Londra'daki ünlü Victoria & Albert Museum, Koç Holding'in sponsorluğunda olağanüstü bir serginin kapısını açtı. Aynı anda hem Bizans İstanbul'unu, hem Osmanlı İstanbul'unu bu sergide görebiliyorsunuz. Normalde bir araya gelemeyecek eserler bu sergide bir arada.
İstanbul’da görmeye alıştığımız bir eserin Londra’da karşımıza çıkması bile heyecan verici. Ama düşünün, Bizans imparatorlarının sarayından günümüze kalan 1.500 yıllık mozaikler ilk kez İstanbul dışına çıkmış. Birkaç adım ötede Fatih Sultan Mehmed’in Gentile Bellini imzalı ünlü portresi, biraz ileride II. Selim’in gösterişli kaftanı… Hepsi aynı sergide, aynı şehrin hikayesini anlatıyor.
Londra’da, Victoria and Albert Müzesi’nin salonlarında dolaşırken beni en çok etkileyen de bu oldu. İstanbul’un tarihini elbette biliyoruz. Ama 1.600 yıllık geçmişine, dünyanın farklı müzelerinden bir araya getirilmiş 200’ü aşkın eser üzerinden bakınca, bildiğiniz şehri yeniden keşfediyorsunuz.

Bir grup gazeteci arkadaşımla birlikte, 7 Kasım’da kapılarını açacak “Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk” sergisini küratörü Tim Stanley eşliğinde gezdik. Sergi, Koç Holding’in iş birliği ve Huo Ailesi Vakfı’nın desteğiyle Victoria and Albert Müzesi (V&A) tarafından düzenleniyor. Koç Topluluğu’nun kuruluşunun 100. yılında bu uluslararası projeye ortak olması ayrıca anlamlı.
Bence serginin asıl başarısı, Bizans ile Osmanlı’yı birbirinden kopuk iki ayrı tarih olarak anlatmaması. Bir imparatorluğun sona erip diğerinin başladığı 1453 yılının ötesine geçiyor; mimaride, sanatta, zanaatta ve gündelik yaşamda devam eden ilişkileri gösteriyor.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden, Topkapı Sarayı’ndan, Yapı Kredi ve Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonlarından gelen eserler, Londra ve Avrupa’nın farklı müzelerindeki eserlerle yan yana duruyor. Normalde birbirinden binlerce kilometre uzakta bulunan parçalar, burada aynı hikayenin içinde buluşuyor.
Koç Topluluğu’nun kuruluşunun 100. yılında böylesine kapsamlı bir sergiye destek vermesi de ayrıca anlamlı. Çünkü Londra’nın en önemli müzelerinden birinde, dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilere anlatılan şey yalnızca iki imparatorluğun tarihi değil; İstanbul’un yüzyıllar boyunca biriktirdiği kültürel zenginlik.
Ve sergide öyle eserler var ki hikayeleri en az kendileri kadar etkileyici.

Sergide beni en çok etkileyen eserlerden biri, Bizans imparatorlarının Büyük Sarayı’na ait 6. yüzyıl mozaikleri oldu.
Bu mozaiklerin hikayesi bile başlı başına ilginç.
1935 yılında yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan eserler, Bizans imparatorlarının sarayından günümüze ulaşan özgün bezemenin tek örneği olma özelliğini taşıyor.
Ve düşünün, keşfedilmelerinden yaklaşık 90 yıl sonra ilk kez İstanbul dışında sergileniyorlar.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri başta olmak üzere Türkiye’deki müzelerden gelen eserlerin böyle önemli bir uluslararası sergide yer alması ayrıca dikkat çekici.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın koordinasyonuyla, Bakanlığa ve Cumhurbaşkanlığı Milli Saraylar Başkanlığına bağlı müze ve kuruluşlar sergiye eser ödünç vermiş.

Serginin en çarpıcı eserlerinden biri Fatih Sultan Mehmed’in dünyaca ünlü portresi.
Venedikli ressam Gentile Bellini’nin 1479 yılında yaptığı ve Londra’daki National Gallery koleksiyonunda bulunan portre, bu kez İstanbul’un 1.600 yıllık tarihini anlatan serginin önemli parçalarından biri olarak karşımıza çıkıyor.
Fatih’in yalnızca bir asker ve devlet adamı değil, farklı kültürlere ve sanat geleneklerine ilgi duyan bir hükümdar olduğunu da hatırlatıyor.
Topkapı Sarayı Koleksiyonu’ndan gelen, 16. yüzyıla ait II. Selim’in zerbaft dokumadan yapılmış gösterişli kaftanı ise Osmanlı sarayındaki zanaatkarlığın ne kadar ileri bir düzeye ulaştığını gösteriyor.
Sergide saf ipekli dokumalar, çiniler, seramikler, heykeller, değerli metal eserler, el yazmaları, mimari süslemeler ve tablolar bulunuyor.
Milattan sonra 330 yılından 1922’ye uzanan yaklaşık 1.600 yıllık dönem dört ana bölümde anlatılıyor.
Bir yanda Bizans’ın dini ve saray sanatları, diğer yanda Osmanlı’nın mimarisi, tekstilleri ve gündelik yaşam kültürü…
Bu çeşitlilik sayesinde yalnızca hükümdarların ve sarayların değil, İstanbul’da yaşayan insanların da hikayesine yaklaşıyorsunuz.

Serginin benim için ayrıca önemli bir tarafı da Koç Topluluğu’nun kültür kurumlarından gelen eserlerdi.
Yapı Kredi Koleksiyonu’nda bulunan Osman Hamdi Bey’in 1887 tarihli “Gezintide Kadınlar” tablosu bunlardan biri.
Osman Hamdi Bey’in kadınları resmetme biçimi, kıyafetleri, mekan kullanımı ve dönemin toplumsal yaşamına ilişkin ayrıntılar, 19. yüzyıl İstanbul’unun değişen yüzünü düşünmeye davet ediyor.
Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonu’ndan gelen eserler ise özellikle Osmanlı kadınlarının giyim kültürüne ışık tutuyor. 19. yüzyılın sonlarına ait üçetek entari, 20. yüzyılın başına tarihlenen etek ve bluz, ferace, Sivas’tan gelen sokak çarşafı, galoş ve potinler, hatta İngiltere yapımı bir şemsiye…

Bu eserleri yan yana görmek, İstanbul’un yalnızca imparatorlukların yönetildiği bir başkent değil, modanın, ticaretin ve farklı kültürlerin buluştuğu bir şehir olduğunu da hatırlatıyor.
Sadberk Hanım Müzesi’nden gelen hat eserleri de sergide yer alıyor. Bunlar arasında 19. yüzyıla ait Mevlevi tacı tasvirli bir hat levha ile Sami Efendi ve Hüsni Efendi’nin eserleri bulunuyor.
Sergide dikkat çeken bir başka eser de Türk moda markası Dice Kayek’in daha önce yine V&A’de düzenlenen “Istanbul Contrast” sergisinde yer alan “Hagia Sophia” tasarımı; bu kez serginin çağdaş dönemi temsil eden tek eseri olarak ziyaretçilerle buluşuyor.

V&A Kıdemli Küratörü Tim Stanley, V&A Direktörü Sir Tristram Hunt, Proje Küratörü Bella Radenovic ve Ömer Koç.
Sergiyi birlikte dolaştığımız küratör Tim Stanley’nin yaklaşımı da dikkat çekiciydi.
Stanley, serginin hazırlık sürecini Bizans ve Osmanlı imparatorluklarını bir araya getiren heyecan verici bir macera olarak tanımlıyor.
Serginin çıkış noktası, bu iki imparatorluğun sanatını ve tarihini birbirinden bağımsız anlatmak yerine aynı şehrin uzun yolculuğu içinde değerlendirmek.
Gerçekten de sergiyi gezerken İstanbul’un yüzyıllar boyunca neden dünyanın en önemli ticaret, sanat ve zanaat merkezlerinden biri olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
Bir başka önemli nokta da şu: İstanbul’un sanat eserleri bugün dünyanın farklı müzelerine dağılmış durumda. Bu sergi, normal koşullarda bir arada görme şansımız olmayan eserleri Londra’da buluşturuyor.

Sergi henüz halka açılmadan İngiliz kültür-sanat basınında da ilgi görmeye başladı.
Özellikle The Guardian’ın sanat eleştirmeni Jonathan Jones’un 4 Kasım tarihli değerlendirmesi dikkat çekici.
Jones, sergiyi Bizans ve Osmanlı’nın sanatsal zenginliğini bir araya getiren etkileyici bir deneyim olarak ele alırken, Bizans’ın durağan ve geri kalmış bir uygarlık olduğu yönündeki yaygın düşünceyi de sorguluyor.
Fatih Sultan Mehmed’in sanata ve farklı kültürlere ilgisi üzerinden Osmanlı Rönesansı ihtimalini tartışmaya açması da önemli.
Londra’daki kültür-sanat yayınlarında serginin öne çıkarılan bir başka özelliği, Bizans ve Osmanlı İstanbul’unun İngiltere’de ilk kez bu ölçekte birlikte ele alınması.
İstanbul’un tarihine dünyanın başka bir kültür başkentinden bakılması, yalnızca sanatseverler için değil, Türkiye’nin uluslararası tanıtımı açısından da önemli.
Bu serginin Koç Holding açısından da ayrı bir anlamı var. 1926 yılında temelleri atılan Koç Topluluğu, 2026’da 100. yılını kutluyor.
Yıl boyunca ekonomi, sanayi, tarih ve kültür-sanat alanlarında farklı projeler gerçekleştirildi. Ancak Londra’daki bu sergiyi, uluslararası görünürlüğü ve Türkiye’nin kültürel mirasına sağladığı katkı bakımından en önemli projelerden biri olarak görüyorum.
Çünkü burada yalnızca bir şirketin kuruluş yıl dönümü kutlanmıyor.
Türkiye’nin tarihsel ve kültürel birikimi, dünyanın en saygın müzelerinden birinde uluslararası ziyaretçilerle buluşturuluyor.
Üstelik Koç Ailesi’nin kültür ve sanat alanındaki çalışmaları yeni değil.
Vehbi Koç’un 1969 yılında kurduğu Vehbi Koç Vakfı’nın üç temel faaliyet alanından biri kültürdü.
1980 yılında açılan Sadberk Hanım Müzesi, Türkiye’nin ilk özel müzesi oldu. Bugün 21 bini aşkın esere ev sahipliği yapıyor.
Arter, Meşher, Rahmi M. Koç Müzesi ve Yapı Kredi Kültür Sanat gibi kurumlar da bu uzun soluklu birikimin farklı parçaları.
Koç Holding’in 2007 yılından bu yana desteklediği İstanbul Bienali ile iş birliği 2036 yılına kadar uzatıldı.
New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi’nde ise Vehbi Koç Vakfı’nın 10 milyon dolarlık bağışıyla yenilenen iki Osmanlı galerisi, 2086 yılına kadar Koç Ailesi’nin adını taşıyacak.
Bütün bunlara birlikte bakınca, Londra’daki V&A sergisinin tek başına bir sponsorluk projesi olmadığını daha iyi anlıyorsunuz.
Yıllara yayılan koleksiyonculuğun, müzeciliğin ve uluslararası kültür kurumlarıyla kurulan ilişkilerin devamı niteliğinde.

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un sergi kitabında kaleme aldığı takdim yazısı da bu yaklaşımı özetliyor.
Ömer Koç, İstanbul’un coğrafi konumunun şehre sürekli bir canlılık kazandırdığını, tarih boyunca ticaretin, sanatın ve zanaatın merkezi olmasını sağladığını vurguluyor.
Osmanlıların kendi kültürel geleneklerini Bizans geçmişiyle birleştirerek olağanüstü bir sentez yarattığını belirtiyor.
Serginin önemini ise şu sözlerle anlatıyor:
“Bu eserler hep birlikte bir dayanıklılık, yenilenme ve kültürel canlılık hikayesi anlatıyor.”

Ömer Koç’un sergiyle ilgili bir başka değerlendirmesi ise bu iş birliğinin neden önemli olduğunu ortaya koyuyor. Koç, “Eserler, ait oldukları toplumların hafızasını taşırken farklı kültürlerde yeni anlamlar kazanır; toplumlar arasında diyaloğa katkı sağlar” diyor. Metropolitan Sanat Müzesi’nden Smithsonian Enstitüsü’ne uzanan uluslararası iş birliklerini hatırlatan Koç, Topluluğun 100. yılında İstanbul’un kültürel mirasının V&A’de sergilenmesine destek vermekten gurur duyduklarını vurguluyor.
Bence bu sözler, serginin anlatmak istediği hikayenin de özeti.
Koç Ailesi’nin farklı kuşaklarının kültür ve sanat alanındaki ilgisi düşünüldüğünde, bu serginin aile açısından neden özel bir anlam taşıdığını da anlamak mümkün.

Londra’daki açılış programına Ömer Koç’un yanı sıra Ali Koç, Caroline Koç, İpek Kıraç, Çiğdem Simavi, Kerim Koç ve Esra Koç da katılıyor. Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu ve Sadberk Hanım Müzesi Direktörü Hülya Bilgi de davetliler arasında.
Dipnot: “Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk” sergisi, 7 Kasım 2026’dan 9 Mayıs 2027’ye kadar Londra’daki Victoria and Albert Müzesi’nde ziyaret edilebilecek.
5 Kasım 2026 - Koç Topluluğu’nun 100. yılında Londra’da İstanbul’un 1.600 yıllık hikayesi
29 Ekim 2026 - Suzan Sabancı, New York’ta 6 milyon doları aşan bir miras bırakarak görevini devretti
19 Ekim 2026 - Göbeklitepe’yi Londra’dan dünya sahnesine taşıyan yatırım
18 Ekim 2026 - Pera Müzesi’nde 100 milyon Sterlinlik Sergi: Sanatın perde arkasındaki ekonomi