Bodrum’u önce Cape Cod, sonra Ibiza yapan neslin son kadını

11 Ekim 2026

Bugün Bodrum mevsimini kapatarak İstanbul’a dönüyorum..

Her yaz sonu yaşadığım o duygu yine çöktü içime…

Derin bir “Sayfiye hüznü…”

Bu hüznü ilk defa çocukluğumda Ekim ayında Çeşme’ye gittiğimde hissetmeye başlamıştım…

Boşalan plajlar, tenhalaşan kasabalar, terkedilmiş duygusu veren evler bana hep bir şeylerin kuşlar gibi uçup gitmekte olduğunu hatırlatır.

Üstelik, terkedilmiş yalnız kediler ve köpekler mevsimidir yaz sonu.

1973 yılında bir sayfiye filmi hayatıma girdi ve kaldı

Ama 1973 yılında seyrettiğim bir film yaz sonu hüznüme, siyasi bir boyutu da ağır bir angarya gibi yükledi.

Marco Leto’nun “La Villeggiatura” isimli filmiydi.

Türkçeye “Sayfiye” olarak çevirebilirsiniz.

Mussolini döneminde geçen bir filmdi.

Faşist rejime bağlılık yemini etmeyi reddettiği için bir adaya sürgün edilen profesör Rossini’yi anlatıyordu.

Onu gözetleyen polis komiseri, baskı uygulamak yerine nezaket, ayrıcalıklar ve rahat bir yaşam sunarak direncini kırmaya çalışıyordu..

Profesörün ailesiyle bir villada yaşayabilmesi, diğer siyasi sürgünlerle arasındaki mesafeyi de büyütüyordu.

O filmin sonunu 53 yıldır unutamıyorum

Film, iktidarın bir aydını konfor ve ayrıcalıklarla nasıl uzlaşmaya çekebileceğişüphesini içine sokuyordu .

Sürgünün tatile benzetilmesine yönelik ironik bir ismi vardı filmin.

İşte o yüzden sahiller boşalmaya başladığında içime bir “Villeggiattura hüznü”  çöker.

Her yaz sonu bu filmi hatırlarım.

Bodrum’da yaz mevsimini Maça Kızı’nın kurucusu Ayla kapattı

Bodrum’dan ayrılırken tanıdığım bir kadının ölüm haberi geldi.

O kadını daha önce yazmıştım ama bir yaza daha veda ederken, hayata veda eden bu kadını bir kere daha yazmak geldi içimden.

Çünkü onun hayatı da bir tür “Villegiattura hikayesi…”

Bu, dün kaybettiğimiz Ayla Emiroğlu’nun hikayesi…

Yani artık bütün dünyanın tanıdığı “Maça Kızı” oteli ve plajının kuran kadın.

Dün ölüm ilanında onun için “Sahir Erozan’ın annesi” diye yazıyordu.

Ama tanıyanlar için o Ayla Emiroğlu’du…

Yani Sahir onun oğluydu aslında…

Maça Kızı, aynı burjuvazinin Türkbükü’nü parasız aydınlardan devralma olayıdır

Benim için “Ayla’nın hikayesi; Türkiye’nin ilk “Villegiattura sürgünü” ile başlayıp, önce parasız sanatçı ve aydınların “Cape Cod’u, sonra da Türkiye burjuvazisinin, “İbiza” haline dönüşümü ile  biten 60 yıllık bir dönemin nehir romanıdır.

Bu hikâyenin başında da Bodrum’un ilk siyasi sürgünü Cevat Şakir(Halikarnas Balıkçısı) vardır.

Ama o nehir roman, bir sonraki sayfası müthiş, cıvı cıvıl bir kadının hikayesi ile devam eder.

Herkes onu Ayla Erozan olarak tanıdı.

Dün ölümü ise ilanlarda ise genç kızlık soyadı ile Ayla Emiroğlu olarak duyuruldu.

Hayat dolu bir kadının Bodrum Azmakbaşı’nda başlayan hikayesi

Ayla Emiroğlu 60’lı yılların sonu ve 70’lerin başında Bodrum’a ilk gelen İstanbullulardan.

Maçakızı’nın hikâyesi onunla başlıyor ama oraya gelinceye kadar uzun bir yolu var.

“Bodrum benim özgürlüğüm” diyen kadın

İlk mekânını 1977’de Azmakbaşı’nda açıyor.

Onu 1980’de Gümbet ve 1990’da Torba’da Bodrum’un ilk “Beach Club”ı izliyor.

1995’te ilk Maçakızı’nın Gölköy mekanları geliyor.

2000’de ise Türkbükü’nde, bugünkü efsane Maçakızı doğuyor.

Yani bugünkü Maçakızı bir Milenyum çocuğu

Bir Sergio Mendes şarkısı ile başlayan yemekler

Bodrum’un ilk sürgünleri kadar kadar parasız değil ama onlar kadar idealist bir kadın.

İlk müdavimler arasındaki lakabı “Queen of Spades”

Yani “Maçakızı…

Bodrum onun adını, 1977 yılında Türkbükü’nün ucundaki o yerde açtığı küçük bir kafe lokanta ile işitmeye başlıyor.

Yerel sebze ve deniz ürünlerinden yapılan yemekleri sunan, ama gün boyu kafe olarak çalışan bir mekan.

Yemek hazır olduğunda önce bir çan çalmaya başlıyor, sonra Sergio Mendes’in “Fanfarra” (Cabua le le) şarkısı…

O dönemin ilk müdavimlerinin hafızasında kalan ses bu…

Bir dönemin star gazetecilerinin, yazar ve sanatçılarının arkadaşı

Ben Ayla Emiroğlu ile tanışmadım.

Belki bir yerde karşılaşmışızdır diye düşünüyorum ama hafızamda kalmış bir anı yok.

Bugün işi sürdüren oğlu Sahir Erozan’ı ise çok iyi tanıyorum.

Sahir’le ilk defa Washington DC’de açtığı “Cities” adlı restoranda karşılaştım.

Beni oraya Hürriyet’in o günlerde Washington temsilcisi Sedat Ergin’le, Cumhuriyet’in Washington temsilcisi rahmetli Ufuk Güldemir götürmüştü.

Oysa benden önceki nesilden, mesela Örsan Öymen gibi gazetecilerin, yazar ve şairlerin, sanatçıların büyük dostuymuş.

Öyle bir aile ki, kimler ilk kadın şairi çıkarmış

Öyle bir aileye e lenmiş ki, bu da normal.

Oğlu Sahir Erozan aileyi şöyle anlatıyor:

“Ailemin en okumamış ferdi benim. Düşünsenize; dedemin babası en son Yemen valisi İsmail Hakkı Paşa. Annesi Fehime Nuzhet Hanım şair ve Osmanlı döneminin ilk kadın tiyatro yazarı. Dedem Celal Sahir şair, Fecr-i Ati kurucusu, Atatürk’le birlikte Türk Dil Kurumu’nun 4 kurucusundan biri ve Zonguldak milletvekili. Soyadım Erozan da; Baba asker (er) anne şair (ozan) kelimelerinin birleşmesinden geliyor. Babamın adını da Atatürk koymuş Türkay.  Halam Berrin Nadi, Cumhuriyet Gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’nin gelini. Eşi Nadir Nadi ölünce gazetenin sahipliğini o devraldı. Amcam Yener S. Erozan ise Johns Hopkins Medical School’da kürsüsü olan tek Türk. Ne yazık artık hiçbiri hayatta değil.”

Ayla’nın ölümü olması gereken mevsimde geldi

Ayla’nın ölümü, olması gereken mevsimde geldi.

Maça Kızı begonvillerinin de veda etmeye başladığı mevsimde yani.

Türkbükü’nü önce sanatçı ve yazarların Cape Cod’u, sonra Türk burjuvazisinin İbiza’sı haline getiren neslin belki de son kadın üyesiydi.

Yelkenli teknelerde çektirdiği fotoğraflar bu hikayeye 1960’ların  harika İtalyan fotoromanlarının romansını veriyordu.

“Bodrum benim özgürlüğüm” diyordu.

Geriye özgürce yaşanmış bir hayat hikayesi bıraktı.

Artık zamanı gelmiş bir “Villegiattura ölümü” oldu onunki…

Sonbahar sayfiyelerine yakışan bir hüzün vardı elbette.

Ama uzun sürmüş zor bir hastalığın sonu olduğu için, begonvillerden oluşan bir tül, o hüznü hafifçe perdeledi.

Ve Türkbükü’nden bir Ayla geçti.

***
(*) CAPE COD: ABD’nin Massachusetts eyaletinde, Boston’ın güneydoğusunda, Atlas Okyanusu’na kanca gibi uzanan bir yarımada. Sanatçı ve yazar hayatının merkezi, ucundaki Provincetown kasabasıydı; yakınındaki Truro ve Wellfleet de bu çevrenin önemli yerleriydi.

1940–50’lerde orada yaşayan ya da yazlarını geçiren başlıca isimler şunlardı:

Tennesse Williams, Jackson Pollock, Norman Mailer, Kurt Vannegut, Edward Hopper, Willem de Kooning, Franz Kline, Milton Avery ve Robert Motherwell, Jack Kerouac.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.