Cannes 2024: Savaşın ve insanın karanlık yüzü

Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışan 'The Girl with the Needle', 1. Dünya Savaşı'nın sonuna doğru bir kadının yaşadıkları üzerinden insanın ve savaşın karanlık yüzünü anlatıyor. Yaşanmış bir olaya dayanan film izlenmesi zor bir yapım.

Kültür Sanat 17 Mayıs 2024
Altın Palmiye için yarışan 'The Girl with the Needle' filminin yönetmeni Magnus von Horn (ortada) iki oyuncusu Trine Dyrholm (solda)ve Vic Carmen Sonne ile birlikte. Fotoğraf: Cannes Film Festivali resmi Twitter hesabından.

Bu yıl Altın Palmiye yarışında yer alan Danimarka, Polonya, İsveç ortak yapımı ‘The Girl with the Needle’ adlı filmin yönetmeni Magnus von Horn. Filmin adını Türkçeye çevirmek biraz zor, çünkü filmde birçok iğne var: Dikiş makinesinin kırılan iğnesi, morfin enjekte etmek için kullanılan şırınganın iğnesi ve çocuk düşürmek için kullanılan neredeyse 25 cm boyunda bir çivi. Hepsinin İngilizce anlamı iğne. Bu çeviri işini filmin dağıtımcı şirketi The Match Factory’ye bırakmakta fayda var.

Kocası savaşta ama kendi kira ödeyemediği için izbe odadan atılıyor

Olağanüstü siyah beyaz görüntülere sahip olan film, yaşanmış bir olaya dayanıyor ve 1918 yılında 1. Dünya Savaşı’nın son günlerinde Kopenhag kentinde geçiyor. Bir fabrikada dikiş dikerek hayatını kazanmaya çalışan genç Karoline filmin başında kirasını ödeyemediği için kaldığı izbe odadan atılıyor. Cephedeki kocasından bir yıldır haber alamıyor, adam yaşıyor mu, öldü mü belli değil. Bir ölüm raporu olmadığı için kendisine maaş da bağlanamıyor.

Fabrikanın sahibi Karoline’nin durumuyla ilgileniyor ve ona “eğer isterse” kalbini de açabileceğini söylüyor. Çaresiz Karoline bu teklife hayır demiyor. Aralarında bir aşk başlıyor, daha doğrusu biz öyle olduğunu sanıyoruz. İlişki ilerliyor, Karoline hamile kalıyor. Bu arada Karoline’nin kocası cepheden geri dönüyor. Yüzü öyle kötü yaralanmış ve deforme olmuş ki sürekli bir maske takmak zorunda.

20 yüzyıldan bugüne benzer sorunlar

Karoline onu evden kovuyor ve yeni sevgilisinden kendisiyle evlenmesini istiyor. Adam da niyetli ama zengin ve korkunç bir annesi var. Daha ilk karşılaşmada önce Karoline’nin hamile olup olmadığını salondaki masanın üzerinde yapılan bir doktor muayenesi ile kesinleştiriyor, arkasından da “Oğlum tabii ki evlenebilir, ama bu evde ve benim paramla değil” diyerek konuyu kapatıyor. Beyaz atlı prens de ne yazık ki çok korkak çıkıyor. Kızımız çaresiz evine geri dönüyor. Bu olaylar filmin ilk 36 dakikasında gerçekleşiyor. Sonra bebek doğunca onu zengin bir aileye evlatlık olarak verebileceğini söyleyen bir kadın ortaya çıkıyor ve hikaye bambaşka bir yöne evriliyor.

Oldukça karanlık, zor izlenebilen ancak önemli bir film ile karşı karşıyayız. (Salonda yanımda oturan genç kadın dayanamadı ve kalktı, gitti.) İki ana karakteri canlandıran Vic Carmen Sonne ve Trine Dyrholm’un oyunculukları da izlemeye değer. Filmin bir başka ilginç yanı, 20. yüzyılın başında geçmesine karşın günümüzde yaşanan sorunlarla büyük benzerlikler içermesi.

***

‘Türkiye’de hepsi var’

Benim için yurtdışı yolculuklar Ankara havaalanında başlıyor. Çoğu zaman İstanbul aktarmalı uçmak gerekiyor. Bu da ciddi bir zaman kaybı. Nedense Ankara çıkışlı yurtdışı seferleri çok az, bu nedenle oldukça büyük olan Ankara havaalanı genelde tenha oluyor. İnsan uçaklarda çok zaman geçirince mecburan THY’nin yolcularına neler sunduğuna da dikkat ediyor. Örneğin ben iç hatlardaki Türk filmlerini kimlerin seçtiğini çok merak ediyorum. Çünkü birkaç tanesi hariç çok sıradan filmler var. Hadi Türk yolcuları geçtim, yabancı yolcular bu filmleri izlerlerse “Koca Türkiye’de bu filmler mi üretiliyor?” diye sorarlar. Allahtan iç hat uçuş süreleri genelde bir saati aşmıyor, dolayısıyla bir filmi sonuna kadar izlemeye zaman yetmiyor.

Bir de ‘Türkiye’yi tanıtmak amacıyla’ çekilmiş bir reklam filmi var. Adı ‘Türkiye’de hepsi var’ (Türkiye  has it all). Beli ki çok para harcanmış, üzerinde çok uğraşılmış. Film Hollywood’da bir stüdyoda başlıyor. Türk oyuncu 1960’larda kalma bir spor Mustang araba ile geliyor, ana kapıdan içeri girerken de kapıdaki görevliye “Merhaba John” diye sesleniyor. Belli ki ünlü ve tanınmış biri.

Toplantıda oyuncuya çekilmesi planlanan filmin hangi sahnesinin dünyanın hangi ülkesinde gerçekleştirilebileceği konusunda bilgi veriliyor. Türk oyuncunun İngilizcesinin kusursuz olduğunu belirtmekte de fayda var. Türkiye’de bakanların, başbakanların doğru dürüst yabancı dil konuşamadıklarını düşününce bunun ne kadar önemli olduğu açık.

Oyuncumuz anlatılanları dikkatle dinledikten sonra “Türkiye’de hepsi var” diyor. Sonraki sahnelerde gerçekten de ülkemizde görülmesi gereken bütün tarihi beldeler ve doğal güzellikler sergileniyor. Arada görüntüye güzel bir kız giriyor, bir aşk hikayesi başlar gibi oluyor. Sonra bir nişan, düğün oluyor mu, orası belli değil. İşte böyle bir film.

Benim merak ettiğim, bütün bu “hepsi var”lara rağmen yabancı yapımcılar neden Türkiye’ye gelip film çekmiyorlar? Biri de çıkıp ülkemizde nelerin olmadığını dürüstçe söylese, çok iyi olacak.

Cannes 2024: Meryl Streep İlk Oscar'ını lokantada unutmuşCannes 2024: Meryl Streep İlk Oscar’ını lokantada unutmuş

Cannes 2024: Bir yanda görkemli açılış bir yanda sorunlar!Cannes 2024: Bir yanda görkemli açılış bir yanda sorunlar!

Cannes 2024: Gözler Meryl Streep'te akıllar Rasoulof’taCannes 2024: Gözler Meryl Streep’te akıllar Rasoulof’ta

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.