Bugün özel bir gün. Değerli dostumuz, çok yönlü ve usta sanatçımız, müziğimizin güçlü ve özgün sesi, soluğu Soner Olgun’a fiziksel veda günü.
O nedenle edebi öykü yok.
Ama onun öyküsünün az bilinen yanlarını özel söyleşimizden izlenimlerle aktarmak istiyorum.
Hasta olmadan önce Soner’i Radio Run On Air’in Ataşehir Stüdyosu’na Oğuzhan Akay’la Runner adlı programa konuk olarak almıştım.
Fotoğrafta sağ altta görülen Süheyl Atay ve Cem Özbatur da canlı yayının gerçekleşmesini sağlamıştı.
Ben size radyo programımızdaki söyleşinin ve podcast’in belki başka yerde rastlayamayacağınız önemli noktalarını ve pek bilinmeyen Soner Olgun’u yazıyorum.
Dilerseniz tamamını dinleyebilirsiniz. Söyleşinin podcast’i Spotify’da var.
Soner Olgun, soyadı gibi olgun, hümanist, özverili, çok yönlü bir sanatçıydı.
Büyük ve sadık bir dinleyici, izleyici kitlesi vardı.
Söyleşinin en şaşırtıcı bölümlerinden biri, benim için, Soner Olgun’un müzisyen kimliğinin arkasında kalan yazarlık geçmişiydi.
Dokuz Eylül Üniversitesi’nde dramatik yazarlık eğitimi almıştı.
Gençlik yıllarında Yalçın Menteş’in Gülünüz Güldürünüz programında birincilik kazanan skeçleri yazan oydu. Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın 1980’lerin ortasından itibaren izlenen Aşı, KDV, Millî Piyango gibi televizyon işlerinde de yazarlık yapmıştı.
Gazetecilik yaptığı dönemde hikâyeleri yayımlanmış, bazıları yılın hikâyesi seçilmişti.
Ancak bu çalışmalar kitaplaşamadığı için geniş kitleler tarafından hâlâ bilinmiyor.
Umarım birileri kitap haline getirir.
Soner Olgun’un yıllar önce yazdığı Letafet adlı tiyatro oyunuyla ilgili olarak verdiği bilgi, söyleşinin en ilginç konularından biriydi.
Oyuncu Hüseyin Avni Danyal’ın teşvikiyle öğrencilik döneminde yazdığı tek perdelik oyunu genişletmişti.
Anlatımına göre oyunda Danyal’ın yanı sıra Mert Yavuzcan ve Zeynep Gülmez de yer almış.
Olgun, tiyatronun bazı anlaşmazlıklar nedeniyle dağıldığını, oysa oyunun hâlâ sahnelenebileceğini düşünüyordu.
Oyunun başkahramanının bir çöp toplayıcısı olması benim için çok dikkat çekiciydi.
Olgun, bu karakter üzerinden insanların başkalarının atıklarıyla ve attıklarıyla nasıl bir hayat kurabildiğini ve sistemin gereksiz gördüğü şeylerden kurtulma anlayışını dile getirmişti yazarken.
Giderek insanın kendisini sorgulamasına imkân veren, mizahla bir sistem eleştirisini yoğuran bir oyun ortaya çıkarmıştı.
Söyleşide oyun için bir çeşit Fight Club benzetmesi yapmıştı; ancak benzerliği, fiziksel çatışmadan çok, insanın çifte hayatı ve iç hesaplaşması olarak vurgulamıştı.
Olgun, sesini kullanma tekniği açısından hayranlık duyduğu ismin Freddie Mercury olduğunu söylemişti.
Çocukluğundan itibaren Queen, Pink Floyd, Deep Purple ve Emerson, Lake & Palmer gibi gruplarla büyümüş.
Ancak müzikal dünyasının diğer temelini türküler ve dünya etnik müziği oluşturmuştu.
Türkçe söyleyiş, diksiyon ve artikülasyon açısından Ruhi Su’dan çok şey öğrendiğini de söylemişti.
Neil Diamond’ın sözcükleri dramatik etkileriyle ve anlaşılır biçimde yorumlamasından da etkilenmişti. Cem Karaca’nın ise yalnızca yorumculuğuyla değil, özellikle söz yazarlığıyla yeniden değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmüştü.
Olgun, kendisini tek bir müzik türüyle sınırlamıyordu.
Peşinden koştuğu müzikal bileşimi “etnik, senfonik, rock” olarak tarif ediyordu.
Yaptığı müziğin doğrudan bu türlerden herhangi biri olmadığını, üçünün tatlarını bir araya getiren daha eklektik bir arayış olduğunu vurguluyordu.
Söyleşide Ay Karanlık Olunca adlı yeni çalışmasından da söz ediyor;
parçanın söz ve müziğinin kendisine ait olduğunu belirtiyordu.
Dijital devrimin yalnızca teknolojiyi değil, ekonomik ve eğitim sistemlerini de değiştireceğini düşünüyordu.
Ancak söyleşinin en güçlü düşünsel noktası, teknolojik ilerlemenin tek başına uygarlık anlamına gelmediği yönündeki görüşüydü.
İnsanlığın dil, din, ten rengi ve inanç farklılıklarına rağmen barış içinde yaşamayı başaramadığını söylemişti yayında.
Ona göre asıl değişmesi gereken, insanların birlikte yaşama biçimiydi.
Olgun, uzun yıllardır sahnelerde kalmasını yalnızca kendi uyumlu karakterine bağlamamıştı.
İşine ve birlikte çalıştığı insanlara saygılı davranmanın önemini de vurgulamıştı.
Ancak sürdürülebilirliğin asıl koşulunun dinleyici olduğuna inanıyordu gönülden.
Çok sık gündeme gelmediğini, radyolarda yeterince çalınmadığını ve gazetelerde fazla yer almadığını belirtmesine rağmen dinleyicisinin kendisini yaklaşık otuz yıldır bırakmadığını da gözleri parlayarak anlatmıştı..
Bu bağlılığı, kendisini kimseye muhtaç etmeyen bir destek olarak tanımlamıştı.
Kamuoyunun genelde müzisyen olarak tanıdığı Soner Olgun’un televizyon yazarlığı ve tiyatro geçmişi, bence unutulmaması ve dile getirilmesi gereken bir yönü.
O, şarkılarının arkasında bir yazar, bir tiyatrocu, bir ses sanatçısıydı.
Mütevazı, ilerici, enerjik, sıcakkanlı bir insandı.
Bu sanatçının değerini bilen, sesine hayran olan, dinlemeye doyamayan bir de dinleyici kitlesi vardı.Bundan sonra da olacaktır.
Runner programlarını yaparken amacım, geleceğe bir iz bırakmaktı.
Bugün o izin ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı.
Arşivler önemli. Özellikle de dijital olarak günümüzde.
Şimdi onu, seven, takdir eden ve özleyecek olanlara birlikte bugün uğurluyoruz sonsuzluğa doğru.
İçimizden bir yıldız daha kayıyor gökte.
Seni unutmayacak büyük bir kitle var Soner.
Huzurla uyu. Senin deyişinle iyi bayramlar…
Divan şairimiz Bâkî’nin mısralarını ekleyelim bir de bu vedaya şimdi:
Âvâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.
18 Ekim 2026 - Az bilinen yönleriyle bir usta sanatçı: Soner Olgun!
17 Ekim 2026 - Bir büyü reçetesi değil, ama aklınızı korumanızı sağlayabiliriz!
16 Ekim 2026 - Oğuzhan Akay öneriyor: Hadi gelin ‘Annemizin Ligi’ni de tatil edelim!