“Tattın nesi varsa insanoğlunun,
suç ağır,
en ağır cezayı ödüyorsun.”
Bugün İoanna Hoca’nın doğum günü. Doksan yaşına girecekti. Onu bugün son yolculuğuna uğurluyoruz. Ölüm haberini beklediğim hâlde öğrendiğimde içimde bir şeyler koptu, benden çok büyük bir şey eksildi sanki. Onun olmadığı bir dünya bana siyah beyaz görünüyor. Yaklaşık yirmi beş yıldır profesyonel olarak yazı yazan ben, haberi aldığımdan beri bilgisayarın başına tekrar tekrar oturdum. Yazdığım her satırı kendime kızarak sildim, her defasında ümitsizliğe kapılarak kalktım masadan. Yazma becerimi – eğer varsa – alıp götürenin ona layık bir yazı kaleme alamayacağım endişesi olduğunu, bu endişenin de aslında yalnızca benimle ilgili olduğunu çok iyi biliyorum. Onun için yazılacak bir yazıyı kendimle ilgili anekdotlarla ve anı parçacıklarıyla doldurmanın ne kadar doğru olduğu sorulabilir. Ama hayatımda – geç de olsa – kazandığı yeri anlatabilmek için elimden gelen yalnızca bu. Temas ettiği her hayata bir şekilde dokunmayı becerebilen biri için yazılan her yazı, belli ölçüde yazanın hayatıyla da bağlantılı olmak zorunda. Bu yarı otobiyografik denemenin bağışlanacağını umuyorum.
17 yaşında, İstanbul Erkek Lisesi’nde toy bir öğrenciyken yaz aylarının bir kısmını geçirdiğim yazlık bir köyde Sigmund Freud ve Alfred Adler’i Almanca asıllarından sökmeye çalıştığım uzun öğleden sonralarıma, Boğaziçi Üniversitesi felsefe bölümünde okumaya başlamış olan kadim dostum Necati Ilgıcıoğlu’nun önüme bir yem gibi attığı paradokslar eşlik ederdi. Aslında psikoloji diye bir şeyin olmadığı, her şeyin felsefede başlayıp felsefede bittiği üzerine sarkastik şakaları da cabası. Bunlar zaten karışık olan kafamı daha da karıştırıyordu. Ya psikolog – psikoterapist demek istiyordum, o zamanlar öyle biliyordum – olacaktım ya da felsefeci. Oğlunun doktor olmasını isteyen bütün eczacılar gibi babam da bastırıp duruyordu. Annemle babam henüz oldukça kırılgan olan kimliğimi orasından burasından çekiştiriyor, ne istediğimi değil, neyi istemem gerektiğini bana dikte etmeye çalışıyorlardı. Sonra okuduğum liseden benden yaşça büyük biri, tıp fakültesine girip psikiyatr olabileceğimi fısıldadı kulağıma. Öyle de oldu ve hiç pişman değilim. Ardından Cerrahpaşa Fizyoloji ile Boğaziçi Psikoloji arasında mekik dokuyarak nörobiyolojiyle uğraştığım, bunun üstüne de İsviçre’de psikiyatri ve psikoterapi eğitimi aldığım yıllar geldi. Ludwig Binswanger ve Karl Jaspers’le orada tanıştım. Tanıştım diyorsam, kitaplarını okudum ve onların felsefelerinin sindiği psikiyatri kliniklerinde yıllarca hastalarımla yaşadım demek istiyorum.
İoanna Hoca hayatıma çok geç girdi maalesef. Girince de baş köşeye yerleşti. Hayatımdaki herkes şaşkınlıkla karşıladı bu durumu. Hemen hemen bütün ilişkilerinde baskın bir rol alan, bunu da narsistik bir yerden yapmadığını dostlarının zamanla – umarım – anladığı ben, Alper Hasanoğlu, birdenbire bir felsefe hocasını, onun derslerde söylediklerini dilimden düşürmez olmuştum. Üç beş cümlemden birine “İoanna Hoca bu konuda şöyle düşünüyor” diyerek başlıyordum. 50 yaşımda felsefeyle sistematik olarak ilgilenebilmek için uzaktan felsefe okumaya başlamış, birkaç yıl sonra da sevgili Bergen Coşkun Özüaydın’ın cesaretlendirmesiyle Maltepe Üniversitesi felsefe bölümünde doktoraya başlamıştım. Diğer hocalarımız alınmasınlar, temel motivasyonum İoanna Hoca’nın orada ders veriyor olmasıydı. Beni çeken, onun hayata olan tutkusu, felsefesini bir yaşam biçimine dönüştürmesi ve o bitmek bilmeyen öğrenme merakı oldu. Hayatı katlanılır ve dolayısıyla anlamlı kılan şey tutkuydu, neye olursa olsun tutku. Hayatı tutkuyla merak ediyordum, hâlâ da ediyorum. Bu tutkunun bana ihanet etmeyecek bir şeye yönelmesi gerektiğini zamanla anladım. Bu, herhangi bir insan olamazdı. Ama insan olabilirdi. Hayat bana insana dokunmanın iki güvenli yolu olduğunu göstermişti, psikoterapi ve felsefe. Psikoterapi felsefesiz kaldığı için insana körlerin fili tarif etmesi gibi yaklaşıyordu – burada Kant’ı anmanın tam da sırası. Felsefe ise bilimlerin baba ocağını terk etmelerinin ardından, elinden bütün oyuncakları alınmış bir çocuk gibi ortada kalmış, fildişi kulesine çekilmişti, içeriksizmiş gibi.
İoanna Hoca’yla aslında İsviçre’de tanışmıştım. Adını ilk kez, bir psikiyatri kliniğinde çalışan, benden dört yaş büyük, Hacettepe Tıp Fakültesi’ni bitirip İsviçre’de psikiyatri ihtisası yapan Egemen Savaşkan’dan duydum. Felsefeyi ve sanatı hayatının ortasına yerleştirmiş bir psikiyatri uzmanıydı Egemen. Ne zaman felsefeyle ilgili bir konu açılsa İoanna Kuçuradi derdi. Sohbetlerimize çoğunlukla şarap ve şiir eşlik eder, o esriklikle İoanna Hoca’nın kitaplarını karıştırıp coşkuyla konuşurduk. Egemen, felsefeyi ona sevdiren ve felsefece düşünmenin ne anlama geldiğini ona öğreten kişinin İoanna Kuçuradi olduğunu her fırsatta söylerdi. Onun ne kadar mütevazı bir insan olduğunu, meraklı gençlerin ne kadar saçma olursa olsun bütün sorularını sabırla yanıtladığını, yaşamanın hayata dönüşmesinin ancak felsefe yoluyla mümkün olduğunu ondan öğrendiğini anlatırdı. Ben o sıralar psikiyatrinin biyolojisiyle daha çok ilgileniyordum ve felsefe bir süre için gündemimden çıkmıştı. Doğrusu, çıktığını sanıyordum. Beynin içini didik didik ettiğimi sandığım fizyoloji laboratuvarlarında geçirdiğim dört yılın ardından dünyaca tanınan bir psikiyatri kliniğine gelmiştim. “Ruhsal hastalıkların beynin hastalıkları” olduğunu ileri süren bir paradigmanın peşine takılmıştım ve otuz yaşında bir genç olarak her şeyden o kadar emindim ki. Ruhu, beynin hangi köşesine, hangi sulcusun içine saklanırsa saklansın bulabileceğimizi düşünüyordum, hatta bundan emindim. Psikiyatrinin felsefe olmadan antropolojik bir temele sahip olamayacağını anlamam için çok uzun süre geçmesi gerekmedi elbette. Ruhun sandığım gibi bir substantia olmadığını, yalnızca bir kavram olduğunu zamanla, el yordamıyla sezdim. Ama Orta Çağ gözlüklerini sezgisel olarak da olsa çıkarmış olduğumu İoanna Hoca’nın Aristoteles dersinde anladım.
Sonraki dönem Kant’ı attı önümüze İoanna Hoca, ardından Platon’u. Sonraki dönem onunla Schopenhauer okuduk. Her dersini heyecanla bekledim ve beklediğime hep değdi. Bir bilge kişi bilgiye giden yolda öğrencisinin elinden tutuyorsa, benim için o bilge kişi İoanna Hoca oldu, o artık yok, ama elimden tutmaya devam edecek. Yine bir derste beni sevgiyle azarlayacak, “psikiyatr olduğunu unut Alper, önündeki metne bak!” diyecek bana. Ben de gülümseyerek bana kızdığı için sevineceğim. Felsefece düşünmeyi ondan öğrendim. Onun öğrencisi olabildiğim için gurur duyuyorum.
Gençken, yirmili yaşlarımda şiir yazmaya cesaret etmiştim. Edip Cansever ve Turgut Uyar’dan daha iyi yazamadığımı anladığımda kalemi bir kenara bıraktım. Ama şiirin kendisini hiçbir zaman bir kenara bırakamadım. Şiir demişken şu iki dizeyi anımsamak isterim.
“Yüzleriniz benim yetmez
yüzümü görmenize.”
Sözü edilen yüz bir bilgeye mi aittir, yoksa okuduğumuz dizeler, bilgili genç bir kadının acı dolu çığlığı mıdır? Kim bilir? Hem zaten bilmek de gerekmez…
Hoşça kalın, Hocam.
***
Yazının içinde tırnak içinde yer alan bütün dizeler İoanna Kuçuradi’nin Perdenin Arkası adlı şiir kitabından alınmıştır.