İngiltere Merkez Bankası, Lloyds ve Barclays bankaları, British Museum, Londra’nın önemli tiyatro ve opera binaları, Oxford ve Cambridge’in bazı bina, müze, kütüphane ve sanat koleksiyonları, bazı hastaneler ve kiliseler… Bütün bunlar, transatlantik köle ticaretinden kazanılan paralarla kuruldu.
“Anladığımız kadarıyla, zencileri hiçbir zaman işaretlemiyorsunuz. Fransızların da işaretlemediğini, Dr. Dover’ın bu kadar büyük bir işaretin zencilerin (hayatını) tehlikeye sokacağını söylediğini belirtiyormuşsunuz. …size küçük bir gümüş damga gönderiyoruz. …damga kızgın hale getirilecek, zenciler sol omuzlarından işaretlenecek.”
South Sea Company (Güney Denizi Şirketi) Yönetim Kurulu imzalı mektupta yer alan damga çiziminde, bir kraliyet tacı ve altına iliştirilmiş SSC harflerinden oluşan şirket logosu görülüyor. Çizimin üzerinde, “Barbados’taki zenciler için işaret” yazıyor. 1714 yılına ait mektubun ilgili bölümünün kopyası, The Guardian gazetesinin, “Köleleştiren ulus – Köleleştirilmiş Afrikalılara basılan kraliyet tacı damgası: Britanya monarşisi ve köle ticareti” başlıklı haberinde yer alıyor.

Eylül ayı ortasında yayınlanan haber, bir büyük araştırmanın son bulgularını aktaran bir dizi haberden biri… “Üzerinde Güneş Batmayan” imparatorluğun, zenginliğini sömürgeciliğe ve köle ticaretine borçlu olduğu daha önce defalarca yazılmış ve çizilmişti. Britanya monarşisinin köle ticaretiyle ilişkisi de biliniyordu. Ancak İngiltere’nin ünlü üniversitelerinden “King’s College London”ın himayesinde gerçekleştirilen devasa araştırma yayınlanınca, olayın inanılması güç boyutu gözler önüne serildi.
Bir kez daha, tarihsel bir gerçek, monarşilerde, diktatörlüklerde en tepedekilerin izni ve payı olmadan hiçbir büyük ekonomik faaliyetin gerçekleştirilemeyeceği, büyük paraların el değiştiremeyeceği gözler önüne serildi; ama görmek istemeyen yine görmedi, duymak istemeyen yine kulaklarını tıkadı. Tabii İngiltere söz konusu olunca, BBC gibi büyük bir kurumun varlığı, gerçekleri sağır sultana dahi ulaştırmayı sağlıyordu. BBC, önceki hafta, konuyu bütün boyutlarıyla ortaya koyan iki bölümlük bir belgesel yayınladı. Bu vesile ile, biz de bu “zengin” konudan mahrum kalmayın diye, “İngiliz Köle Tüccarları Kayıtları” araştırması ile ilgili haberlerin içine daldık.

Doğrusu, Kral Charles’ın, İskoçya’da dünyanın önde gelen teknoloji ve yapay zeka patronlarını toplamasından üç gün önce, 14 Eylül’de, monarşinin köle ticaretiyle bağlarını açıklayan bir araştırmanın yayınlanması hiç iyi olmamıştı. Gerçi Kral’ın misafirlerinin bu konularla ilgilenecek bir politik hassasiyete sahip oldukları söylenemezdi. Kral Charles ise, monarşi mensuplarının tüm krizlerdeki tutumunu takınmıştı: Ağdalı bir üslubun içinde kaybolan bir kabullenme, duygudaşlık ama meselenin özüne ilişkin eylemsizlik…
Nitekim, Buckingham Sarayı’nın Kral adına yaptığı açıklamada, Kral’ın, “bu alanda akademik çalışmalar yürüten ve bu sayede bu tür meselelerin en iyi şekilde nasıl ele alınabileceğine dair tartışmaya katkıda bulunan herkese minnettar” olduğu dile getiriliyordu. Açıklamada, Kral Charles’ın, “kölelik meselesi konusunda daha fazla anlayış geliştirilmesine ve tarihi haksızlıkların giderilmesine yönelik yollar bulunmasına ilişkin kişisel ve samimi kararlılığını birçok kez dile getirdiği” belirtiliyordu. Charles, araştırmacılara kraliyet arşivlerini açarak destek de vermişti.
Eski sömürge, şimdi İngiliz Uluslar Topluluğu’nun üyesi Jamaika hükümeti adına, Kültür Bakanı Olivia Grange, bu araştırmanın açıklanmasından bir hafta önce, Jamaika’nın devlet başkanı statüsünde olan Kral Charles’a bir dilekçe sunmuştu. Dilekçe, Kral’ın anayasal yetkisini kullanarak, transatlantik köle ticaretinin o dönemki İngiliz hukukuna ve uluslararası hukuka göre yasal olup olmadığının ve İngiltere’nin resmi bir tazminat yükümlülüğü bulunup bulunmadığının en yüksek temyiz mahkemesi olan Privy Council (Kraliyet Danışma Meclisi Yargı Komitesi) tarafından hukuken incelenmesini sağlamasını talep ediyordu. (Kral dilekçeyi söz konusu yargı organına iletti.)
Ardından, monarşi tarafından kurulan/kurdurulan bir şirketin kraliyet armasını taşıyan köle damgası dahil, 250 yıl boyunca monarşi mensuplarının ve imparatorluğun ileri gelenlerinin köle ticaretiyle tüm bağlarını açıklayan bir araştırma yayınlandı. Aynı araştırma “İngiliz Medeniyeti”nin belli başlı kurumlarının da köle ticaretiyle finanse edildiğini ortaya koyuyordu. Eh, bu durumda Başbakan’ın da iki çift laf etmesi beklenmez miydi?
Çiçeği burnunda İşçi Partili Başbakan Andy Burnham, kendisine yöneltilen sorulara, köleliğe maruz kalmış ülkeler için, “haklılar ama alacakları yok” minvalinde birkaç sözle cevap verdi. Burnham, köle ticaretini “iğrenç” olarak niteledi; ardından da açık biçimde, herhangi bir tazminatın söz konusu olmayacağını dile getirdi.
Buraya bir de karşı cepheden bir örnek alalım: 2015 yılında, o dönemde başbakan olan David Cameron (Brexit’in önünü açan Muhafazakar başbakan), Jamaika’yı ziyaret ederken, tarihi köle ticaretinde İngiltere’nin oynadığı rol nedeniyle tazminat ödenmesini reddetmişti. Jamaika parlamentosunda bir konuşma yapan Cameron, köleliğin “her biçimiyle iğrenç” olduğunu söylemişti. Ayrıca, “bu acı mirasın ötesine geçip geleceğe yönelik çalışmaların sürdürülmesini” umduğunu da eklemişti.
Araştırmaya biraz yakından bakarak, bu konuda neden körlerle sağırların birbirlerini ağırladığını daha iyi kavrayabiliriz.

Sanat ve Beşeri Bilimler Araştırma Konseyi tarafından finanse edilen ve tamamlanması dört yıl süren, “İngiliz Köle Tüccarları Kayıtları” araştırma projesi, King’s College London’dan başkan ve editör Prof. William Pettigrew ile ortak araştırmacılar Dr. Nicholas Radburn (Lancaster Üniversitesi), Profesör Edmond Smith (Manchester Üniversitesi) ve Dr. Nicholas Draper tarafından yürütülmüştü. Ekibe doktor ünvanlı birkaç akademisyen daha katılmıştı. “İngiliz Köle Tüccarları Kayıtları” bu konudaki tek araştırma değildi ama en kapsamlısıydı ve en somut delilleri içeriyordu.
Araştırmaya göre ilk köle tacirlerinin faaliyet göstermeye başladığı 1560 yılından köleliğin kaldırıldığı 1807 yılına kadar, yaklaşık 250 yıl boyunca, İngiltere’de 13 bin kişi köle ticaretine yatırım yapmıştı. Yatırımcıların 1000 kadarı kadındı. Araştırma, bir ilki gerçekleştirerek, bu kişilerin önemli bir kısmının kimliklerini ve biyografilerini açığa çıkarıyordu. Söz konusu kişiler 3,2 milyon Afrikalı erkek, kadın ve çocuğun Atlantik üzerinden zorla Amerika kıtalarına nakledilmesini finanse etmişlerdi.
En tepeden başlayacak olursak, 12 Britanya hükümdarının köle ticaretiyle organik bağı olduğu ortaya çıkmış durumda. Kraliçe I. Elizabeth (1558–1603), İngiliz köle ticaretinin öncüsü kabul edilen John Hawkins’e 1564 yılında devasa bir savaş gemisi tahsis etmiş, karşılığında Afrika’dan kaçırılan ve İspanyol sömürgelerine satılan kölelerden elde edilen kâra doğrudan ortak olmuştu. Kral I. James (1603-1625) ve Kral I. Charles (1625–1649) bu ticareti yapan kraliyet bağlantılı bir şirkete (Guinea Company) özel imtiyaz vererek, köle ticaretini kurumsallaştırmıştı. Kraliyet beratı ile verilen imtiyaz, ilgili şirketin tekelleşmesini sağlamıştı.
İngiltere’nin kısa süren cumhuriyet döneminin ardından monarşinin yeniden kurulmasıyla tahta çıkan II. Charles (1660-1685) köle ticaretini fiilen devlet destekli bir girişim haline getirmişti. Yine imtiyaz belgesi yoluyla ticaretin tekelleşmesi sağlanmıştı. Ardından tahta çıkan II. James (1685-1688) bu imtiyazlı şirketi (Royal African Company) bizzat yönetmiş, hatta 1677’de üstün hizmetleri karşılığında 500 gine (o zamanki para birimi) ödül almıştı.

Katoliklere karşı Protestanların darbesiyle, İngiliz parlamentosu, II. James’in kızı II. Mary’i (1689-1694) tahta geçirmiş ve onu Hollandalı Protestan prens Orange’lı William ile evlendirmişti. Bu ikisi imparatorluğu ve kraliyete bağlı köle ticaretini ortak olarak yönetmişti. III. William (1689-1702) karısından uzun yaşamıştı. Dönemlerinde İngiltere’nin köle ticaretinden aldığı pay büyümüştü.
İngiltere ile İskoçya’yı birleştirerek Büyük Britanya Birleşik Krallığı’nı (United Kingdom of Great Britain) kuran Kraliçe Ann (1702-1714) İspanya’nın sömürgelerine köle taşıma haklarını alarak Büyük Britanya’yı dünyanın en büyük köle ticareti ülkesi haline getirmişti. Bu yazının girişindeki kölelerin damgalanması ile ilgili mektup önün döneminde yazılmıştı. Bu ticareti elinde bulunduran South Sea Company’nin bir kraliyet kurumu olduğu, söz konusu “damga” ile bir kez daha tescillenmişti.
Kral I. George (1714-1727) bu şirketi bizzat yönetmiş ve şirkette hatırı sayılır bir pay sahibi olmuştu. İspanya ile yapılan anlaşma uyarınca İngiliz gemileri Amerika kıtalarına her yıl 4800 sağlıklı erkek köle taşımıştı. Kral II. George (1727-1760) da aynı şirketin ortağı ve yöneticisiydi. Şirket 1714-1740 arasında 41.943 Afrikalı esiri Amerika kıtalarına taşımış bunların 7000’i yolda ölmüştü.
Kölelik karşıtlarının yavaş yavaş seslerini yükselttikleri bir dönemde üç hükümdarın, köleliği ve köle ticaretini sürdürürken bir yandan da kölelik kurumunu cansiperane savunduklarını görüyoruz: Kral III. George (1760-1820), ergen bir gençken köleliğin ahlaki olmadığını ortaya koyan bir makale yazmış olmasına rağmen krallığı döneminde perde arkasından kölelik karşıtlarıyla mücadele etmişti. III. George zamanında köle ticaretini yasaklayan bir yasa çıkarılmış. Ama kölelik kaldırılmamıştı. IV. George (1820-1830) döneminde Karayipler, Demerara ve Guyana’daki köle isyanları kanlı bir şekilde bastırılmıştı.
Kölelik, Kral IV. William (1830-1837) zamanında tamamen yasaklanmıştı. Ancak kralın kendisi kölelik kurumunu savunmuş ve bu doğrultuda Lordlar kamarasında bir konuşma yapmıştı. Konuşmasında, kolonilerdeki kölelerin “mutlu bir hayatı olduğunu” savunmuştu. Onun da sicilinde kanlı bir isyan bastırma olayı vardı: Jamaika’da 60 bin kölenin ayaklandığı isyan sırasında IV. William daha 18 aylık bir kraldı. İsyan kanlı biçimde bastırıldı. 200 köle öldürüldü. 350’ye yakını asılarak idam edildi.

Burada bir noktaya açıklık getirmekte yarar var. Bu nokta bazen İngilizlerin bile kafasını karıştırıyor. Büyük Britanya parlamentosu köle ticaretini 1807 yılında yasaklamıştı (Slave Trade Act 1807). 1807 yasası uyarınca, Britanya gemilerinin Afrika’dan yeni köleler kaçırması, satın alması ve taşıması yasaktı. Ancak sömürgelerdeki mevcut kölelerin durumu değişmiyor; köle olarak kalmaya ve çalıştırılmaya devam ediyorlardı. Köleliğin tamamen kaldırılması ise 1833 yılına denk geliyordu (Slavery Abolition Act 1833). Bu yasayla Britanya İmparatorluğu’na bağlı kolonilerde (Karayipler, Güney Afrika vb.) kölelik kurumu tamamen yasadışı ilan edilmiş ve yaklaşık 800.000 köle özgürlüğüne kavuşmuştu.
1807 ile 1833 arasında bazı kaçak ticaret vakaları yaşanmıştı. Ama en önemlisi plantasyonlar üzerinden köle emeğinin kazancı paylaşılmaya devam etmişti. Dahası, Büyük Britanya hükümeti 1833’teki yasanın ardından, plantasyon sahiplerine, kölelerini kaybettikleri için, o zamanki bütçesinin %40’ına denk gelen 20 milyon sterlinlik bir tazminat ödemişti. (Kölelere değil, köle sahiplerine tazminat ödeniyor!) Bu tazminatı ödeyebilmek için hükümetin o dönemde aldığı borçların tasfiyesi 2015 yılına kadar (2015!) sürmüştü. Yani köle sahiplerine ödenen tazminatı Birleşik Krallık halkı vergileriyle finanse etmişti.
Kral Charles’a dilekçe sunan Jamaika Kültür Bakanı Olivia Grange bu durumu şöyle özetliyordu: “2015 yılına kadar İngiltere, köle sahiplerine (bankalara) ödeme yapıyordu, çünkü bizler mülk olarak görülüyorduk.” Grange sözlerini şöyle sürdürüyordu: “Asıl sorulması gereken şu olmalı: Eğer günümüzde hâlâ, atalarımızın mülkiyetine sahip olan köle sahiplerine ödeme yapıyorsak, o halde şu anda neden (biz de) bir tazminat arayışında olmayalım?”

Köle ticareti dönemi, bugünün İngiltere’sini (Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı) oluşturan unsurların doğum tarihini işaretliyordu. “İngiliz Köle Tüccarları Kayıtları” araştırma grubunun başkanlığını yürüten Prof. William Pettigrey, The Guardian için yazdığı bir makalede köle ticareti döneminin Britanya için dönüm noktası niteliğinde olduğunu söylüyordu. İmparatorluğun kurulması ve güçlenmesi, temel kurumların hayata geçirilmesi, kültürün şekillenmesi, ilerici değerlerin oluşturulması, benzeri görülmemiş ekonomik büyümenin temellerinin atılması bu döneme rastlıyordu.
Köle ticaretinin ekonomik, sosyal ve kültürel etkilerinin yanı sıra politik etkileri de mevcuttu. Tüccarlar, İngiliz İç Savaşı sırasında (Kralcılarla Parlamentocuların savaşı ve 10 yıllık Cumhuriyet dönemi: 1642-1660) Stuart monarşisine karşı çıkarken köle ticaretini benimsemişlerdi. Monarşi ise bu meydan okumaya karşı kendini savunmak için yine bu ticarete sığınıyordu. Monarşi yeniden başa geçtikten sonra, ekonomik gücünü ve itibarını kazanmak amacıyla köle ticareti tekel şirketlerini kurdu ve yönetti.
Yine Pettigrew’dan aktaralım: “Pek çok İngiliz, köle ticaretinin tekellerin elinde olmasından hoşnutsuzdu. Kendileri de bu ticareti yapabilmek istiyordu (Serbest ticaret!). Monarşiye karşı çıkmak, anayasayı değiştirmek ve serbest köle ticaretini savunmak için siyasi partiler kurdular. Tüccar lobiciler, yenilikçi siyasi yöntemler geliştirdiler. Ülkenin köle ticaretini genişletmek için, sadece gerçekleri aktarmak yerine görüş empoze eden ve okurları ikna etmeye yönelen yeni bir gazetecilik türü oluşturdular. Bireysel girişimciliği yücelten, yeni (ve hâlâ etkili olan) ekonomik büyüme kavramları ortaya attılar.”

Pettigrew’un sözünü ettiği “yeni gazeteciliği” herhalde benim gibi siz de merak etmişsinizdir. Dönemin birçok gazetesinin yanı sıra kölecilikle bağlantısı olan iki gazete bugüne kadar gelmiş durumda: The Guardian ve The Times. The Guardian’ın bağlantısı, gazetenin kendisi tarafından açığa çıkarılmıştı. Gazetenin sahibi Scott Trust, 2020 yılında başlattığı bağımsız bir akademik araştırmanın ardından Mart 2023’te “Legacies of Enslavement” (Köleliğin Mirasları) raporunu yayımlamış ve geçmişiyle yüzleşerek resmen özür dilemişti.
Gazeteyi 1821 yılında The Manchester Guardian adıyla kuran John Edward Taylor’un şirketi, ABD’nin güneyindeki (Sea Islands), Jamaika’daki ve Brezilya’daki plantasyonlarda köleleştirilmiş Afrikalıların topladığı ham pamukları ithal edip satarak servet kazanmış ve gazetenin kuruluş sermayesi bu paradan gelmişti. Ayrıca gazetenin kuruluş finansmanını sağlayan diğer 11 kişiden dokuzunun kölecilikle bağlantısı vardı. Gazete, köleliğin tartışıldığı dönemde hem köleliğe karşı çıkıyor hem de köle sahiplerine tazminat ödenmesini savunuyordu.
Guardian, bu rapordan sonra “Cotton Capital” (Pamuk Başkenti) adlı bir yazı dizisi ve podcast başlatmış, özür dilemiş ve etkilenen topluluklara 10 yıl boyunca 10 milyon sterlinin üzerinde bir para aktarmak için, “Onarıcı Adalet Fonu” kuracağını duyurmuştu.
The Times’ın bağlantısını ise biraz farklıydı: Gazeteyi 1785 yılında kuran John Walter, öncesinde Londra’da çok büyük bir sigorta brokerı ve armatördü. O dönem Londra’daki finansörlerin ve sigortacıların en büyük gelir kalemi, transatlantik köle ticareti yapan gemileri ve “kargo” olarak görülen köleleştirilmiş insanları sigortalamaktı. John Walter’ın erken dönem serveti, bu deniz ticareti ve sigorta ağlarıyla doğrudan ilişkiliydi.
Walter, 18. yüzyılın sonlarında sigorta sektöründe büyük bir finansal kayba uğrayınca elinde kalan matbaacılık ve yayıncılık varlıklarıyla The Times’ı (ilk adıyla Daily Universal Register) kurmuştu. 18. ve 19. yüzyıllarda The Times, Britanya elitlerinin, finans dünyasının, asillerin, büyük tüccarların ve plantasyon sahiplerinin ana gazetesiydi. Sömürgelerden Britanya topraklarına getirilen ve kaçan kölelerin yakalanması için verilen “Ödüllü Kaçak Köle İlanları” ve köle ticareti şirketlerinin reklamları bu gazetede yayınlanıyordu. Haliyle bu gazete de “mülkiyetin kutsallığını” ve köle sahiplerine tazminat ödenmesinin gerekliliğini savunuyordu.
Prof. Pettigrew’in, King’s College’in web sitesinde yer alan bir yazıda, köle ticareti dönemini tanımlarken kullandığı şu ifadeleri bizleri şaşırtıyor: “İronik bir şekilde, yatırımcıların köle ticaretini monarşinin tekelinden kurtarma çabaları, Britanya’nın ilerici ve özgürlüğü seven bir ulus olarak ün kazanmasına katkıda bulundu. Aslında, İngilizler için köle ticareti genellikle iyileştirici bir etki yarattı; İç Savaş’taki gerilimi çözdü, Birlik Yasası’ndan sonra İngiltere ile İskoçya’yı birbirine bağladı ve rakip siyasi gruplar arasında ortak bir amaç sağladı. Ayrıca sosyal hareketliliği teşvik etti ve hayırseverliği besleyerek en muhtaç İngilizlerin yaşamlarını ve sağlıklarını iyileştirdi; nesiller boyu fayda sağlayacak bir miras bıraktı.”
Pettigrew bu sözleriyle köle ticaretini övmüyor, şu inanılmaz gerçeğe işaret ediyordu: Tüm çelişkisine rağmen, Monarşiye karşı verilen mücadele İngilizlerin “değerlerimiz” dediği şeyi ortaya çıkarmıştı. Ama mücadelenin kökeninde köle ticaretinden pay alma güdüsü vardı. Ayrıca, bugünün İngiltere’sini oluşturan ikonik kurumlar, köle ticaretinden elde edilen gelirlerin doğrudan kullanılması ya da bağışlanmasıyla kurulmuştu.
İngiltere Merkez Bankası’ndan (Bank of England) başlayalım: Pettigrew’in araştırma ekibi, İngiliz finans kurumlarının (City of London) köle ticaretinde bilinenin ve tahmin edilenin çok ötesinde rolü olduğunu belgelemişti. İngiltere Merkez Bankası’nın 24 yöneticisi, köleleştirilmiş Afrikalıların ticaretine yatırım yapmıştı. Bunlardan dördü, 1694 yılında Banka’nın kurucu yöneticileri arasında yer alan Londra seçkinleri arasındaydı. Diğer 20 kişi ise sonraki yüzyıl boyunca görevdeydi. Merkez Bankası’nın kuruluş sermayesini taahhüt eden ilk 30 yatırımcı (dönemin hükümdarları III. William ile II. Mary dahil) doğrudan köle ticareti şirketlerine yatırım yapmıştı. Bilindiği gibi dünyada ilk merkez bankaları özel sermaye kuruluşlarıydı ve genellikle kraliyet giderlerini, borçlarını, savaşlarını finanse etmek için kurulmuştu. (Kırım Savaşı sırasında alınan dış borçların ödenmesine aracılık etmek ve devlete finansal destek sağlamak için kurulan Osmanlı Bankası’nı hatırlayalım.) İngiltere Merkez Bankası kurulduğu sırada, İngiltere Fransa ile savaş halindeydi.
Halen Londra’da özerk belediye statüsüne ve şirket yapısına sahip olan Londra’nın merkezindeki “City of London Corporation” 17. ve 18. yüzyıllarda köle ticaretinden kazandıkları paraları şehri büyütmek, kamu binaları inşa etmek, belediye giderlerini karşılamak için kullanmıştı.
Bugünün dünya devi olan Barclays ve Lloyds bankalarının kurucu ortakları (örneğin Barclays’in kurucularından David ve Alexander Barclay), Karayipler’deki köle plantasyonlarından gelen paralarla ilk finansal büyümelerini gerçekleştirmişlerdi.
Dünyanın en prestijli bilim kurumlarından biri olan Kraliyet Bilim Akademisi (The Royal Society), köle ticaretine kurumsal bir yatırımcı olarak katılmıştı. Kurumun önde gelen bilim insanları bu ticarete para yatırmış ve elde edilen kârlar akademinin erken dönem araştırmalarını ve operasyonlarını finanse etmişti.
Britanya Müzesi (British Museum) sadece kolonilerin talan edilmesiyle değil, aynı zamanda ilk kuruluşunda, köle ticareti kârlarıyla zenginleşen Sir Hans Sloane gibi isimlerin bağışları ve finansal destekleriyle satın alınan, devasa antik ve tarihi eser koleksiyonlarıyla vücut bulmuştu. (Jamaika, sömürge döneminde ülkelerinden alınan eserlerin iadesi konusunda müzeyle görüşmeler başlattı.)
Dönemin birçok tiyatro sahnesi, opera binaları ve sanat galerileri köle ticaretinden pay alanların sponsorluklarıyla finanse edilmişti. Ünlü besteci Georg Friedrich Haendel’in bile köle şirketlerinden hisse senedi kazancı olduğu kayıtlarda yer almaktaydı.
Anglikan Kilisesi’nin resmi kurumsal organları ve 45 üst düzey din adamının köle gemilerine yatırım yaptığı belgelenmişti. Kilise, özellikle Karayipler’deki Codrington Plantasyonları gibi köle çiftliklerini doğrudan işletmiş ve buralardan elde edilen gelirleri kilise binalarının yapımında ve misyonerlik faaliyetlerinde kullanmıştı. Kilise bu konuyla ilgili resmi olarak özür diledi.
Araştırmada “acı bir ironi” olarak nitelendirilen duruma göre, köle ticaretinden gelen paralar Londra’daki yoksul ve hastaların tedavisi için kurulmuş bazı hastanelere aktarılmıştı. Örneğin, Dr. Peter Barwick gibi hekimler, köle ticaretinden kazandıkları servetle Londra’daki yoksullara ücretsiz tıbbi bakım sağlayan klinikleri ve hastaneleri fonlamışlardı. Bugün NHS sistemi içinde bulunan Guy’s Hospital, yoksul hastaların ücretsiz bakımı için 1721’de Thomas Guy tarafından kurulmuştu. Guy’ın servetinin önemli bir kısmı köleleştirilmiş Afrikalıları İspanyol sömürgelerine taşıyan South Sea Company’den geliyordu.
Köle ticaretinden elde edilen fonlar Oxford ve Cambridge’e dahi sızmıştı. Bu üniversitelerin ne kuruluşu ne yükselişi doğrudan kölecilik fonlarına dayanmıyordu ama, dönemin zenginlerinden alınan pek çok bağışın yanı sıra, bünyelerindeki bazı önemli yapılar, koleksiyonlar ve kalcı fonlar köle ticaretiyle doğrudan ilişkiliydi. Barbados ve Antigua’daki şeker plantasyonlarında yüzlerce köle çalıştıran Christopher Codrington, 1710’da Oxford’a 10 bin sterlin ve kitap koleksiyonunu bağışlamıştı. Bununla yeni bir kütüphane binası inşa edildi ve yeni kitaplar alındı. Böylece All Source College bünyesinde Oxford’un en önemli akademik kütüphanelerinden biri kuruldu. All Souls College bugün bu bağlantıyı açıkça kabul ediyor.
Cambridge, 2022 yılında kendi resmi araştırmasını yapmıştı. Cambridge de köle ticaretiyle ilintili pek çok bağış kabul etmişti. Bunların en çarpıcısı, dedesi South Sea Company’nin kurucularından olan, Richard Fitzwilliam’ın (VII. Viskont Merrionlu Fitzwilliam) 1816’daki ölümünden sonra, Cambridge’e sanat ve obje koleksiyonunu, kütüphanesini, ayrıca 100 bin sterlin bırakmasıydı. Bunlarla üniversite bünyesinde kurulan Fitzwilliam Müzesi’nin binası ve başlangıç koleksiyonu meydana getirilmişti. Müze bugün köle ticaretine dayanan bu mirastan hâlâ yararlanmakta olduğunu kabul ediyor. Her iki üniversite de kölelik tarihiyle bağlantılarını araştırdı, Cambridge bulgularını yayınladı, Oxford yayınlamadı; her ikisi de resmi biçimde özür dilemedi.
ABD’de 2013 yılında silahsız siyahi genç Trayvon Martin’in vurulması ve onu vuran mahalle bekçisinin beraat ettirilmesi sosyal medyada #BlackLivesMatter (Siyahların Hayatı Değerlidir) etiketinin ve sonra da bir sivil hareketin ortaya çıkmasına yol açmıştı. Bu sivil hareket, 2014’te Michael Brown’un ve 2020’de George Floyd’un polisler tarafından öldürülmesiyle küresel bir kitle hareketine dönüşmüştü.
İngiltere’de hareket 2016’dan itibaren etkili olmaya başladıysa da George Floyd’un ölümü bir öfke patlaması yarattı. 260’tan fazla kasaba ve şehirde yüz binlerce insan sokaklara döküldü; bu dalga Birleşik Krallık tarihindeki en büyük ırkçılık karşıtı kitlesel eylemler olarak kayıtlara geçti. Bu hareket, Birleşik Krallık’ın köle ticareti ve sömürgeci geçmişiyle yüzleşmesini sağladı. Kölecilikle bağlantısı bilinen ünlülerin heykelleri alaşağı edildi. İkonik görüntülerden biri, Bristol şehrine büyük katkıları olan, Edward Colston’un yerinden sökülerek siyah kumaşa sarılan heykelinin kalabalıklarca nehre atılmasıydı. Bazı kurumlar, bazı heykelleri kendileri söktüler. İngiltere Merkez Bankası eski yöneticilerine ve guvernörlerine ait 8 tablo ve iki büstü kaldırdı.
2020 yılındaki yoğun protestolar, eylemler İngiliz köle ticaretine olan tepkinin gazını büyük ölçüde almıştı. Ayrıca yukarıda da değindiğimiz gibi pek çok kurum kendi geçmişindeki kölecilik bağlantılarını araştırmaya 2020’de başladı. Bu yazıya konu araştırmanın da muhtemel tetikleyicisi bu protestolardı. Bu yüzden, yeni sansasyonel bilgiler geniş kitleleri bugün yeniden harekete geçirmemişti.
Pettigrew ve ekibinin araştırması aslında Avrupa çapındaki çok kapsamlı bir araştırmanın parçası. Köle ticaretinin Avrupa’nın ticari, finansal, siyasi ve kültürel gelişimi üzerindeki çok boyutlu etkilerini inceleyen çok ayaklı bir araştırma mevcut. Bu araştırma Hollanda, Fransa ve Brezilya’yı (Ticaretin Atlantik ötesindeki menzili ve önemli dağıtım limanları bağlamında) kapsıyor. İspanya, köle ticaretinin en büyük tüketicilerinden ve pazar alanlarından biri olmasına rağmen, köle ticaretini organize eden finansal yatırımcı ağlarının içinde olmadığından ve taşeron kullandığından ve bu ticareti finanse eden merkezler ağırlıklı olarak İngiltere, Fransa ve Hollanda’da olduğu için proje bu ülkelerin yerel arşivlerine odaklanıyor.
Tıpkı İngilizlerin büyük çoğunluğunun köleciliğin Amerika’ya ait bir mesele olduğuna yüzyıllarca inanmaları gibi, pek çok ülkenin insanı köle ticaretinin kendilerinden uzak coğrafyalarda gerçekleştiğine inanmıştır. Bu bizde de böyledir. Büyük çoğunluk, eski Türkler’de, Osmanlı’da köleliğin, köle ticaretinin olmadığına inanır. Bu konuda modern kölelikle ilgili yazımda verdiğim bir kaynağı buraya yeniden almayı yararlı buluyorum: Muhafazakar bir kaynaktan, Türk Tarih Kurumu’nun “Belleten”inden, Türk Sosyal Hayatında Kölelik-İsmail Parlatır… Okumanızı tavsiye ederim. Resmi tarihten yakamızı sıyırmak hepimize lâzım…