Urla’nın bereketi

Urla’ya yerleşmek başka, Urla’ya gönül vermek başka! Bu toprakların bir de görünmeyen kahramanları var. Sabahın köründe tarlasına gidenler, elli yıldır zeytin toplayanlar, hayvanlarına bakanlar, bakkalının önünden geçene bahçesindeki narı, inciri ikram edenler...

24 Ekim 2026

Urla değişiyor.

Hem de nasıl!

Yeni evler, yeni siteler, yeni restoranlar, yeni yüzler…

Özellikle İstanbul’dan ve büyük şehirlerden gelip yerleşenlerin sayısı artıyor. Herkes doğaya dönmek, sakin bir hayat kurmak, biraz huzur bulmak istiyor.

Ne güzel!

Ama bir dakika.

Doğaya dönmek derken doğanın kendisini de seviyor muyuz acaba?

Çünkü Urla sadece deniz, güneş, bağ rotaları, şık restoranlar, çimler ve havuzlardan ibaret değil.

Urla’nın bir de başka yüzü var.

Benim çok sevdiğim yüzü.

Sabahın ilk ışıklarıyla tarlasına gidenler, zeytinini toplayanlar, ineğini sağanlar, hayvanına yem hazırlayanlar…

Hayatlarını bu topraklardan kazanan, çalışkan, üretken insanlar.

İşte biraz da onlardan söz etmek istiyorum.

Elli yıldır zeytin ağaçlarının arasında bir kadın!

Mesela Gülser abla…

Urla’da zeytin hasadı deyince benim aklıma gelen ilk insanlardan.

Tam elli yıldır bu işin içinde!

Dile kolay. Yarım asır!

Dayıbaşı.

Yani zeytin hasadında çalışacak ekipleri bulan, işçileri organize eden, kimin hangi bahçeye gideceğini ayarlayan, hasadın bütün telaşını bilen insanlardan biri.

Urla’da tanımadığı insan, bilmediği zeytinlik neredeyse yok.

Hangi bahçe nerede, kimin zeytini ne zaman toplanacak…

Hepsi zihninde.

Düşünüyorum da…

Biz zeytinyağlarımızın meyvemsiliğini, asiditesini, polifenolünü konuşuyoruz. Şişeler tasarlıyor, etiketler hazırlıyor, kaliteyi ve bilinçli hasadı anlatıyoruz.

Peki ya bütün bunların arkasındaki insanlar?

Ben yıllardır kendi zeytinlerimi hasat ederken bu emeğin ne anlama geldiğini yakından görüyorum.

Bir zeytin tanesinin dalından koparılıp sıkımhaneye ulaşmasının arkasında kocaman bir organizasyon, bilgi ve alın teri var.

Zeytinyağının gerçek hikâyesi biraz da o ellerde yazılıyor.

Bir bakkaldan çok daha fazlası: Orhan amca

Bir de Orhan amca var.

Urla’nın en eski bakkallarından.

Hâlâ gelen geçen uğrar, selam verir, iki laf eder.

Ama Orhan amcaya uğramak yalnızca alışveriş yapmak değildir.

O gün tarlasında incir varsa incir ikram eder.

Nar varsa nar…

Bahçesinde ne yetişmişse paylaşır.

Öyle hesap kitap yapmadan.

İçinden geldiği gibi.

İşte benim bildiğim Urla biraz da bu.

Birinin kapısından geçerken durup selam verebilmek. Bir meyveyi paylaşmak. İnsanın insana iyi gelmesi.

Bugün her şeyin fiyatı var.

Ama bazı şeylerin hâlâ yok.

Bahçeden koparılmış bir narın, içten gelen bir selamın kıymetini parayla ölçebilir misiniz?

Ben ölçemem.

Orhan amca gibi insanlar yalnızca esnaf değil, bir mahallenin hafızası. Komşuluğu, paylaşmayı ve bir yerin geçmişini bugüne taşıyorlar.

Hiçbir şeyleri olmadan gelip bir hayat kurdular

Bir de yıllardır yakından tanıdığım bir aile var.

1980’li yılların sonunda Bulgaristan’dan göç etmişler.

Urla’ya geldiklerinde neredeyse hiçbir şeyleri yokmuş.

Ne hazır bir düzenleri ne büyük bir birikimleri…

Ama çalışmayı, toprağı işlemeyi biliyorlarmış.

Ve yeniden başlamaktan korkmamışlar.

Urla’ya yerleşmişler. Ekip biçmişler, hayvan yetiştirmişler, zeytin üretmişler.

Bugün dört kişilik bir aile olarak hayatlarını sürdürüyorlar.

Karı koca ve iki anne.

Güne gün ağarırken başlıyorlar.

Önce inekler, sonra tarlalar…

Yazın başka, kışın başka ürünler yetiştiriyorlar. Hayvanlarının samanını bile kendileri hazırlıyorlar.

Şimdi zeytin hasadındalar.

Yıllardır böyle yaşıyorlar.

Ben onları gördükçe aynı şeyi düşünüyorum.

Urla bu insanlara ekmek vermiş. Onlar da Urla’ya bir ömür emek vermiş.

Bundan daha güzel bir karşılıklılık olabilir mi?

Elbette bu hayatı romantikleştirmek istemiyorum. Çiftçilik de hayvancılık da büyük emek, sabır ve dayanıklılık gerektiriyor.

Ama bu aile, insanın çalışarak, üreterek, toprağa tutunarak kendisine nasıl bir hayat kurabileceğinin en güzel örneklerinden biri.

Ve yalnız değiller.

Hangisini birini anlatayım?

Ayşe abla var…

Daha adını buraya sığdıramadığım onlarca insan.

Kimi burada doğmuş, kimi yıllar önce göç etmiş, kimi başka bir şehirden gelip toprağa gönül vermiş.

Urla Belediye Başkanı Selçuk Balkan’ın ailesi de kökleri bu topraklara uzanan ailelerden. Babası Çetin Balkan, Yağcılar’ın muhtarlığını da üstlenmiş bir isim.

Bu insanların her birinin ayrı hikâyesi var.

Birlikte bir yerin hafızasını, üretim kültürünü, komşuluk ilişkilerini yaşatıyorlar.

Bence asıl mesele nereden geldiğiniz değil.

Geldiğiniz yere ne kattığınız.

Urla’ya gelip inek kokusundan neden şikâyet ediyoruz?

İşte burada biraz sitem edeceğim.

Son zamanlarda Urla’ya yeni yerleşen bazı insanların horoz sesinden, ahır kokusundan, traktörlerden şikâyet ettiğini duyuyorum.

İyi de burası Urla!

Burası tarımın, zeytinin, hayvancılığın yıllardır hayatın parçası olduğu bir coğrafya.

İneğin olduğu yerde ahır kokusu olacak.

Horoz sabah ötecek.

Traktör tarlaya girecek.

Elbette herkesin sağlıklı, temiz bir çevrede yaşama hakkı var. Hayvancılık yapanların da çevreye karşı sorumlulukları var.

Ama kırsal hayatın doğal gerçeklerini istemiyorsak neden kırsalda yaşamayı tercih ediyoruz?

Hayvanlar olmasın, traktörler çalışmasın, tarlalar ekilmesin…

Peki sonra?

Geriye Urla’nın kendisi mi kalacak, yoksa yalnızca güzel bir dekor mu?

Çim sulamak güzel. Bir de domates yetiştirsek!

Kimsenin bahçesine, havuzuna, evine sözüm yok.

Ama bir önerim var.

Gelmişken toprağa da dokunalım.

Bir zeytin ağacı dikelim. Domates, biber yetiştirelim. Bahçemizin bir köşesinde mevsimlik sebzelerimiz olsun.

İnanın, dalından kopardığınız bir domatesin mutluluğu başka.

Bir zeytin ağacından ilk hasadınızı yapmanın heyecanı başka.

Biliyorum çünkü ben de yıllardır bu heyecanı yaşıyorum.

Zeytinlerimin başında bekliyorum. Hasat zamanı heyecanlanıyorum. Bazen üzülüyor, bazen seviniyorum.

Her yıl yeniden öğreniyorum.

Toprağa emek vermenin insana sabrı, beklemeyi ve doğaya saygıyı öğrettiğini görüyorum.

Herkesin tarlası olmak zorunda değil elbette.

Yerel üreticiden alışveriş yapmak, bir ağaca sahip çıkmak, bir çiftçinin emeğine saygı duymak da bu kültürün parçası.

Mesele yalnızca tüketmek değil.

Yaşadığımız yerin hayatına bir ucundan tutunmak.

Toprak değerlenirken üretici de değerleniyor mu?

Gelelim asıl meseleye.

Urla hızla büyüyor. Toprak fiyatları artıyor, yeni evler yükseliyor, işletmeler açılıyor.

Peki bütün bu değişimin içinde yıllardır burada yaşayan üreticiler ne olacak?

Urla zenginleşirken onlar da zenginleşiyor mu?

Yoksa bir yanda milyonluk evler yükselirken diğer yanda küçük üreticiler artan maliyetlerle ayakta kalmaya mı çalışıyor?

Bence bugün sormamız gereken soru bu.

Çünkü bir kentin gelişmesi yalnızca emlak fiyatlarının yükselmesi değildir.

O kentin insanlarının da yaşamını sürdürebilmesi, emeğinin karşılığını alabilmesidir.

Yarım asırlık hasat bilgisi, bir çiftçinin toprağa dair birikimi, bir mahalle esnafının yaşattığı komşuluk kültürü…

Bunlar parayla satın alınabilecek değerler değil.

Kaybettikten sonra geri getirmek de kolay değil.

O yüzden üreticiyi desteklemek, tarımsal alanları, zeytinlikleri, küçük aile işletmelerini korumak gerekiyor.

Yerel yönetimlere, kooperatiflere, ilgili kurumlara ve elbette burada yaşayan hepimize görev düşüyor.

Küçük üreticinin maliyetlerini azaltacak, ürününü değerinde satmasını sağlayacak çözümlere ihtiyaç var.

Çünkü Urla’nın geleceği yalnızca buraya taşınanların değil, bu topraklarda yıllardır emek verenlerin de geleceği olmalı.

Urla’nın bereketi insanında!

Bugün herkes sürdürülebilirlikten, doğaya dönüşten, yerel üretimden, yavaş yaşamdan söz ediyor.

Bunların hepsi çok güzel.

Ama bir de bu kavramları yıllardır hayatlarının içinde yaşayan insanlar var.

Konferanslarda anlatılanları sabahın ilk ışıklarıyla tarlalarında, zeytinliklerinde, ahırlarında uygulayan insanlar…

Belki kullandığımız kavramlarla anlatmıyorlar yaptıklarını.

Ama üretmenin, mevsimlere göre yaşamanın, toprağa emek vermenin ne anlama geldiğini biliyorlar.

Ben bu insanları tanımaktan, hikâyelerine tanıklık etmekten büyük mutluluk duyuyorum.

Urla’ya yeni gelenlere de söylemek istediğim bir şey var.

Gelin.

Bu güzel coğrafyada yaşayın.

Urla’yı sevin.

Ama lütfen yalnızca evini, manzarasını, restoranlarını değil, insanlarını da tanıyın.

Üreticinin tezgâhından alışveriş yapın. Bir zeytin hasadına katılın. Bahçenize bir şeyler ekin.

Bu toprakların hikâyesine siz de katkıda bulunun.

Çünkü Urla’ya gönül vermek, burada bir ev sahibi olmak değil yalnızca. Bu toprağın insanına da sahip çıkabilmek.

Bir gün bu insanlar giderse, zeytinler toplanmaz, tarlalar ekilmez, hayvanlar yetiştirilmez olursa…

Geriye ne kalır?

Belki çok güzel evler.

Belki bakımlı bahçeler.

Belki gösterişli restoranlar.

Ama bildiğimiz Urla?

İşte ondan pek emin değilim.

Urla’yı Urla yapan insanları kaybetmeyelim.

Çünkü asıl bereket onlar.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.