Putin’in Ötesinde Rusya: Ruslar Savaş, İktidar ve Ülkelerinin Geleceği Hakkında Ne Düşünüyor?

17 Ekim 2026

Rusya, hakkında neredeyse herkesin kesin bir fikre sahip olduğu, ancak karmaşıklığını bütünüyle anladığını söyleyebilecek insan sayısının görece az olduğu ülkelerden biri.

Kimilerine göre Vladimir Putin, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yaşanan travmatik dönemde Rusya’ya istikrarını, ulusal gururunu ve uluslararası nüfuzunu yeniden kazandıran lider. Kimilerine göre ise iktidarı aşırı ölçüde merkezîleştiren, siyasi özgürlükleri kısıtlayan ve Rusya’yı Ukrayna ile Batı karşısında maliyetli bir çatışmaya sürükleyen yönetici.

Her iki yorum da mevcut. Ancak hiçbiri tek başına Rusya hakkında bilmemiz gereken her şeyi anlatmıyor.

Putin’in özel hayatını, kızlarını, siyasi mirasını ve ülkesinin geleceğini ele aldığım, kısa süre önce 10Haber’de yayımlanan yazım, Rus dostlarımdan çeşitli tepkiler aldı. Bazıları gözlemlerime büyük ölçüde katıldı. Bazıları ise zaman zaman oldukça güçlü itirazlarda bulundu.

Bir dostum, Putin’in saldırgan bir politika izlemekten ziyade Rusya’yı savunduğunu ileri sürdü. NATO’nun genişlemesinden, Batı’nın kışkırtmalarından ve Rusya’nın güvenlik kaygılarının tarihsel köklerinden söz etti. Putin’in kızlarından da olumlu ifadelerle bahsetti; devlet başkanının değişmesinin siyasi sistemi değiştirip değiştirmeyeceğini sorguladı. Artan eşitsizlik, ekonomik sömürü ve giderek daha öngörülemez hale gelen uluslararası düzen hakkındaki endişelerini dile getirdi.

Vardığı sonuçların birçoğuna katılmıyordum. Ancak görüşlerini samimiyetle ifade etmesini takdir ettim.

Bu yazışma bana diplomasi, uluslararası kuruluşlar, enerji ve iş dünyasında geçirdiğim kırk yılı aşkın sürede öğrendiğim önemli bir gerçeği yeniden hatırlattı: Ülkeler, dışarıdan gözlemlendiklerinde ve içeriden yaşandıklarında birbirinden çok farklı görünebiliyor.

Rusların Rusya’yı nasıl gördüklerini anlamak, dünyanın geri kalanının Rusya’yı nasıl gördüğünü anlamak kadar önemli.

Bu, her görüşü kabul etmek veya eleştirel muhakemeden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Tarihsel hafızanın, ulusal kimliğin, kişisel deneyimlerin ve bilgiye erişim imkânlarının insanların olayları yorumlama biçimini etkilediğini kabul etmek anlamına geliyor.

Birkaç kişisel sohbet, 140 milyonu aşkın nüfuslu bir ülkeyi temsil edemez. Ancak geleneksel jeopolitik analizlerin zaman zaman gözden kaçırdığı soruları gündeme getirebilir.

Tek Ülke, Birbirinden Farklı Yorumlar

Rus toplumu ne siyasi açıdan tek sesli ne de kolayca Putin yanlıları ve karşıtları olarak ikiye ayrılabilecek bir yapıya sahip.

Bağımsız kamuoyu araştırmaları bu karmaşıklığı ortaya koyuyor.

Levada Merkezi’nin Eylül 2026 araştırmasına göre katılımcıların yüzde 70’i Rus Silahlı Kuvvetleri’nin Ukrayna’daki faaliyetlerini desteklerken, yüzde 64’ü barış görüşmelerine geçilmesinden yana olduğunu belirtti. Katılımcıların yaklaşık yüzde 81’i ise Putin’in savaşı derhal sona erdirme kararı alması halinde bu kararı destekleyeceğini ifade etti.

Ancak çatışmanın sona erdirilmesi için toprak tavizleri verilmesi gündeme geldiğinde destek önemli ölçüde azalıyor.

Bu bulgular, silahlı kuvvetleri desteklemenin mutlaka süresiz bir savaşın devamını istemek anlamına gelmediğini gösteriyor.

Bazı Ruslar ülkelerinin güvenlik hedeflerini desteklerken müzakere edilmiş bir çözüm arzulayabilir. Bazıları savaşa karşı çıkmasına rağmen görüşlerini kamuoyu önünde açıklamak istemeyebilir veya açıklayamıyor olabilir. Başkaları ise siyasi tartışmalardan tamamen uzaklaşarak ailelerine, geçimlerine ve kişisel güvenliklerine odaklanmış olabilir.

Meduza ve Cherta gibi bağımsız Rusça yayınlar, savaş yorgunluğunu, ekonomik kaygıları, bozulan insan ilişkilerini ve siyasi meseleleri açıkça tartışmanın güçlüklerini ele alan haberler yayımladı.

Bu tür haberler değerli bilgiler sunuyor. Ancak ne bağımsız gazetecilik ne de kamuoyu araştırmaları ülkenin tamamını eksiksiz biçimde yansıtabilir.

Siyasi açıdan kısıtlayıcı ortamlarda yapılan anketlerin özellikle dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor. İnsanlar muhalif görüşlerini açıklamaktan çekinebilir; kamuoyu önünde konuşanlar da toplumun genelini temsil etmeyebilir.

Buradan çıkarılması gereken temel ders, Rus kamuoyunun yurt dışında sıkça sunulan basitleştirilmiş anlatılardan çok daha katmanlı olduğudur.

Rusya’nın Güvenlik Kaygıları ve Ukrayna’nın Hakları

Rus dostumla yaşadığımız en güçlü görüş ayrılığı, savaşın nedenleri ve niteliği üzerineydi.

Ona göre Rusya, özellikle NATO’nun doğuya genişlemesi olmak üzere yıllardır süren baskı ve kışkırtmalara karşılık veriyordu.

Bu bakış açısı, ulaştığı sonuçlara katılmasak bile ciddi biçimde incelenmeyi hak ediyor.

Rus stratejik düşüncesi, coğrafya ve tarihsel deneyimlerle şekillendi. Napolyon’un 1812’deki işgali, Nazi Almanyası’nın 1941’deki yıkıcı saldırısı ve Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’nda verdiği muazzam kayıplar, ulusal hafızada derin izler bıraktı.

Sovyetler Birliği’nin dağılması da siyasi, ekonomik ve psikolojik açıdan büyük bir sarsıntı yarattı.

Rus siyasi çevrelerinin bir bölümü açısından NATO’nun genişlemesi, ülkenin stratejik konumunun giderek zayıfladığı algısını güçlendirdi.

Ancak aynı gelişmeler, Sovyet hâkimiyetini yaşamış Polonya, Baltık ülkeleri ve diğer devletlerde çok farklı yorumlandı. Onlar için NATO üyeliği, yeniden dış kontrol altına girme ihtimaline karşı korunma anlamına geliyordu.

Her iki bakış açısı da Avrupa’nın güvenlik tarihinin bir parçası.

Ancak Rusya’nın kaygılarını anlamak, Şubat 2022’de Ukrayna’ya başlattığı geniş çaplı işgalin kaçınılmaz veya haklı olduğunu kabul etmek anlamına gelmez.

Ukrayna’nın kendi tarihi, güvenlik kaygıları, egemenliği ve geleceğini belirleme hakkı var. Uluslararası alanda tanınmış sınırları, daha büyük bir komşusu stratejik açıdan rahatsızlık duyuyor diye yok sayılamaz.

Rus dostum Ukrayna’da Nazilerin bulunduğuna da değindi. Ukrayna’da, bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi aşırı sağcı örgütler mevcut. Ancak bunların varlığı, Ukrayna devletinin Naziler tarafından yönetildiği yönündeki daha geniş iddiayı doğrulamıyor.

Meşru güvenlik tartışmalarıyla tarihsel kırgınlıkları ve gerçekleri abartabilen veya çarpıtabilen siyasi söylemleri birbirinden ayırmalıyız.

Asıl mesele, Ukrayna’nın haklarını küçümsemeden veya savaşın yol açtığı acıları, Rus ailelerin yaşadığı acılar da dâhil olmak üzere, görmezden gelmeden Rusya’nın güvenlik kaygılarını tanıyabilmek.

İnsani duyarlılığımız seçici olmamalı.

Başka Bir Lider Rusya’yı Değiştirir mi?

Rus dostumun ileri sürdüğü bir başka görüş, Rusya’nın siyasi sisteminin onlarca yılda oluştuğu ve Putin’in görevden ayrılmasının bu sistemi köklü biçimde değiştirmeyeceği yönündeydi.

Bu gözlemin önemli bir tarihsel temeli var.

Rusya’nın merkezî otorite, güçlü devlet kurumları ve stratejik hassasiyet gelenekleri Putin’den yüzyıllarca önceye dayanıyor.

1990’ların çalkantıları da birçok Rusun istikrar ve öngörülebilirlik arzusunu güçlendirdi. Putin’in ilk yıllardaki cazibesini bu deneyimleri dikkate almadan anlamak mümkün değil.

Ancak tarih, bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Mihail Gorbaçov, görünüşte sarsılmaz bir siyasi sistemin liderlik tercihleriyle nasıl dönüşebileceğini gösterdi. Putin de Rusya’nın kurumlarını, siyasi kültürünü ve uluslararası yönelimini önemli ölçüde yeniden şekillendirdi.

Onun nihai olarak görevden ayrılması, kurumsal devamlılığa, pragmatik bir yeniden ayarlanmaya, daha iddialı bir milliyetçiliğe veya kademeli reformlara yol açabilir. Zorlu bir iktidar geçişi de mümkün.

Bu sonuçların hiçbiri önceden belirlenmiş değil.

Rusya’nın geleceği kurumlarına, ekonomik performansına, siyasi elitlerine, uluslararası ilişkilerine ve nihayetinde vatandaşlarının beklentilerine bağlı olacak.

Sıradan Rusların ne istediği sorusunun bu kadar önemli olmasının nedeni de bu.

Jeopolitiğin Arkasındaki Ekonomi

Rus dostum, uluslararası ilişkilerde paranın, eşitsizliğin ve ekonomik sömürünün giderek artan etkisinden de kaygı duyduğunu ifade etti.

Bu kaygılar yalnızca Ruslara özgü değil. Avrupa, Asya, Afrika ve Amerika kıtalarında da milyonlarca insan tarafından paylaşılıyor.

Rusya, yaptırımlara ve savaşın maliyetlerine rağmen dikkate değer bir ekonomik dayanıklılık gösterdi. Enerji kaynakları, tarımsal üretimi, madenleri ve sanayi kapasitesi önemli güçlü yönleri olmaya devam ediyor.

Bununla birlikte askerî harcamalar, iş gücü sıkıntıları, enflasyon baskıları, teknolojik kısıtlamalar ve yatırım belirsizliği uzun vadeli ciddi sorunlar yaratıyor.

Temel soru, Rusya’nın zor koşullar altında ekonomik faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğinden ibaret değil.

Asıl soru, sahip olduğu önemli ulusal kaynakları gelecek kuşaklar için daha yüksek yaşam standartlarına, teknolojik yeniliklere ve daha geniş fırsatlara dönüştürüp dönüştüremeyeceği.

Diplomasi, uluslararası kuruluşlar, enerji ve iş dünyasındaki deneyimlerim boyunca ekonomik çıkarlarla siyasi kararların ne kadar iç içe geçtiğini gördüm.

Yine de savaşları yalnızca parayla açıklamakta tereddüt ederim.

Tarih, korkunun, ideolojinin, milliyetçiliğin, incinmiş ulusal gururun, yanlış hesapların ve ulusal kader hakkındaki farklı yorumların da en az ekonomik çıkarlar kadar güçlü olabileceğini gösteriyor.

Bu motivasyonları anlamak, gelecekteki çatışmaları önlemek açısından hayati önem taşıyor.

Çin ve Rusya’nın Dünyadaki Değişen Konumu

Rus dostum, Rusya’nın seçkinleri arasında Çince öğrenmenin giderek moda haline geldiğine ilişkin gözlemime de itiraz etti.

Rusya’nın Uzak Doğu bölgelerinde Çince eğitiminin uzun zamandır yerleşik olduğunu hatırlattı.

Bu, yerinde ve yararlı bir düzeltmeydi.

Rusya’nın Çin ile ilişkisi yakın zamanda ortaya çıkmış jeopolitik bir gelişme değil. Derin coğrafi, tarihsel, ticari ve kültürel temellere dayanıyor.

1989–1992 yıllarında Pekin’de yaşadığım dönemde Sovyetler Birliği hâlâ bir süper güçtü. Çin ise ekonomik dönüşümünün ilk aşamalarından yeni çıkıyordu.

Bugün denge çarpıcı biçimde değişti.

Çin, küresel ölçekte sanayi, teknoloji ve ticaret alanlarında büyük bir güç haline geldi. Rusya ise önemli bir nükleer güç olmayı sürdürüyor; geniş doğal kaynaklara, bilimsel kapasiteye ve stratejik etkiye sahip.

İki ülke arasındaki ortaklık, özellikle Rusya’nın Batılı ülkelerle ilişkilerinin bozulmasıyla birlikte önemli ölçüde gelişti.

Ancak aralarındaki ekonomik farklılıklar giderek daha belirgin hale geliyor.

Moskova ve Pekin, daha çok kutuplu bir uluslararası düzeni tercih etmek de dâhil olmak üzere bazı ortak stratejik çıkarlara sahip. Fakat öncelikleri bütünüyle aynı değil.

Rusya’nın uzun vadeli sınavı, Çin ile ilişkilerini geliştirirken stratejik özerkliğini korumak ve daha geniş uluslararası iş birliği imkânlarını açık tutmak olacak.

Bu, yalnızca Doğu ile Batı arasında tercih yapmak meselesi değil.

Giderek karmaşıklaşan küresel sistemde Rusya’nın kendi konumunu nasıl tanımlayacağıyla ilgili.

Putin’in Ailesi ve Liderliğin İnsani Boyutu

Rus dostumun Putin’in kızları hakkındaki yorumları da üzerinde düşünmeye değer.

Mesleki çalışmaları endokrinolojiyle bağlantılı olan Maria Vorontsova’dan olumlu söz etti ve Putin’in ailesinin Rusya’nın gelişmesine gerçekten katkıda bulunmak istediğini düşündüğünü belirtti.

Şahsen tanımadığım insanların kişisel niteliklerini sorgulamak için bir neden görmüyorum.

Çocuklar da ebeveynlerinin siyasi kararları nedeniyle otomatik olarak yargılanmamalı.

Putin’in ailesine duyduğum ilgi hiçbir zaman özel hayatına müdahale etme amacı taşımadı. Daha ziyade siyasi liderliğin insani boyutlarını anlama merakından kaynaklandı.

Güçlü liderler de aileleri, kişisel bağlılıkları, anıları, korkuları ve çelişkileri olan insanlar.

Bu yönlerini anlamak kişiliklerinin bazı özelliklerini açıklamaya yardımcı olabilir. Ancak kamu görevleri kapsamında aldıkları kararların değerlendirilmesinin yerini tutamaz.

Bir liderin özel yaşamındaki karakteri ile siyasi sicili, birbiriyle ilişkili ama farklı iki konudur.

Her ikisi de sansasyon yaratmadan, temelsiz varsayımlara başvurmadan ve düşünülerek ele alınmayı hak eder.

Rusya, Kremlin’den Daha Büyüktür

Rus dostlarımdan gelen yanıtlarda beni en çok etkileyen, yalnızca Putin hakkındaki farklı görüşleri değildi.

Geleceğe ilişkin kaygılarıydı.

Bazıları Batı’nın düşmanca tutumundan ve Rusya’nın güvenliğinden endişe ediyor. Diğerleri ekonomik belirsizliklerden, siyasi kısıtlamalardan, savaşın insani bedelinden veya genç kuşaklara sunulan fırsatların yetersizliğinden rahatsız.

Bu kaygılar aynı toplumda, hatta bazen aynı bireyin düşüncelerinde birlikte bulunabiliyor.

Vatanseverliğin mutlaka hükümetin her kararını desteklemek anlamına geldiğini varsaymak yanlış olur.

Aynı şekilde Rus liderliğini eleştirmek, Rusya’ya veya Rus halkına düşmanlıkla karıştırılmamalı.

Rusya, mevcut siyasi sisteminden çok daha büyük bir ülke.

Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Çehov’un, Çaykovski’nin, Mendeleyev’in ve Saharov’un medeniyeti. Edebiyata, müziğe, bilime, matematiğe ve düşünce hayatına yaptığı katkılar insanlığın ortak mirasının bir parçası.

Aynı zamanda imparatorlukların genişlemesiyle, siyasi baskılarla, yıkıcı savaşlarla ve olağanüstü bir dayanıklılıkla şekillenmiş bir ülke.

Rusya’yı romantikleştirmek de şeytanlaştırmak da onun karmaşıklığını anlamamıza yardımcı olmaz.

Kültürel ve bilimsel başarılarına hayranlık duyabilmeli, meşru çıkarlarını tanıyabilmeli, hükümetinin kararlarını sorgulayabilmeli ve bu kararlarla aynı fikirde olmayan insanların deneyimlerini de kabul edebilmeliyiz.

Bunlar birbirini dışlayan tutumlar değil.

2050’de Nasıl Bir Rusya?

Rusya ile Batı’nın kalıcı bir çatışmaya mahkûm olduğuna inanmıyorum.

Rusya’nın Çin ile gelişen ortaklığının dünyayı kaçınılmaz biçimde katı ve düşman bloklara ayırması gerektiğini de düşünmüyorum.

Daha istikrarlı bir uluslararası düzen, güvenilir güvenlik düzenlemeleri, ekonomik iş birliği, egemenliğe saygı ve başkalarının kaygılarını anlamaya yönelik bir irade gerektirecek.

Buna Rusya’nın kaygıları da dâhil. Ukrayna’nın, Rusya’nın Avrupalı komşularının ve daha geniş uluslararası toplumun kaygıları da.

Sonuçta Rusya’nın geleceği yalnızca askerî kapasitesiyle, topraklarının genişliğiyle veya nükleer silahlarıyla ölçülmemeli.

Vatandaşlarının refahı, eğitimi, özgürlükleri, güvenliği ve geleceğe duydukları güven de değerlendirme ölçütleri arasında yer almalı.

Bu da beni Rus dostlarıma en çok sormak istediğim soruya getiriyor.

2050 yılında çocuklarınızın ve torunlarınızın nasıl bir Rusya’da yaşamasını istersiniz?

Komşularının korktuğu bir ülke mi, yoksa başarıları nedeniyle saygı duyulan bir ülke mi?

Çatışmalarla tanımlanan bir Rusya mı, yoksa kendisini küçülmüş hissetmeden iş birliği yapabilecek kadar özgüvenli bir Rusya mı?

Büyüklüğünü esas olarak askerî gücünden alan bir devlet mi, yoksa vatandaşlarının refahı, yaratıcılığı ve fırsatlarıyla öne çıkan bir toplum mu?

Bu sorular yalnızca Ruslara yönelik değil.

Amerikalılar, Avrupalılar, Çinliler, Türkler ve diğer toplumlar da kendi ülkeleri ve şekillenmesine katkıda bulundukları dünya hakkında benzer soruları sormalı.

Geçmişe ilişkin her yorumda anlaşamayabiliriz. Temel görüş ayrılıklarımız yokmuş gibi davranmamız da gerekmiyor.

Ancak gelecek hakkında dürüstçe konuşma ihtimalinden vazgeçmemeliyiz.

Rus dostlarımla yaptığım görüşmeler, deneyimleri ve vardıkları sonuçlar bizimkilerden farklı olan insanları dinlemenin ne kadar değerli olduğunu bana yeniden hatırlattı.

Onların görüşleri, Rusya’nın politikalarına ilişkin değerlendirmelerimi mutlaka değiştirmiyor. Ancak ülkeyi, insanlarını ve karşı karşıya olduklarını düşündükleri tercihleri daha derinlemesine anlamamı sağlıyor.

Rusya’yı yalnızca dışarıdan bakanların gözleriyle anlayamayız. İçeride yaşayanların seslerine de kulak vermeliyiz; onlarla aynı fikirde olsak da olmasak da.

Anlamak, onaylamak değildir. Farklı düşünmek, düşman olmak anlamına gelmez.

Ve birbirimizi anlamaya istekli olmadığımız sürece kalıcı barış, ulaşılması güç bir hedef olarak kalacaktır.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.