Polisiye, edebiyat konağının arka odalarından birinde oturtulan, misafir gelince sesini çıkarmaması istenen bir akraba gibidir. Tren kompartımanlarında, yazlık balkonlarında, uykusu kaçmış gecelerde okunur, sonra bir kenara bırakılır. Kitapçılarda ona ayrı bir raf ayrılır, ama bu sadece çok satar olduğu içindir, kitap ekleri onu nadiren hatırlar, adı anıldığında da söze çoğu zaman mahcup bir özürle girilir. Oysa ben bu türün sayfaları arasında dolaştıkça, ağırbaşlı bir romanın söylemeye dili varmayan pek çok şeyi iyi bir polisiyenin yüksek sesle, utanmadan söylediğini düşünüyorum. Neden polisiye okumalıyız sorusuna vereceğim cevap, biraz da kendi okurluğumun uzun ve dolambaçlı hikâyesidir.
Polisiyeyle tanışmam Agatha Christie’nin kitaplarıyla oldu. Christie’nin dünyası kapalı, derli toplu, insanı rahatlatan bir dünyaydı. Sisli bir İngiliz köyü, koridorları gıcırdayan bir malikâne, karın ortasında kalakalmış bir tren, herkesin birbirini tanıdığı ve çekmecesinde saklı bir mektubun durduğu küçük bir topluluk. Bir sabah bir ceset bulunur ve düzen bozuluverir. Ardından Poirot’nun özenle burulmuş bıyıkları ya da Miss Marple’ın örgü şişleri sahneye girer, dağınık ayrıntılar birer birer yerini bulur, sonunda herkes şöminenin etrafında toplanır ve katilin adı söylenir. Kitabın son sayfası kapandığında dünya eski hâline dönmüş, geçici olarak bozulan düzen toparlanmıştır. Bu kitapların bana verdiği haz, bir satranç probleminin çözülmesindeki o temiz ve serin hazdır. Ruhuma dokunan hiçbir şey olmaz, tedirginlik duymam, ne hayatla ne de kendimle ilgili. Meraklı bir heyecandır yaşadığım.
Christie’de sorulan soru tektir: “Kim yaptı?” Auden bu düzenin yeniden kuruluşunda kaybedilmiş bir masumiyete, bir tür cennete dönüş özlemi sezmişti. Christie okumak gerçekten de kötülüğün geçici bir misafir olduğuna, aklın er geç her karanlık köşeyi aydınlatacağına inanmak isteyen okurun tatlı inancıydı.
Çok geçmeden Patricia Highsmith girdi hayatıma, arada da Simenon’ların puslu sayfalarında oyalandım. Simenon’un Maigret’si Christie’nin zeki, kibar dedektiflerine hiç benzemez. Piposunu tüttürerek yağmur yemiş Paris sokaklarında ağır ağır yürüyen, köşe kahvelerinde insanları seyreden, iri gövdeli, sabırlı bir adamdır o. Suçluyu kıskıvrak yakalamaktan çok, onun hayatının içine sızmak, o hayatı içeriden anlamak ister. Maigret’nin elinde suç bir bulmaca olmaktan çıkar, bir insanın hayatının trajik yanına dönüşür. Soru da yön değiştirir, kim yaptı sorusunun yerine usulca başka bir soru yerleşir: “Neden yaptı?”
Highsmith ise beni bambaşka, çok daha tekinsiz bir yere götürdü. Ripley romanlarında dedektifin değil katilin yanında dururuz, hatta onun derisinin altına gireriz. Tom Ripley yalan söyler, başkasının kimliğine bürünür, öldürür, okur ise bir süre sonra bu yakışıklı, soğukkanlı gencin yakalanmamasını dilediğini fark edip irkilir. Ahlakın zemini ayağımızın altından sessiz sedasız kayıp gider. Christie’nin kim yaptı, Simenon’un neden yaptı sorusundan sonra Highsmith okura asıl ürpertici soruyu sorar: “Ya ben olsaydım?”
Sonra uzun bir sessizlik girdi polisiyeyle aramıza. Yıllarca psikiyatri ve felsefe okudum, Rus romanının bozkırlarında, Türk edebiyatının sokaklarında dolaştım, özellikle de şiire gömüldüm. Yine de suç edebiyatından pek uzaklaştığım söylenemez. Dostoyevski’nin büyük romanlarından biri bir baltayla, iki kadının öldürülmesiyle açılır ve yüzlerce sayfa boyunca bir sorgu yargıcının kedi sabrıyla yürüttüğü soruşturmayı izler. Suç ve Ceza belki de insan ruhunun dibine kadar inen bir polisiyedir, yalnızca ona bu adı vermeye kimsenin yüreği yetmez. Bunu ancak yıllar sonra, polisiyeye geri döndüğümde anladım. Bir de elbette Umberto Eco’nun Gülün Adı var ki, o da bambaşka tatlar veren bir başka polisiyedir.
Dönüşüm kuzey üzerinden oldu, İskandinav polisiyesinden. Küçük bir merakla başlayan şey kısa sürede gecelerimi alan bir tutkuya dönüştü. Maj Sjöwall ile Per Wahlöö’nün Martin Beck’ini, Henning Mankell’in Kurt Wallander’ini, Jo Nesbø’nun Harry Hole’sini okudukça, polisiyenin sandığımdan çok daha geniş, çok daha derin bir nehir olduğunu gördüm. Sjöwall ile Wahlöö, İsveç refah devletinin pırıl pırıl vitrininin arkasında neler olup bittiğini göstermek için bir dizi roman yazmayı daha işin başında bir proje olarak tasarlamışlardı. Onların kitaplarında suç, tek bir insanın sapkınlığı olmaktan çok, bir toplumun kendisi hakkında bilmek istemediği şeylerin bir gün yüzeye vurmasıdır. Mankell’in Wallander’i ise Ystad’da, denizden esen rüzgârın hiç dinmediği İsveç’in küçük bir taşra kasabasında yaşar. Boşanmış, yorgun, ressam babasıyla bir türlü anlaşamayan, geceleri opera dinleyerek uykusuzluğunu avutan bir adamdır o. Küreselleşmenin, göçün, adı konmamış yeni şiddet biçimlerinin sessiz İsveç taşrasına sızdığını ilk sezenlerden biridir Mankell’in Wallender’i. Nesbø’nun dedektifi Harry Hole ise bu yorgun adamların arasında karanlığa doğru bir adım daha yaklaşmış olanıdır. Uzun boylu, neredeyse bir deri bir kemik ama kaslı, kısacık sarı saçlı, alkolün burnunda ve gözlerinde ince damarlar bıraktığı bir Oslo polisidir Harry.
Bir zamanlar onu İstanbul’a getirip terapiye aldığım bir öykü yazmıştım. O öyküyü yazarken Harry’yi iki sözcüğün tanımladığını düşündüm, suçluluk duygusu ve bu duygunun telafisi olarak devreye giren mutlak bir adalet arayışı. Kız kardeşi Søs’u koruyamamış olmanın vicdan azabıyla yaşar, dünyadaki bütün suçların faillerini bulmaktan bizzet kendini sorumlu tutar. Adaleti sağlayamadığı her seferinde karnındaki köpekler havlamaya başlar, Harry de Jim Beam şişesine sarılır, başka hiçbir içkiye değil, yalnızca ona. Sevdikleri onun yüzünden kötülüğe uğrar, ya da o böyle olduğuna inanır. Sevdiği kadın Rakel’i kurtarmak için bir parmağını feda eder hiç çekinmeden, öz oğlu gibi sevdiği Oleg’i ise adalete teslim etmekten kendini alıkoyamaz. Kendini cezalandırmaya cesareti olmayan Harry, yakaladığı suçlular aracılığıyla bir bakıma kendini teslim eder adalete. Kötülüğü anlamak için onun yanına kadar inen, inerken de kendinden bir parçayı orada bırakan bir adamdır o. Nesbø’nun Oslo’sunda şehrin karanlığıyla dedektifin kendi karanlığı birbirine öyle karışır ki hangisinin hangisini beslediğini kestirmek güçleşir. Bu romanlarda şehir, sınıf ve gündelik hayat bana pek çok ağırbaşlı romandan daha dürüst anlatılıyor gibi gelir. Bir mahallenin ıslak sokakları, bir apartmanın kireç kokulu merdiven boşluğu, karakolda bütün gün mırıldanan kahve makinesi, bir sosyal yardım bürosunun floresan ışıklı bekleme salonu, hepsi orada, süssüz ve olduğu gibi duruyor.
Beni bu kitaplara bağlayan yalnızca toplumun anlatılış biçimi değil. Dedektifin de suçlunun da iç dünyasının aynı özenle, aynı merhametle işlenmesi, suç ile adaletin hiçbir zaman birbirine kolayca eklenmemesi de içine çekiyor beni. Bu dedektifler yasanın adamlarıdır, ama yasanın her zaman adil olmadığını bal gibi bilirler. Kimi zaman kuralları eğip bükerler, kimi zaman amirleriyle kavgaya tutuşurlar, kimi zaman da çözdükleri bir davanın ardından kendilerini muzaffer değil mağlup hissederek eve dönerler.
İskoç Ian Rankin’in Edinburgh’lu müfettişi John Rebus da kuzeyin bu yorgun adamlarının pek uzak olmayan bir akrabasıdır. Gece olunca ışığı yakmadan pencerenin önüne oturur, elinde viski kadehi, pikapta eski bir Rolling Stones plağı, kafasında çözülmemiş bir dava. Rankin, Stevenson’ın Jekyll ile Hyde’ını hem şehre hem de Rebus’un kendisine yerleştirir. Yukarıda kale, bankalar ve hukuk büroları, aşağıda turistlerin hiç görmediği konut blokları durur, saygın olan karanlık olandan beslenir. Rebus’un masasının öbür ucunda çoğu zaman yeraltı dünyasının iri yarı efendisi Cafferty oturur. Aynı kuşaktan, aynı sınıftan, aynı sokaklardan gelen bu iki adamdan biri ötekinde olabileceği adamı, öteki de kaybettiği vicdanı görür.
Rebus’u iyi bir polis yapan şey bir davayı bir türlü bırakamamasıdır ve bu hayatını zorlaştıran şeyle aynıdır. Üstelik o, yayınlanan her kitapla birlikte gerçek zamanda yaşlanır, emekli olur, ciğerleri yorulur, ama gece olunca yine pencerenin önüne oturur. Rebus romanlarını arka arkaya okuyan biri yalnızca bir dedektifin değil, bir şehrin ve bir ülkenin otuz yılına tanık olur.
Christie’nin dünyasında düzen son sayfada geri gelirdi. Kuzey polisiyelerinin dünyasında ise katil yakalansa bile dünya yerine oturmaz, yalnızca biraz daha iyi anlaşılmış olur. Polisiye orada bir eğlence olmaktan çıkar, ahlaki bir soruşturmaya, bir vicdan muhasebesine dönüşür.
Bu noktada polisiyenin aslında çok yaşlı bir türün torunu olduğunu düşünmeden edemiyorum. Sofokles’in Kral Oidipus’u, Thebai’yi kasıp kavuran vebanın sebebini bulmak için soruşturma başlatan ve sonunda aradığı suçlunun kendisi olduğunu öğrenen bir kralın hikâyesidir. Oidipus’a ilk dedektif denmesi bu yüzden. Ernst Bloch da polisiyenin tuhaf yapısına, asıl olayın daha anlatı başlamadan olup bitmiş olmasına, hikâyenin geriye doğru yürüyerek o görünmeyen başlangıcı aramasına dikkat çekmişti. Yunan tragedyası bir bakıma şehrin, bir suçun karşısında kendini sorguya çektiği sahneydi. Kim suçlu, kim haklı, yasa kimden yana, tanrıların yasası insanlarınkiyle çatıştığında ne olur? İyi polisiye bugün aynı soruları başka bir sahnede soruyor. Sahne artık Thebai değil, Stockholm’ün gri banliyöleri, Oslo’nun rüzgârlı limanı, Berlin’in kuytu arka avluları.
Aristoteles Poetika’da tragedyayı ciddi, bütünlüklü ve belli bir büyüklüğe sahip bir eylemin taklidi olarak tanımlar. Bu taklit anlatılarak değil sahnede canlandırılarak yapılır, seyircide acıma ve korku uyandırır, böylece bu duyguların katarsisini sağlar. Acıma, Yunanların eleos dediği duygu, hak etmediği bir felakete uğrayan insana duyduğumuz duygudur. Korku, phobos, o insanın bize benzemesinden, onun başına gelenin bizim de başımıza gelebileceğini sezmemizden doğar. Aristoteles’e göre iyi bir tragedyanın kahramanı ne kusursuz bir erdem timsalidir ne de bir alçak. Kötülüğünden değil bir yanılgıdan, Yunanca adıyla bir hamartiadan ötürü bu duruma düşer, seyirci de onun düşüşünde kendi kırılganlığını görür.
Katarsis sözcüğü bugün gündelik dilde içimizi dökmek, biriken gerilimi boşaltıp rahatlamak anlamında kullanılıyor. Oysa Aristoteles’in kastettiği, bir düdüklü tencerenin buharını salması gibi sıradan bir boşalma değil. Sözcük Yunancada hem bedenin arınmasını hem dinsel bir temizlenmeyi hem de bulanık bir suyun durulup berraklaşmasını anlatır. Tragedyanın sonunda seyirci tiyatrodan yalnızca hafiflemiş olarak ayrılmaz. Acımanın ve korkunun içinden geçmiş, bu duyguları yerli yerine oturmuş, insanın ne olduğunu, talihin karşısında ne kadar savunmasız kaldığını biraz daha iyi kavramış olarak ayrılır. Katarsis bir rahatlamadan çok bir dönüşüm, duyguların ve aklın birlikte arınmasıdır.
İyi bir polisiyenin bugün yerine getirebileceği işlev de buna yakın. Okuru her bölümde ters köşeye yatıran, son sayfada kimsenin tahmin edemediği bir katili sahneye süren zekice kurgulanmış bir roman bize ancak bir bulmacanın hazzını verir. Bir polisiyeyi edebi bir metne dönüştüren, okurda acımayı ve korkuyu uyandırabilmesidir. Kurbana olduğu kadar katile de acıyabildiğimizde, onun düştüğü yere bir gün bizim de düşebileceğimizden korktuğumuzda, kitabı kapattığımızda içimizde bir şeyler yer değiştirmişse, o polisiye katarsisi sağlamış demektir.
Alman polisiyesinde de beni insan doğasındaki kötüye eğilim yanında, şehrin hikayesinin bir roman kahramanı gibi anlatılması cezbediyor. Özellikle Berlin’de geçen bir serinin kahramanı olan Komiser Rath beni uzun bir süredir meşgul ediyor. Ömrümün bir bölümünü geçirmekte olduğum bu şehri Volker Kutscher’in polisiye romanlarının içinden okumak, sokaklarını bir kez de suçun ve soruşturmanın gözüyle görmek, hiçbir gezi kitabının veremeyeceği bir yakınlık kuruyor Berlin’le aramızda.
Türk polisiyesine ise, ne yazık ki, bir türlü ısınamadım. Belki de yukarıda saydığım ve bir polisiyede beni çeken şeyleri Türk polisiyesinde bulamıyor olmamdır en önemli neden. Özellikle de İstanbul’un yokluğu.
İlk kitabım Bir Terapistin Arka Bahçesi’nin ön sözünde, okumaktan yazmaya ne zaman ve nasıl geçtiğimi bilmediğimi yazmıştım. Polisiye için de durum farklı değil. Okumak beni her seferinde, nasıl olduğunu pek anlamadan, yazmaya götürdü. Şimdi Yunan tragedyalarından yola çıkan bir polisiye dizisi üzerinde çalışıyorum. İlk kitap Medeia’nın hikâyesini 21. yüzyıl İstanbul’unda yeniden anlatıyor olacak. Medeia, on yıldır evli olduğu ve iki çocuğunun babası İason daha genç bir kadınla evlenmeye karar verince, yaşadığı kızgınlık ve nefret dolayısıyla intikam almaya karar verir. Euripides’in Medeia’sının nefretini ancak ortak çocuklarını öldürmek biraz olsun hafifletir. Benim romanımda bu ölüm bir metafor olarak yer alıyor elbette – ve ben şimdiden daha fazla açık etmeyeyim ilk polisiyemin konusunu. İkinci kitap Antigone olacak, devletin yasası ile vicdanın yasası arasındaki o eski, bitmeyen kavga.
Dizinin kahramanı Komiser Pelin Sönmez cinayetleri çözmeye çalışır ve cinayet işleyen insanların neden cinayet işlediklerini anlamaya gayret ederken İstanbul’un belli semtlerinde, o semtlerin daracık sokaklarında savrulur durur. Ystad nasıl Wallander’in, Oslo nasıl Harry Hole’nin içinden okunuyorsa, ben de İstanbul’u genç bir komiserin meraklı ama yorgun gözlerinden, semtlerinin dağınık, gürültülü gündelik hayatından anlatmak istiyorum.
Neden polisiye okumalıyız peki? Çünkü iyi bir polisiye bize dikkatle bakmayı, önemsiz görünen ayrıntının peşine düşmeyi, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını kabullenmeyi öğretir. Suçun kaynağını ararken bir şehrin, bir sınıfın, bir ailenin kendi hakkında fısıldamaya bile cesaret edemediği şeyleri duymamızı sağlar. Çünkü suçlu da dedektif de bizden pek uzakta durmaz, kötülük çoğu zaman sıradan insanların sıradan hayatlarında, bir kıskançlığın, bir terk edilişin, sineye çekilmiş bir haksızlığın gölgesinde büyür. Tragedya bir zamanlar şehrin kendi suçuyla yüzleştiği sahneydi. O sahnenin bir parçası bugün, tren kompartımanlarında okunup bir kenara bırakıldığı sanılan o mahcup kitapların sayfalarında yaşıyor.