İspanya’da erken seçim kararı aldıran 87 yaşındaki kadınla Fransa’da elini, gözünü kaybeden çocukların ne ilgisi var?

İspanya’da konut sorununun simgesi haline gelen Maricarmen geçen hafta öldü. O ölmeden bir gün önce Fransa’da yüzbinler eğitim bütçelerindeki kısıntılar ve sefil durumdaki okullar için yürümüştü. Eğitim sorunu ile konut sorununu birbirine bağlayan derin bağlar var. Sadece Fransa’da değil, her yerde.

11 Ekim 2026
  • 10Haber news

Madrid’de, geçtiğimiz günlerde, yaşlı, engelli bir kadın, yalnız yaşadığı kira evinden, fahiş kira artışını karşılayamadığı için zorla, sedyeyle taşınarak çıkarıldı ve bu olayın üzerinden çok geçmeden, geçen hafta hayatını kaybetti. Paris’te, eğitim koşullarını protesto eden öğrencilerin gösterilerinde, polisin kullandığı silahlarla bir lise öğrencisinin eli parçalandı, bir başkasının gözü kör oldu, bir diğerinin çenesi kırıldı. Geçen hafta gösteriler tüm ülkeye yayıldı. Yüzbinler yürüdü.

İki ayrı ülkede, birbiriyle ilişkisi pek yokmuş gibi görünen bu iki olay, birbirine derin bağlarla bağlı, Sadece birbirine değil, belki de bütün dünyaya… O kadar ki, ABD’de, bir yorumcu, “bizim durumumuz da pek farklı değil,” deme ihtiyacını hissedebiliyor. 21. yüzyıl dünyasının nereye gittiğini anlamak açısından İspanya ve Fransa’da yaşananlar turnusol kağıdı niteliğinde…

Bize gelince, (her zaman geriden gelecek değiliz ya) biz bunları farklı boyutlarda, şekillerde bu ülkelerden daha önce yaşadık… Yaşadık da bitti mi? Hayır. Sessizce yaşamaya devam ediyoruz. Buyrun, olan bitene birlikte bakalım, birlikte değerlendirelim.

Ev kirasına yüzde 230 zam gelince insan kalpten gitmez mi?

İspanya’da geçen hafta çarşamba günü, 87 yaşındaki bir kadın öldü. María del Carmen Abascal, ölümünden iki hafta önce, konut krizine karşı ülke çapında bir protesto dalgasını tetiklemiş ve İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in erken seçim kararı almasına neden olmuştu.

Herkesin “Maricarmen” diye hitap ettiği Abascal’ın, kimilerine göre 70 yıla yakın bir süredir yaşadığı Madrid’deki kiralık dairesi bir yatırım şirketi tarafından satın alınmış ve şirket, tekerlekli sandalye kullanan yaşlı kadının kirasını %230 oranında artırmıştı. 

Yaşlı kadının evinden zorla tahliye edilmeye çalışılmasını engellemeye çalışan bir grup komşu, esnaf, tanıdık polisin göz yaşartıcı gaz kullanmasıyla dağıtılmış, Maricarmen, protestocular ve polisler arasından sedyeyle evinden çıkarılmıştı. 

Sosyal medyada yayılan sarsıcı görüntüler birkaç saat içinde yaklaşık 10 bin öfkeli kişinin, ellerinde “Utanç”, “Hepimiz Maricarmeniz” yazılı pankartlarla Madrid sokaklarına dökülmesine neden olmuştu. 

Konu artık, İspanya’da yükselen konut fiyatlarına ve ondan daha hızlı artan kiralara gösterilen tepkiydi. Maricarmen İspanya’nın konut sorununun simgesi olmuştu. Başta Madrid’in ünlü Puerto del Sol meydanı olmak üzere, ülkenin dört bir yanındaki meydanlara tenteler gerilmiş, çadırlar kurulmuştu. Abascal, şiddetli yorgunluk nedeniyle tedavi gördüğü hastaneden protesto hareketine destek vermiş, hastane yatağında çektiği bir videoda, “Hepinizle birlikte orada olmak isterdim,” demişti, “Ama o kadar şanslı değilim. Bu yüzden buradan sizlere cesaret göstermenizi, kendinize ait olanı savunmak için mücadele etmenizi rica ediyorum.”

Ülkenin dört bir yanında çadırlı protestolar sürerken, oturduğu evi satın alan yatırım şirketi, María del Carmen Abascal’ı tahliye etmekten vaz geçmişti. Küçük bir kira artışıyla tekrar evine dönebilecekti. Ancak Maricarmen, yeni sözleşmeyi imzalayamadan hayata veda etti. 87 yaşındaki simge kadının ölümü üzerine, başta Puerto del Sol olmak üzere, tüm ülkedeki çadırlı protesto alanları, çiçekler ve mumlarla donatıldı. Yasla birlikte, öfke daha da kabardı. Yüzlerce kişi parlamento binasına yürüdü. Çadırlar, tenteler Puerto del Sol’un dışına taştı.

Maricarmen’in ölümü, Sanchez’in siyasi ölümünü hazırlar mı?

İspanya Merkez Bankası’na göre, ülkede 700.000’den fazla konut açığı var. Göç, turizm ve nüfusun kentlerde yoğunlaşması konut talebini artırıyor. Öte yandan katı kurallar, bürokrasi ve Barselona gibi şehirlerdeki kira kontrolleri arzı kısıtlıyor, emlak fiyatlarının ve kiraların fırlamasına neden oluyor. Asıl mesele, kamunun ucuz konut üretimini terk etmiş olması, alanın büyük ölçüde özel sektöre bırakılması…

Wall Street Journal’e (WSJ) göre konut sorunu, yakın zamana kadar İspanyolların önde gelen bir meselesi değildi. İspanya’nın devlet kuruluşu, Sosyolojik Araştırmalar Merkezi’nin geçer hafta yayınladığı bir ankete göre, artık İspanyolların yaklaşık %90’ı bu konuyu siyasi bir öncelik olarak görüyordu.

Bir azınlık hükümetini yöneten İspanya Başbakanı Pedro Sánchez de bunun farkındaydı. İşler tamamen çıkmaza girmeden zevahiri kurtaracak bir hamle hazırladı. Tahliyeleri sınırlayan ve kiracıları koruyan bir dizi acil konut önlemini içeren bir yasa paketini parlamentoya sundu. Ancak bu paket 2 Ekim günü parlamentoda reddedildi. 

Bunun üzerine geçtiğimiz haftanın ilk günü, Pedro Sánchez, 29 Kasım 2026 için erken seçim çağrısı yaptı. Anketlerde muhafazakar-hristiyan demokrat “Halk Partisi”nin (Partido Popular) gerisinde gitmesine rağmen, Sánchez neye güvenerek erken seçim kararı almıştı? 

The Guardian’ın haklı olarak sorduğu gibi, Sánchez “oynadığı bu kumarda” kazanan taraf olabilecek miydi? İspanya Başbakanı, parlamentoya sunduğu paketin muhalif ve sağ oylarla reddedilmesini, bu reddedişin konut sorunu aktivistlerini çileden çıkarmasını kendisi için bir avantaj olarak görmüş olmalı. Ancak 8 yıldır iktidarda olan bir başbakan olarak bir dezavantajı da var: Adama sormazlar mı bunca yıl niye bekledin, bu sorunu niye çözmedin diye? 

Doğrusu ben de Sánchez’in büyük bir kumar oynadığını düşünüyorum. Neye dayanarak? Protestocuların ellerinde göze çarpan şu pankarta dayanarak: “Şimdi kime oy vereceğim lan?”

Paris’te tek bir okulda başlayan eylemden ülke çapında gösterilere

İspanya’daki konut protestolarıyla Fransa’daki öğrenci gösterileri neredeyse takvimin aynı günlerine rastlamıştı. Madrid’te Maricarmen’in evinden zorla çıkarılmasından iki gün önce, 21 Eylül’de, Paris’in banliyösü Créteil’deki Saint-Exupéry Lisesi’nin kapısında ilk öğrenci barikatı kurulmuştu. 26 Eylül’de Puerto del Sol’de çadırlı direniş başlamıştı. Maricarmen’in öldüğü Çarşamba gününden bir gün önce, 6 Ekim’de, gösteriler tüm Fransa’da 40’ı aşkın kente yayılmıştı. 6 Ekim Fransa’da “Ulusal Eylem Günü” ilan edildi.

Aslında Saint-Exupéry Lisesi’ndeki hareket, 17 Eylül günü bir öğretmen grevi ile başlamıştı. Öğretmenler personel yetersizliğini protesto ediyordu. Bir iki gün içinde öğrenciler de boykotla öğretmenlerine katıldılar. Sınıflar çok kalabalıktı, yeterince öğretmen yoktu, boş geçen dersler vardı, okul binası haraptı… Lise öğrencileri işin içine girince olay ateşlendi. 21 Eylül’de okulun kapısına barikat kuruldu. Kısa sürede eylemler Paris’in diğer banliyölerine yayıldı. Merkeze ilerledi, diğer kentlere sıçradı. Üniversite öğrencileri, sendikalar desteklerini ilan ettiler. Veliler de çocuklarını destekliyordu. Eylemci bir öğrenci, “anne-babam beni destekliyor, ‘seni içeri alırlarsa, çıkarmak için karakola geliriz, merak etme’ diyorlar,” diye ebeveynlerinin desteğini anlatıyordu.

Le Monde’un tespitlerine göre, geçen pazartesi itibariyle Fransa’daki 3700 ortaöğrenim kurumundan 590’ının kapısında barikat vardı. Sayı her gün arttı. Tekerlekli çöp bidonlarından, okuldaki basit eşyalardan barikatlar kuruluyordu. Öğrenciler, “eğlence olsun diye barikat kurmuyoruz. Bu yolla birlik oluğumuzu göstermek istiyoruz,” diyorlardı. 

Le Monde’un konuştuğu 17 yaşındaki bir lise öğrencisi, “eğitimimize daha fazla bütçe ayrılması için eylemdeyiz,” diyordu, “tuvaletlerimiz sık sık kapalı, okulda bir hemşire bile yok, eksik öğretmenlerin yerine yedek öğretmen atanmıyor. Kendim ve Fransa’daki tüm lise öğrencileri için endişeleniyorum. Bize ihtiyaç duyduğumuz kaynaklar ayrılmazsa, yarın Fransa’yı bir arada tutmak mümkün olmayacak.” Öğrencilerin en büyük şikayetlerinden biri de üniversite girişleri için kullanmak zorunda oldukları ulusal web sitesinin doğru dürüst çalışmamasıydı. Öğrenciler terk edilmişlik duygusu yaşıyorlardı. Bir başka şikayet de okulların sabahın 8’inden akşamın 6’sına kadar sürmesiydi.

New York Times’ın ifadesiyle, zaman zaman polise saldırılar, eşyaları ateşe vermeler olsa da gösteriler büyük çoğunlukla barışçıldı. Ancak tabii taşkınlıklar siyasi otorite için bir fırsattı. Eğitim Bakanı öğrencilerin taleplerini haklı, gösterilerini meşru buluyor, ama hiçbir haklı talebin saldırgan eylemleri meşru kılamayacağını vurguluyordu. 28 Eylül’den itibaren orantısız ölçüde sert polis müdahalesi başladı.  

Kitlesel gözaltılar, ağır yaralanmalar

Le Monde’un verdiği bilgilere göre, 28 Eylül ile 5 Ekim tarihleri arasında kolluk kuvvetlerinin 6.059 kişiyi gözaltına aldığı açıklanmıştı. Gözaltına alınanların %87’si reşit değildi. İçişleri Bakanlığı, Sadece 1 Ekim günü 1.949 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. Bu bir rekordu. Aralık 2018’de, Sarı Yelekler hareketinin en yoğun gününde bile gözaltına alınanların sayısı 1.723 kişiydi…

Le Monde’dan özetleyerek aktaralım: “Polis müdahalesiyle sert bir şekilde karşılık verme yönündeki siyasi karar, ciddi yaralanmalara yol açtı.” 5 Ekim’de kuzeydeki Lens kentinde, 15 yaşındaki bir lise öğrencisinin eli, kullanımı o günden beri geçici olarak askıya alınan bir tür şok bombası nedeniyle koptu. 30 Eylül’de 16 yaşındaki bir lise öğrencisi bir gözünü kaybetti. Savcı’ya göre, yara izi lastik mermiyle “uyumluydu.” Bundan iki gün önce, Paris’in kuzeybatısındaki Saint-Ouen-l’Aumône’da 14 yaşındaki bir öğrenci, yakın mesafeden bir atışa maruz kalmış ve çenesi iki yerden kırılmıştı. (Muhtemelen uzaktan kavisli atışı gerektiren, göz yaşartıcı veya şok bombası atan bir silah kullanılmıştı.) Yaralanmalar bunlarla sınırlı değildi. İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’e göre, 7 Ekim itibarıyla Ulusal Polis Genel Müfettişliği’ne 18 soruşturma havale edilmişti. 

Polisin bu orantısız şiddetinin nedeni neydi? Birileri bir yerel istihbarat görevlisinin feci şekilde dövülmesini veya polisin üzerine havai fişek atılmasını ileri sürebilir. Ya da birkaç barikatın yakılmasını… Ama sebepler çok daha derinde bence… Akademik açıklamaya bakılırsa, Fransa’da “kalabalık kontrolü (taktikleri), müdahale ederek daha fazla kargaşaya yol açmamak için belirli bir düzeyde düzensizliği tolere edecek şekilde” geliştirilmişti. Ancak, son yıllarda bu sakınımlı tavır terk edilmişti. Artık başarılı bir “kalabalık yönetimi” operasyonu, kargaşanın en aza indirildiği ya da tamamen önlendiği bir operasyon olarak görülüyordu; bu da “güç kullanımını” gerektiriyordu.

Benim daha basit açıklamam ise şu: İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da, Amerika’da… polis git gide artan biçimde saldırganlaşıyor. Irkçılık, göçmenlere, azınlıklara ve kadınlara düşmanlık kurumsal bir karakter haline geliyor… Göstericileri demokratik haklarını kullanan yurttaşlar olarak değil, kargaşa çıkarmaya çalışan kışkırtıcılar olarak görüyorlar. Demokrasisi ölmeye yatmış ülkelerin demokratik ilkelerle çalışan kolluk kuvvetleri olması beklenemez. Eğitim düzeni yerlerde sürünen ülkelerin polislerini demokratik ilkelere göre eğitmesi beklenemez.  Toplumun en yoksul kesiminden gelen güvenlik güçleri, “ellerindeki nimetin değerini bilmeyen piçlere” haddini bildirmek istiyor. Bu yüzden “vur” deyince, öldürüyorlar. Ve bütün bu yaşananların kök nedeni aynı… 

Konut protestoları ile eğitim protestolarını ve polisin şiddetini birbirine bağlayan ne?

“Dünya ateşten bir toptu” diye anlatmaya başlayabilir veya Reagan ve Thatcher dönemlerine kadar geriye gidebilirim. Sosyal devletin adım adım tasfiye edilmesine, kamu harcamalarının kısıtlanmasına, IMF’in yapısal uyum kredilerine, özelleştirmelere, devletin küçültülmesi tezlerine konuyu bağlayabilirim. Sovyetler Birliği’nin dağılmasını, soğuk savaşın sona ermesini işin içine sokabilirim. 

Onun yerine kabaca son 30 yıldır, sermaye sınıfının, toplumun diğer tüm kesimlerinin ekonomik ve sosyal kazanımlarına göz diktiğini ve onları birer birer “geri almaya” çalıştığını söyleyeceğim. “Geri almak” diyorum, çünkü dünya onlara aitti ve bir dönem mecburen bazı şeyleri “ötekilere” vermişlerdi. Şimdi şartlar geri almak için müsaitti.

Neo-liberalizm devletin her türlü gereksiz harcamasına karşıydı. Bu gereksiz harcamaların başında sağlık, eğitim ve konut harcamaları geliyordu. Bunların hepsi toplumsal baskılar elverdiği ölçüde, adım adım kısıtlandı. Ve bakın ne oldu…

Devletler sosyal konut üretiminden büyük ölçüde çekildi, gayrimenkul piyasasını serbest piyasa aktörlerine ve küresel sermayeye bıraktı. Onlar getirisi yüksek konut üretimine yöneldi. Bu durum kira ve ev fiyatlarında kontrolsüz bir artışa yol açtı.

Devletler kendi kontrollerindeki okulların bütçelerini her geçen gün kısar, kapasitelerini artırmaya zorlarken, özel okulları serbest bıraktılar. Çok iyi eğitim kadrolarına sahip birtakım özel liseler, Avrupa’da Amerika’da çokça bulunan vakıf okulları, kimi zaman bir üniversiteden çok daha yüksek eğitim-öğretim ücretleri talep etmeye başladılar. Bu ücretlerin yanı sıra velileri birçok yan harcama yapmak zorunda bırakıyorlardı. (Kayıt ücreti, yemek ücreti, etüt ücreti, üniforma ücreti, eğitim gezisi ücreti…) Hatta mesela, Londra’nın en yüksek ücretli özel ortaokul ve lisesi, her yıl velilerden ayrıca bağış topluyordu. Kaliteli öğretim kadrosunu, eğitim ortamını ancak bu şekilde finanse edebiliyordu. 

Buna karşılık devlet okulları tuvalet kağıdı bile alamayacak durumda kalabiliyorlardı. Bütçe kısıntısı sadece alt yapıyı değil, öğretim kalitesini de yakından ilgilendiriyordu. Devlet okullarının öğretmenlerinin ücretleri enflasyona sürekli yenik düşüyor, kaliteli öğretmen bir yana, derslerin tamamını kapsayacak sayıda öğretmen bulmak dahi güçleşiyordu.  Pek çok öğretmen ya mesleği bırakıyor ya da yaşayabilmek için taşraya kaçıyordu. Bu da hayatına taşrada öğretmen olarak devam edebilmesini garanti etmiyordu. 

Dahası var: Konut ve kiralardaki fahiş artışlar, şehir merkezlerinden çeperlere doğru bir kaçışı beraberinde getiriyordu. Böyle olunca Avrupalıların “posta kodu eşitsizliği” dediği olay ortaya çıkıyordu. Şehir merkezlerinde hala birkaç kaliteli devlet okulu vardı ama, onlara bu semtlerdeki evleri satın alabilen veya kiralayabilenlerin çocukları gidiyordu. (Birçok ülkede hala adrese bağlı kayıt sistemi hüküm sürüyor.) Gelir düzeyi düşük aileler, artan kiralar nedeniyle iyi okulların bulunduğu merkezî veya sosyoekonomik düzeyi yüksek bölgelerden dışlanıyordu. Konut piyasasındaki adaletsizlik, kaliteli eğitime erişimi de semtlerle ilişkili bir imtiyaza dönüştürüyordu. Zengin bölgelerdeki okullar daha fazla bağış ve kaynak alırken, dar gelirli bölgelerdeki okullar kaderine terk ediliyordu. Bu bölgelerdeki velilerin bağışla okullarını destekleyebilmesi mümkün değildi. Fransa’daki liseli isyanının banliyölerden başlaması tesadüf değildi.

Öğrenci üniversite çağına gelince konu daha da vahim hale geliyordu. Ailenin daha fazla fedakarlık yapması gerekiyordu. Başka kente gitmek zorunda kalan öğrencinin yurt sorunu, ev sorunu başlıyordu. Çoğu Avrupa ülkesinde üniversiteler öğrencilerine yurt sağlamıyor, ya da ilk seneden sonra başının çaresine bakmasını istiyordu. Zamanında yurtlarını da yapmış olan üniversiteler, giderlerini karşılayabilmek için daha fazla kapasite yaratırken, (onlardan daha çok para aldığı için yabancı öğrenci kontenjanını artırırken), öğrencinin barınma sorununu düşünmüyordu. Kısıtlı yurt kapasitesi, küçük üniversite kentlerinin öğrenci hücumuna karşılık veremeyecek konut kapasitesi, bakımsız, berbat durumdaki öğrenci evlerinin kiralarını durmadan yükseltiyordu. Üniversitelerin ücretsiz veya çok düşük ücretli olduğu ülkelerde, öğrencilerin barınma sorunu, metropoldeki okula banliyödeki evden gitmek için bir-iki saat harcama zorunluluğu pek çok öğrenciyi yüksek öğrenimden caydırıyordu. Londra, Paris, Berlin, Madrid, Amsterdam gibi metropollerde öğrencinin barınma meselesi had safhadaydı. 

Böyle bir ortamda, Fransa’da olduğu gibi, ücretleri geçimini karşılayamayan öğretmenlerle işçiler, üniversiteye devam edebilmek için ağır kişisel mali yükümlülükler altına giren üniversite öğrencilerive okulların bütçe problemleri altında okumaya çalışan üniversite öğrencileri, çocuklarını okutabilmek için dünya kadar fedakarlık yapan veliler, tabii ki, lise öğrencilerinin başkaldırısını destekliyordu. Bu yüzden Ulusal Eylem Günü’nde Fransa’da hükümete göre 250 bin, sendikalara göre 450 bin kişi sokağa dökülmüştü.  Aynı berbat koşullarda yaşam savaşı veren polislere de onları coplama, gazlama görevi düşmüştü. Kim kimden hıncını çıkarabilirse artık…

Dünyayı saran bir vurdumduymazlık var

Bütün bunlar bize yabancı değil. Ben çocukluğumda daha iyi bir devlet okuluna gidebilmek için bir akrabasının veya bir aile dostunun yanında yaşıyor gibi, muhtardan ikametgah senedi almaya çalışanları hatırlıyorum. Yetersiz lise eğitimi yüzünden ailelerin üniversiteye giriş kurslarına para dökmesini hatırlıyorum. Bu durumda bir değişiklik olmadığını, her semtin dershanelerinin dizildiği sokaklardan geçerken gözlemleyebiliyorum. “Her İle En Az Bir Üniversite” sloganıyla çıkılan yolda, öğretim elemanı yetersizliği, yurt sorunu, “öğrenciye ev vermem” diyenler hafızamdaki yerlerini koruyor. Yurtları çıkmadığı için “Çantalarımızı yastık yaptık, parklardayız,” diyerek bankların üzerinde yatan öğrencileri, “Barınamıyoruz Yürüyüşü”nü, Ankara’ya yürüyen öğrencilerin gözaltına alınmasını, “Askıda oda” uygulamasını hatırlıyorum. Birkaç yıl önce İstanbul’daki bazı liselerin öğrencilerinin diploma törenlerindeki protestolarını hatırlıyorum.  

Fransa’da, Le Figaro’nun aktardığı ulusal istatistik enstitüsü verilerine göre, başladığı eğitimi yarıda bırakan 15-34 yaş arası öğrencilerin oranı %19,8’di. Güncel Eurostat verilerine göre bu oran Avrupa’da ortalama %14,2’ydi. 2024 yılında mecliste verilen bir soru önergesine Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in verdiği ve Evrensel gazetesinin aktardığı cevaba göre, Türkiye’de 5 yılda 615 bini aşkın üniversite öğrencisi eğitimi bırakmış, 90 bine yakın öğrenci kaydını dondurmuştu. Bu rakam yaklaşık 4 milyonluk örgün öğretim öğrencisinin %17,5’una tekabül ediyordu (Geriye kalan 3 milyon kadar üniversite öğrencisi, uzaktan öğretim-açık öğretim görüyordu). Yüksek bir oran.  

Bütün bunlar sadece bize değil, belki dünyadaki pek çok ülkeye yabancı değil. WSJ’de yayınlanan bir yorumda şöyle deniyordu: “Fransa’da yaşanan, son derece Fransız tarzı ayaklanmaların sunduğu manzaradan keyif alan (içten içe sevinen) bir Amerikalı mısınız? Sevincinize gem vurun. Bizim durumumuz da onlardan farklı değil.”

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.