Yapay zekâ küresel güç mücadelesinin merkezine yerleşirken, Türkiye’nin stratejik özerkliği artık yalnızca diplomasi ve savunma kapasitesiyle değil, teknoloji üretme gücüyle de ölçülecek.
Geleneksel istihbarat anlayışında “en tehlikeli ajan, ajan olduğunu bilmeyen ajandır” şeklinde bir yaklaşım vardır. Bu tespiti dijital çağın gerçeklerine uyarlarsak, önümüzde çok daha farklı bir soru beliriyor:
En tehlikeli yapay zekâ, başka güçlerin fark ettirmeden yönlendirdiği yapay zekâ olabilir mi?
Bence bu soru, önümüzdeki dönemin en önemli stratejik meselelerinden birine işaret ediyor.
Dünya, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en kapsamlı dönüşümlerinden birini yaşıyor. Eski uluslararası düzen henüz tamamen ortadan kalkmış değil. Ancak onun yerini alacak yeni sistem de bütün unsurlarıyla şekillenmiş değil.
Jeopolitik rekabet, teknolojik yarış, ekonomik güç mücadelesi ve medeniyet tartışmaları giderek aynı zeminde buluşuyor.
COVID-19 salgını, Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze’de yaşanan insanlık dramı ve İran, İsrail ve ABD arasındaki gerilimler bu dönüşümü hızlandırdı. Birbirinden bağımsız görünen bu krizler aslında küresel güç dağılımındaki daha büyük değişimin parçaları.
Türkiye açısından temel soru artık dünyanın değişip değişmediği değil; güç merkezlerinin çoğaldığı, ittifakların esnekleştiği ve teknolojinin stratejik gücün temel unsurlarından biri haline geldiği bu yeni dünyada nasıl konumlanacağımızdır.
Soğuk Savaş sonrasında liberal kurumların, normların ve değerlerin giderek evrenselleşeceği düşüncesi uzun süre dünya siyasetine yön verdi.
Bugün ise bu varsayım ciddi biçimde aşınmış durumda.
Uluslararası kurumların büyük krizler karşısında etkili çözümler üretmekte zorlanması, mevcut sistemin meşruiyetini de tartışmaya açıyor. Gazze’de yaşananlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan uluslararası kurumların ahlaki otoritesine ilişkin soru işaretlerini daha da artırdı.
Buradaki mesele insan haklarının, adaletin veya uluslararası hukukun önemini yitirmesi değildir. Asıl mesele, bu değerlerin onları savunduğunu söyleyen devletler ve kurumlar tarafından ne ölçüde tutarlı biçimde uygulandığıdır.
Bugün ortaya çıkan sistem ne klasik anlamda iki kutuplu ne de tam anlamıyla çok kutuplu.
Daha çok değişken ittifakların, geçici ortaklıkların ve esnek hizalanmaların belirlediği bir dünya ile karşı karşıyayız.
Bu belirsizlik elbette riskler taşıyor. Ancak aynı zamanda Türkiye gibi orta güçlere yeni hareket alanları da açıyor.
Yeni dönemin en belirleyici özelliği, teknolojinin ve özellikle yapay zekânın güç kavramının merkezine yerleşmesidir.
Yapay zekâ artık yalnızca tüketici teknolojisi veya ekonomik verimlilik aracı değildir. Askerî kapasiteden ekonomik rekabet gücüne, istihbarattan kamu yönetimine kadar devletlerin stratejik gücünü doğrudan etkiliyor.
ABD’de teknoloji şirketlerinin giderek ulusal güvenlik ekosisteminin bir parçası olarak görülmesi bunun önemli bir göstergesi.
Mühendisler, veri merkezleri, bulut altyapıları, savunma kurumları ve devlet kapasitesi artık birbirinden bağımsız alanlar olarak değerlendirilmiyor.
Bunu tekno-jeopolitiğin yükselişi olarak tanımlayabiliriz.
1.yüzyılda sanayi kapasitesi, enerji kaynakları ve askerî donanım stratejik gücün temel unsurlarıydı. 21. yüzyılda ise hesaplama kapasitesi, veri, algoritmalar, çipler ve bulut altyapıları benzer bir stratejik öneme sahip olacak.
Türkiye açısından sonuç son derece açık:
Teknolojik bağımlılık artık yalnızca ekonomik bir mesele değil, stratejik bir kırılganlıktır.
Stratejik özerklik güçlü diplomasiye ve güçlü bir orduya sahip olmakla sınırlı değildir. Kritik teknolojileri üretebilmek, stratejik veriyi koruyabilmek ve kendi teknoloji ekosistemimizi geliştirebilmek de ulusal güvenliğin ayrılmaz parçalarıdır.
ABD ve Avrupa hâlâ yakın müttefikler. Ancak güvenlik, enerji, ekonomi, teknoloji düzenlemeleri ve jeopolitik risklere bakış konusunda farklılıklar giderek belirginleşiyor.
Avrupa stratejik özerklik arayışını sürdürürken güvenlik açısından ABD’ye önemli ölçüde bağımlı. Avrupa’daki siyasi parçalanma da ortak bir küresel strateji oluşturmasını zorlaştırıyor.
Bu, Batı’nın zayıfladığı anlamına gelmiyor. Batı hâlâ dünyanın en güçlü ekonomik, teknolojik ve askerî merkezlerinden biri.
Ancak daha çoğul ve farklılaşmış bir yapı ortaya çıkıyor.
Çin, ABD’nin uzun vadeli en önemli stratejik rakibi olmaya devam ediyor. Pekin küresel ölçekte daha görünür bir rol üstlenirken devlet merkezli bir kalkınma ve nüfuz modeli sunuyor.
Rusya ise özellikle Avrupa güvenlik mimarisinde Batı’ya meydan okumayı sürdürüyor. Çin ile ilişkileri güçlenmiş olsa da bu ilişkiyi klasik anlamda kurumsallaşmış bir ittifak olarak değerlendirmek doğru değil.
Bütün bunlar bize önemli bir gerçek gösteriyor:
Katı blok siyaseti giderek daha az işlevsel hale gelirken, esnek ve uyarlanabilir stratejiler daha fazla önem kazanıyor.
Türkiye’nin son yıllardaki dış politika yaklaşımını da bu dönüşüm çerçevesinde okumak gerekiyor.
Ankara, özellikle son on yılda farklı güç merkezleriyle aynı anda ilişki kurabilen, ittifaklarını korurken kendi hareket alanını genişletmeye çalışan dengeleyici ve çok yönlü bir strateji izliyor.
Amaç yalnızlaşmak değil; bağımlılığı azaltmak ve seçenekleri çoğaltmak.
Stratejik özerklik, NATO’dan uzaklaşmak veya Avrupa ile ilişkileri koparmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, mevcut ittifakları korurken savunma, enerji, diplomasi ve teknoloji alanlarında ulusal kapasiteyi artırmak anlamına geliyor.
Türkiye’nin Gazze konusundaki tutumu, daha dengeli bir uluslararası sistem çağrısı ve büyük güçler arasındaki doğrudan çatışmalara dahil olmaktan kaçınırken barış ve uzlaşı zeminleri oluşturma çabaları da bu yaklaşımın parçalarıdır.
Aynı anlayış Ortadoğu için de geçerlidir.
Kalıcı bölgesel istikrar yalnızca dış güçlerin müdahaleleriyle sağlanamaz. Bölge ülkelerinin kendi güvenlik mimarilerinde daha fazla söz sahibi olması gerekir.
Türkiye açısından bölgesel istikrar, küresel stratejiden ayrı değildir; stratejik özerkliğin temel şartlarından biridir.
Jeopolitik rekabet artık yalnızca askerî ve ekonomik alanlarla sınırlı değil.
Bilgi alanı da stratejik bir savaş sahasına dönüşmüş durumda.
Dezenformasyon, siber saldırılar, veri güvenliği ve algoritmik manipülasyon yeni dönemin temel tehditleri arasında.
Burada karşımıza dijital egemenlik kavramı çıkıyor:
Veriyi kim kontrol ediyor? Dijital platformların kurallarını kim belirliyor? Bulut altyapısına kim sahip? Dijital çağın kurallarını kim yazıyor?
Türkiye için siber güvenlik, kritik altyapıların korunması ve dijital dayanıklılık artık doğrudan ulusal güvenlik meselesidir.
Ancak savunmada kalmak yeterli değildir.
Türkiye’nin teknoloji üreten, stratejik verisini koruyan, bilgi ekosistemini yönetebilen ve yapay zekâ alanında kendi kapasitesini geliştirebilen bir ülke olması gerekiyor.
Türkiye’nin tekno-jeopolitik çağdaki stratejik gündemi üç temel sütuna dayanmalıdır.
Birincisi, yapay zekâ stratejik ulusal altyapı olarak görülmelidir.
Hesaplama kapasitesi, güvenli bulut altyapısı, geniş veri ekosistemleri ve nitelikli insan kaynağına yatırım yapılmalıdır. Üniversiteler, özel sektör ve devlet arasında daha güçlü bir teknoloji iş birliği kurulmalıdır.
İkincisi, savunma sanayii ile yapay zekâ entegrasyonu hızlandırılmalıdır.
Türkiye’nin insansız sistemlerdeki başarısı önemli bir teknolojik temel oluşturuyor. Bunun üzerine otonom sistemler, siber yetenekler, akıllı komuta-kontrol ve ağ merkezli operasyonları kapsayan daha geniş bir savunma mimarisi kurulmalıdır.
Üçüncüsü, dijital egemenlik stratejik hedef haline gelmelidir.
Veri merkezleri, iletişim ağları ve bulut hizmetleri gibi kritik altyapılarda dayanıklılık ve kontrol artırılmalıdır.
Ancak dijital egemenlik teknolojik izolasyon anlamına gelmemelidir. Türkiye uluslararası teknoloji ortaklıklarına açık olmalı, ancak kritik ulusal kapasitesini tek bir dış ekosisteme bağımlı hale getirmemelidir.
Bu üç alan birbirini tamamlıyor:
Yapay zekâ savunmayı güçlendiriyor. Savunma sanayii yerli teknolojiye talep yaratıyor. Dijital egemenlik ise ortaya çıkan stratejik değeri koruyor.
Önümüzde şekillenen dünya ne 1990’ların liberal düzeninin geri dönüşü ne de tam anlamıyla oluşmuş bir çok kutupluluk.
Teknoloji, güvenlik, ekonomi ve kültürün iç içe geçtiği yeni bir stratejik çağdayız.
Türkiye’nin önündeki temel mesele bir taraf seçmek değil; kendi gücünü artırırken farklı güç merkezleriyle etkin biçimde çalışabilmek.
Tekno-jeopolitik çağda stratejik özerklik söylemlerden çok kapasiteyle ölçülecek: teknoloji üretebilmek, veriyi koruyabilmek, kurumları güçlendirebilmek ve stratejik çevreyi şekillendirebilmek.
Yeni uluslararası düzeni yalnızca büyük güçler belirlemeyecek.
Teknolojik kapasitesini stratejik bağımsızlıkla birleştirebilen ülkeler, yeni düzenin sadece takipçisi değil, mimarları arasında yer alacak. Türkiye’nin önündeki fırsat da tam olarak budur.
***
Dr. Egemen Bağış
Büyükelçi, T.C. Avrupa Birliği Eski Bakanı ve Başmüzakereci
***
Bu makalenin İngilizce orijinal versiyonu Daily Sabah gazetesinde yayınlanmıştır.