşlıyor, kelime ağırlaşıyor, aynı düşünce bir kez daha geliyor.
Sanki konuşma bitmeden dinleyenin metnini de kendisi düzenlemek istiyor.
Bir toplantıda biri yine söze başlamış:
“Şimdi burada altını çiziyorum…”
Yanındaki, ötekine eğilip sormuş:
“Kalem kimde?”
“Bende ama o kullanıyor.”
Hoşuma gidiyor bu küçük durum.
Çünkü mesele tam da burada.
Konuşma da dinleyene bırakılan bir metin değil mi?
Söyleniyor ve karşı tarafa geçiyor.
Orada başka bir anlam kazanıyor.
Okuyanda olduğu gibi.
Kim ne anlıyor, neyi anlamıyor, neyi benimsiyor, akılda ne kalıyor, hangi yerin yanından geçiliyor?
Kimi cümlenin altı çiziliyor, kimi cümlenin yanından geçiliyor.
Buna karışmamak gerek.
Hatta bu imkânsız.
“Altını çiziyorum” diye diye konuşmak, biraz da okurun elinden kalemi almak gibi oluyor.
Üstelik kendi sözünün altını kendin çizmek de tuhaf bir şey.
Belki bir cümlenin gerçekten önemli olup olmadığına, onu söyleyen değil, dinleyen karar vermeli.
Konuşurken kalemi bırakın.
Biz altını çizeriz.
Mesela bu yazıyla ben de pazar gününün altını çizmek istiyorum.
20 Eylül 2026 - Altını çiziyorum
18 Eylül 2026 - Kendini avutarak yaşamak üzerine II: İlgisizliğin İlgi Olması
16 Eylül 2026 - Beyhudelik, Akşam Mahzunluğu
10 Eylül 2026 - Daha Çok Yere Geliyoruz Daha Az Yere Varıyoruz
7 Eylül 2026 - Milli Sözcüğünün Ete Kemiğe Büründüğü Bir Takım