Muayenehanemde, yıllar içinde, garip bir şeye alışmaya başladım. Karşımda oturan insanın klinik olarak sınır kişilik örgütlenmesiyle hiçbir alâkası olmadığını biliyorum — testi de yapmışımdır, öyküsü de bellidir, yapısı sağlamdır. Nörotik bir düzeyde, hatta çoğu zaman ondan da olgun bir yerde durur. Ama anlattığı hayata kulak verdikçe, aynı manzarayı görürüm: bir hafta göklere çıkardığı patronunu ertesi hafta yerin dibine sokması; kendisini bir an dünyanın en cömert, en vefalı insanı olarak tarif ederken, birkaç cümle sonra kimseye güvenilmeyeceğini, herkesin nihayetinde kendi çıkarının peşinde olduğunu, dolayısıyla kendisinin de öyle olmak zorunda kaldığını söylemesi. İçini kemiren o tuhaf boşluk. Bir türlü dikiş tutmayan “ben kimim” hissi. Bir şey ol, biri ol, fark yarat baskısının altında ezilirken, olduğu şeyin de hiçbir zaman yetmemesi.
Bunlar sınır kişiliğin tabelasındaki belirtiler. Ama karşımdaki insan sınır kişilik değil.
İşte bu denemenin çıkış noktası bu tekinsiz gözlem. Bir hekim olarak yıllarca şunu öğrendim: bir belirtiyi görürsem, onu taşıyan yapıyı ararım. Belirti kişiliğin bir yerinden fışkırır; onu o kişinin savunma örgütlenmesine, öyküsüne, yarasına bağlarım. Oysa burada olan şey bunu bozuyor. Çünkü belirti, taşıması beklenen yapıdan koparak dolaşıyor. Sınır kişilikte olmayan insanda sınır kişiliğin fenomenlerini görüyorsam, o fenomenlerin kaynağı artık o insanın içi olamaz. Başka bir yerden geliyor olmalı. Kişinin içinden değil, kişinin içine yerleştiği yerden.
Bunu ilk fark ettiğimde, meslekî bir dikkatsizlik yaptığımı, tanıyı kaçırdığımı sandım. Ama tekrarladıkça, tersinin doğru olduğunu gördüm: tanıyı kaçırmıyordum; tanının artık yetmediği bir alana giriyordum. Çünkü bir belirti, onu tek tek bireylerin patolojisinden bağımsız olarak, herkeste, en sağlamında bile görülür hâle gelmişse, o belirti artık bir hastalığın işareti değil, bir çağın işaretidir. Ve çağların hekimi yoktur; çağların olsa olsa gözlemcisi olur. Bu deneme, bir hekimin, hekimliğin dışına taşan bir şeyi gözlemleme çabası.
O yerin, belirtiyi taşıyan o “başka yer”in adını koymak, aslında bu denemenin bütün meselesi.
I.
Önce bir yanlış anlaşılmayı bertaraf edeyim, çünkü “borderline toplum” dediğimde ilk akla gelen şey bir tanı, hatta bir hakaret gibi durabiliyor. Kastettiğim bu değil. Bir topluma “sen hastasın” demek, klinik bir kategoriyi hak etmediği bir yere fırlatıp atmak, hem düşünsel bir kabalık hem de bir işe yaramaz. Benim yapmaya çalıştığım şey bir teşhis değil, bir tarif. Daha doğrusu, klinikten ödünç aldığım bir sözcüğü, klinikte kaldığı sürece göremeyeceğim bir şeyi görebilmek için kullanmak.
Zaten “borderline” sözcüğünün kendisi de baştan klinik bir sözcük değildi. İngilizcede sadece sınır, sınır çizgisi demek. Psikiyatri terminolojisine yirminci yüzyılın ortalarında girdiğinde bile bir kişilik tipini değil, bir ara bölgeyi adlandırıyordu: nevroz ile psikoz arasındaki o belirsiz sınır şeridini, ne tam berikine ne tam ötekine ait olan o eşik bölgesini. Yani sözcüğün çekirdeğinde bir hastalık değil, bir arada kalmışlık, bir eşikte duruş var. Sonradan bir kişilik bozukluğunun adı hâline geldi, doğru; ama ben bu denemede onu, klinik anlamından öncesine, o ilk anlamına — sınırda, eşikte, iki düzen arasında, hiçbirine tam ait olmadan durma hâline — geri çağırıyorum.
Bu geri çağırma keyfî değil. Çünkü klinik sınır kişiliğin bütün o meşhur belirtileri — bir arada tutulamayan zıtlıklar, uçtan uca savrulan duygular, dolmayan boşluk, dikiş tutmayan kimlik — aslında hep aynı çekirdek durumun, o eşikte kalmanın türevleridir. İnsan iki düzen arasında, ikisini birleştirecek üst bir zeminden yoksun kaldığında ne yapar? Bütünleştiremediği için salınır. Kendine süreklilik kuramadığı için dağılır. Ayaklarını basacağı zemin olmadığı için boşluğa düşer. Sınır kişiliğin tablosu, aslında eşikte kalmış bir varoluşun psikolojik gramerinden ibarettir.
Ve işte tam da bu yüzden, o tablo bir bireyin içinden çıkıp bir çağın, bir toplumun ortak hâline sıçrayabilir. Çünkü sıçrayan şey bir hastalık değil, bir konumdur. Eğer bir toplum bütün olarak iki düzen arasında, eşikte kalmışsa — eskisi çekilmiş, yenisi oturmamışsa — o toplumun “herkes”i de sınır kişiliğin gramerini konuşmaya başlar. Kimse hasta olmadan. Ve bu, bir kişilik bozukluğunu bütün bir topluma yakıştırmak gibi kaba bir genelleme değil; tam tersine, bireyi patolojiden kurtaran bir bakıştır. Çünkü belirtiyi kişinin içinden alıp onun içinde yaşadığı dünyaya iade eder. Karşımdaki insan hasta değildir; sadece hasta edici bir eşikte durmaktadır.
II.
Burada Heidegger imdada yetişiyor, hem de hiç ummadığım bir yerden.
Varlık ve Zaman’da, kitabın en sinsi hamlelerinden biri, görünüşte en masum soruyla açılır: gündelik hayatı içinde insan — Heidegger’in deyişiyle Dasein, “orada-olan” — aslında kimdir? İlk, kestirme, kendinden emin cevap şudur: “ben”im. Kendi kendisiyle özdeş, zaman içinde aynı kalan bir çekirdek, bir özne. Heidegger tam da bu apaçık cevaba direnir. Ona göre gündelik insanın “kim”i, çoğu zaman ve ilk elde, hiç de “ben kendim” değildir. Peki kimdir? Cevabı ünlüdür: das Man.
Türkçeye çevirmesi zor bir sözcük. Almanca man, belirsiz, kişisiz bir öznedir — “insan böyle yapar”, “öyle denir”, “yenmez o” dediğimizdeki o özneyi düşünün. Failsiz bir fail. Türkçede en yakını “herkes”, ya da daha halk ağzıyla “el-âlem”, “eller”. Das Man, o “el ne der”deki “el”dir. Kimse değildir, ama herkestir. Belirli hiçbir şahıs değildir — ne sensin, ne benim, ne şu komşu — ama hepimizin içinden konuştuğu o kişisiz sestir.
Heidegger’in dehâsı, bu “herkes”in bir insan topluluğu olmadığını görmesindedir. Das Man bir kalabalık, bir çoğunluk, bir kamuoyu değildir. O, bir yapıdır — insanın var olma tarzlarından biri. Gündelik hayatı yaşarken hepimiz, farkında bile olmadan, bu kişisiz “herkes”in çizdiği yoldan yürürüz. Nasıl giyinileceğini, neyin ayıp neyin makbul olduğunu, hangi filmin beğenileceğini, ölüm karşısında ne hissedileceğini bile bu “herkes” bizim yerimize çoktan kararlaştırmıştır. Heidegger buna “ortalamalık” der: das Man her şeyi bir ortalamaya çeker, her istisnayı törpüler, zahmetle kazanılmış olanı “zaten herkesin bildiği” bir şeye indirger. Ve en önemlisi: bunu yaparken bizi bir yükten kurtarır. Kendi hayatımızın, kendi kararlarımızın, kendi varlığımızın yükünden. “Herkes böyle yapıyor” demek, sorumluluğu kişisiz bir zemine devretmek, hafiflemektir. Das Man’ın o inatçı çekiciliği buradan gelir: bize karar vermenin ağırlığını taşımama izni verir.
Das Man’ın nasıl konuştuğunu, kendini nasıl açığa vurduğunu da anlatır Heidegger. İki kavramı burada işime yarayacak. Birincisi aleniyet (Öffentlichkeit): “herkes”in dünyayı yorumlama biçimi, o kamusal, ortak, sorgulanmamış anlayış. Aleniyetin en tuhaf özelliği, daima “haklı” görünmesidir — ama üstün bir kavrayışa sahip olduğu için değil, tam tersine, işin özüne hiç inmediği, derinlik ve hakikilik farklarına duyarsız olduğu için. Yüzeyde kaldığından hiçbir zaman yanılmaz gibi durur; çünkü yanılmak için önce bir derinliğe dalmak gerekir. İkincisi lakırdı (Gerede): “herkes”in dilidir bu — çoktan anlaşılmış, ağızdan ağıza dolaşan, kimsenin kaynağına inmediği ama herkesin tekrarladığı konuşma. Lakırdıda bir şey “söylenmiş”tir ve bu yeter; artık onu sınamaya, aslına bakmaya gerek kalmaz. Bugün sosyal medyanın o durmak bilmeyen uğultusunu, sloganların, hazır cümlelerin, “herkesin bildiği” o çoktan-hazır kanaatlerin dolaşımını düşünün — aleniyet ile lakırdının çağımızda ulaştığı hız ve hacim, Heidegger’in tahmin edebileceğinin çok ötesinde. Ve borderline bir das Man’da bu lakırdı, tam da o bölünmüş, uçtan uca savrulan biçimi alır: bir gün bir kanaat mutlak hakikat, ertesi gün onun tam tersi; ikisi de aynı sorgulanmamış kesinlikle söylenir.
Bir noktayı özellikle vurgulamam gerek, çünkü bütün denemenin dayanağı bu: Heidegger için das Man olumsuz bir şey, bir kusur, aşılması gereken bir alçalma değildir. O, insanın olumlu varlık kuruluşuna ait bir yapıdır — ortak dünyanın en baştan anlaşılır olmasını, birbirimizle konuşabilmemizi, bir gelenek içinde doğabilmemizi mümkün kılan zeminin ta kendisidir. Kimse “herkes”in dışında, sıfırdan, yapayalnız bir birey olarak başlamaz; hepimiz önce “herkes” olarak var oluruz, ve ancak sonra, bazen, kendimize gelebiliriz. Bu yüzden das Man’ı kötülemek anlamsızdır. Mesele onun var olması değil, hangi biçime girdiğidir. Ve benim bütün iddiam, çağımızda bu biçimin değiştiği: dingin, ortalamacı, rahatlatıcı bir “herkes”ten, sınırda, salınımlı, huzursuz bir “herkes”e geçtiğimiz.
Şimdi muayenehaneme geri dönelim. Karşımdaki insanda gördüğüm o sınır-belirtileri, madem onun kişiliğinden gelmiyor, nereden geliyor? Cevap artık ortada: onun içine yerleştiği “herkes”ten. O splitting, o salınım, o boşluk, o kimlik dağınıklığı — bunlar bir bireyin patolojisi değil, bir çağın “herkes”inin tonu. Karşımdaki adam sağlıklı olabilir; ama içinde yaşadığı “herkes” hasta. Daha doğrusu — çünkü “herkes” bir kişi değildir, hasta da olamaz — içinde yaşadığı “herkes” sınırda. Ben onda bir hastalık görmüyorum; onda, çağının das Man’ının biçimini görüyorum.
Bu, benim gözlemimle Heidegger’i birbirine kilitliyor. Klinik olarak borderline olmayan insanlarda borderline özellikler görmem, bir çelişki değil, tam da bir kanıt. Çünkü eğer bu özellikler kişilikten değil “herkes”ten geliyorsa, elbette herkeste görürüm — sağlamında da, kırılganında da. Belirtinin taşıyıcısı artık birey değil, bireyin dünyası. Klinikte splitting bir savunma düzeneğidir — bireyin, dayanılmaz bir çelişkiyle baş etmek için başvurduğu bir mekanizma. Benim gördüğüm şeyde ise splitting bir savunma değil, ortamın herkese sunduğu hazır bir kalıp. Kişi onu icat etmiyor; devralıyor. Sağlıklı danışanım bütünleştirme kapasitesine sahip olsa bile, içinde yaşadığı dünya ona bütünleşmiş modeller sunmadığı, sürekli bölünmüş kalıplar dayattığı için, o kapasiteyi kullanamıyor. Patoloji kişide değil, kişinin dünyasında.
III.
Peki bu “herkes” nasıl bir “herkes” oldu? Neden tam da bu biçimi, sınırın, salınımın, boşluğun biçimini aldı?
Birkaç yıl önce, gazete yazılarımda bir tespit yapmıştım: artık narsistik bir çağda değil, borderline bir çağda yaşıyoruz. Freud’un histeriyi handiyse icat ettiği zamanlar histeri çağıydı; cinsel devrimin ardından dünya bir narsizm çağına girdi; ve yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde biz artık başka bir yerdeyiz. Modernitenin bütün o kurucu kavramları — aydınlanma, birey olmak, özgürlük, evrensel değerler — neredeyse tümüyle tedavülden kalktı. Ama dikkat: ortaçağın o kapalı, tapılan bir Tanrının ve onun yeryüzündeki temsilcilerinin hayatın nasıl yaşanacağını belirlediği dünyasına da geri dönmedik, dönmeyeceğiz de. İşte tam bu ikisinin arasında kaldık. Ne modern ne premodern. Eskinin düzeni çekildi, ama yerine oturacak yeni bir düzen gelmedi. Bu, tarifi gereği bir eşik durumu. Ve eşikte kalmışlığın adı borderline.
Bu çağın öznesini “hibrid özne” olarak tarif ediyorum — sosyolog Andreas Reckwitz’in kavramından ilham alarak. Hibrid özne, orasından burasından çekiştirilen, birbiriyle uyumsuz özellikleri kendine yamamaya çalışan bir öznedir. Ve bu öznenin en can alıcı çelişkisi şudur: biricik olmaya çalışırken herkes gibi olur. Herkesten farklı, özgün, tek olmak için çırpınırken, tam da bu çırpınmanın kendisi onu diğer herkesle aynılaştırır — çünkü bugün herkes biricik olmaya çalışıyor. Bu çelişkiyi ilk yazdığımda, Heidegger’i düşünmüyordum. Ama şimdi görüyorum ki bu neredeyse das Man’ın bir başka dilde ifadesi. Heidegger’in o meşhur formülünü hatırlayın: “herkes başkasıdır, ve hiç kimse kendisi değildir.” Benim “biricik olmaya çalışırken herkes gibi olmak” dediğim şey, tam da bu. Özgünlük arayışının kişisizliğe teslim oluşla çakıştığı o nokta.
Bu hibrid öznenin en görünür sahnesi bugün sosyal medya. Orada özne, kendi dünyasında tam anlamıyla sıradan olup ekranda sıra dışıymış gibi davranır. Gerçekte olduğu ile görünüşte olduğu arasında derin bir uçurum açılır — ve özne bu uçurumla nasıl baş edeceğini bilemez. Kendisinden bekleneni yapmaz, gerçekte nasılsa öyle yaşarsa, varoluşunun anlamını yitireceğinden korkar; çünkü artık değer, olduğun şeyde değil, gösterebildiğin, beğenilebildiğin, onaylanabildiğin şeyde. Bu tam da sınır kişiliğin o meşhur ikiliğinin kültürel hâli: içerideki boş, değersiz, dağınık kendilik ile dışarıya sunulan parlak, biricik, idealize cephe. Klinikte bu iki kendilik bir hastanın içinde çatışır; sosyal medyada ise bütün bir kültürün ortak işletim sistemi hâline gelmiştir. Herkes, gerçek beniyle vitrin beni arasındaki o uçurumda salınır.
Bu hibrid öznenin üstündeki en büyük baskı, çağımızın yeni buyruğu: yaratıcı ol. Artık şehirli olmak bir şey ifade etmiyor, çalışıp bir şeyler üretmek de gurur kaynağı değil. Geç modern zamanların en etkili toplumsal beklentisi yaratıcılık. Richard Florida’nın “yaratıcı sınıf”ı, “yaratıcı ethos”u; Reckwitz’in “yaratıcılığın icadı” dediği o zorunluluk — hepsi aynı yeni “herkes”in buyruğunu söylüyor: sıradan olma, fark yarat, kendini göster, beğenil. Oysa bu tür bir yaratıcılık herkese nasip olmuyor; üstelik sanıldığı gibi salt bir yetenek meselesi de değil — ciddi bir emek, merak, tutku istiyor. Ve asıl soru şu: neden yaratıcı olmak zorunda olsun bir insan, böyle bir arzusu yoksa? İnsanların özel bir şey yapmadan, huzur içinde, sıradan yaşama hakkına ne oldu? Yeni “herkes” bu hakkı elimizden aldı. Sıradanlık artık bir suç. İşte burada Byung-Chul Han’ın “başarı öznesi” teşhisi tam yerine oturuyor: eskiden bizi dışarıdan bastıran otorite (“böyle yapılmaz!“) çekilmiş gibi görünür, ama yerini içselleştirilmiş, kişinin kendi kendine kırbaçladığı çok daha amansız bir zorlama alır. Eski “herkes” böyle yapılır derdi ve bu bir istikrar, bir hafiflik verirdi. Yeni “herkes” yapabilirsin, öyleyse yapmalısın der — ve bu buyruğun altında kimse yeterince yaratıcı, yeterince biricik, yeterince “kendisi” olamadığı için, tükeniş, kaygı ve o dipsiz yetersizlik duygusu çağın ortak hastalığı hâline gelir.
Görüyor musunuz farkı? Heidegger’in klasik das Man’ı dingin, ortalamacı, insanı yükten kurtaran bir “herkes”ti. Bizim çağımızın “herkes”i ise yükü geri veriyor: bütün sorumluluğu bireye yıkıyor (“başaramadıysan senin kabahatin”), ama ona gerçek bir seçenek, gerçek bir zemin sunmuyor. Yani das Man’ın o eski rahatlatıcı işlevi kırıldı. Geriye, rahatlatmayan, aksine sürekli gerginlik ve yetersizlik üreten bir kişisizlik kaldı. İşte bu, borderline bir das Man’dır: hükmeden ama ölçü veremeyen, her yerde olan ama zemin olamayan bir “herkes”.
IV.
Bu yeni “herkes”in kırdığı şey, en derinde, bir sınır çizme kapasitesidir — ve borderline sözcüğünün “sınır” kökü, tam da burada, tesadüf olmaktan çıkıp anlam kazanıyor.
Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı’nda, toplumun doğuşunu tek bir jeste bağlar: bir toprak parçasının etrafını çevirip “burası benim” diyen ilk insana, ve buna inanıp kabul eden diğerlerine. Bir sınır çizme edimidir bu — mülkiyetin de, eşitsizliğin de, ama aynı zamanda toplumun da temeli. Rousseau bu jeste eleştireldir elbette; ama meselesi bütün sınırların ortadan kalkması değil, sınırların nereye çekileceğidir. Çünkü sınır çizebilmek, bir toplumu ayakta tutan, onun devamını sağlayan teknik bir beceridir. Neyin yapılabilir, neyin yapılamaz olduğunu; nerede durmak, nereye kadar gitmek gerektiğini belirleyen o çizgi olmadan, ne toplum ne de kişiler arası ilişki mümkün olur.
Şimdi borderline durumu tam da bu becerinin çöküşü olarak okuyun. Klinik sınır kişilikte “sınır” sorunu her yerdedir: kişi kendisiyle öteki arasındaki sınırı, bir ilişkinin nerede bittiğini, kendi arzusunun nerede durup başkasınınkinin başladığını bir türlü net çizemez. Borderline bir das Man da, bir toplum ölçeğinde, aynı sınır-çizememe hâlidir. Neyin ayıp, neyin caiz, neyin fazla olduğunu belirleyen o ortak çizgi silikleşmiştir. Ve daha da kötüsü: çizgi büsbütün yok olmaz — bu bir kural yokluğu, saf bir anomi değil — çizgi tutarsız hâle gelir. Aynı ihlal birine uygulanır, ötekine uygulanmaz. Sıradan bir yurttaşın küçük bir taşkınlığı sert biçimde cezalandırılırken, gücü ve serveti olanın çok daha ağır bir ihlali görmezden gelinir, hatta alkışlanır. Sınır vardır ama herkese aynı geçmez; ölçü vardır ama kime, ne zaman uygulanacağı belirsizdir. İşte borderline das Man‘ın “hükmeden ama ölçü veremeyen” yanı budur: hâlâ bir “herkes” vardır, hâlâ hükmeder, ama artık tutarlı, güvenilir, herkesi eşit bağlayan bir çizgi çizemez. Bu tutarsızlık, sınır kişiliğin o baş döndürücü öngörülemezliğinin toplumsal karşılığıdır — bugün bir kural, yarın onun tam tersi, ve arada hiçbir istikrar.
V.
Şimdiye kadar söylediklerim bütün geç modern dünya için geçerli. New York’ta da böyle, Berlin’de de. Ama ben önce kendi toprağımızda kalmak istiyorum, çünkü Türk insanının hâli, bu evrensel manzaraya kendine has bir kıvrım ekliyor — ve o kıvrım denememin asıl konusu.
Yaratıcılık ethos’unun, geç modern öznenin bütün o dönüşümünün Batıdan beş on yıl gecikmeyle, bizim gibi gelişmekte olan toplumlara da geldiğini yazmıştım. Ama bu “gecikme” masum bir zaman farkı değil; bambaşka bir yapı üretiyor. Batıda geleneksel “herkes” — o eski, dingin, “el ne der”in hükmettiği düzen — büyük ölçüde çözüldükten sonra, yerine yeni, borderline, yaratıcı “herkes” geldi. Ardışık bir geçiş. Türkiye’de ise bu ardışık olmadı. Eşzamanlı oldu. Eski “herkes” daha tam ölmeden, yeni “herkes” onun üstüne bindi.
Sonuç şu: Türk insanı bugün aynı anda iki kişisiz buyruğun altında yaşıyor. Bir yanda geleneksel das Man hâlâ fısıldıyor: “el ne der”, “büyüğüne saygılı ol”, “ayıptır”, “namusuna leke sürdürme”, “cömert ol, mert ol, vefalı ol”. Öbür yanda geç modern das Man bağırıyor: “kendini kolla”, “fırsatı kaçırma”, “kendini pazarla”, “sen sen ol, kimseye güvenme”, “fark yarat”. Ve bu iki “herkes” birbirini kovmuyor. Kovamıyor. İç içe, üst üste, aynı bedende, aynı gün içinde işliyorlar.
İşte Türk das Man’ının borderline yapısı bu iki katmanın çakışmasında, ve o çakışmanın yarattığı iniş çıkışlarda beliriyor.
En gündelik, en tanıdık yüzüyle söyleyeyim. Türk insanı hem gerçekten iyi bir dayı, iyi bir teyze olmak ister — sözde ve görünüşte değil sadece, çoğu zaman gerçekten öyledir; misafirini ağırlar, komşusunu kollar, akrabasının derdine koşar, cömerttir, sıcaktır — hem de aynı insan, hiç zorlanmadan, bencilce çıkarının, menfaatinin peşine düşebilir; sıra kapmaya, köşe dönmeye, “enayi yerine konmamaya” gelince başka bir insan olur. Ve bu ikisi arasında bir çelişki yaşadığını çoğu zaman fark bile etmez. Sabah gerçekten fedakâr dayı, öğleden sonra gerçekten hesapçı rakip. Aralarında bir köprü, bir süreklilik, bir “ben ikisini nasıl bir arada taşıyorum” sorusu kurulmaz.
Bu salınımı ben soyut bir çözümleme olarak değil, muayenehanemin duvarları arasında, tek tek insanların anlattığı hayatlarda görüyorum. Bir danışanım, aylarca, işyerindeki bir meslektaşına yaptığı bir kıyağı anlatır — nasıl da fedakârlık ettiğini, kendi işini aksatıp onunkini yetiştirdiğini, karşılık beklemeden. Sahiden de yapmıştır; anlattığında gözleri parlar, o iyilik anının kendisi onu besler. Sonra, birkaç hafta sonra, aynı meslektaş bir terfide öne geçince, aynı danışanın bambaşka bir dilden konuştuğunu duyarım: “bu dünyada saf olana yer yok”, “herkes birbirinin kuyusunu kazıyor”, “ben de artık kendimi düşüneceğim”. İki anlatı arasında hiçbir köprü yoktur; ikisi de gerçektir, ikisi de sahicidir, ama aralarında dikiş atacak bir “ben” yoktur. Fedakâr olan da o, hesapçı olan da o; ama bu ikisini tek bir karakterde tutup “ben cömert olmayı seçtiğim yerde cömerdim, çıkarımı gözettiğim yerde de bunu bilerek, açıkça yapıyorum” diyebilen bir üst-zemin yok. İşte klinikte tanı koyduğum bir hastada değil, tanı koymadığım, sağlam bulduğum bir insanda gördüğüm bu manzara, beni bütün bu düşünceye götüren şeydi.
Şimdi burada durup çok önemli bir ayrım yapmam lazım, çünkü bu ayrımı kaçırırsak bütün deneme bir ahlâk dersine, bir “Türk insanı ikiyüzlüdür” karalamasına dönüşür — ki niyetim bunun tam zıddı.
Bu salınım ikiyüzlülük değil. İkiyüzlülük, insanın gerçekte ne olduğunu bilip başka türlü görünmesidir; bir maske, bilinçli bir hesap gerektirir. Oysa burada olan şey daha derin ve daha masum: iyi dayı da gerçek, çıkarcı da gerçek. İkisi de sahici. Sorun sahtelik değil, bütünleşememe. Kişi bu iki yanını tek bir karakterde, tek bir “ben”de birleştiremiyor. Klinikte buna splitting — bölme — deriz: iyiyi ve kötüyü, sevgiyi ve öfkeyi, aynı nesnede ya da aynı kendilikte bir arada tutamamak; onları birbirinden yalıtıp aralarında salınmak. Sınır kişiliğin belkemiği budur. Ama gördüğümüz şey klinik değil; bu splitting kişinin savunması değil, “herkes”in ona sunduğu hazır bir kalıp. Kişi bu bölünmeyi icat etmiyor; çağından, iki katmanlı das Man’ından devralıyor.
Neden bütünleştiremiyor? Çünkü bu iki yanı birleştirecek üst bir zemin, ikisini bir arada tutacak bir ölçü artık yok. Eskiden geleneğin “herkes”i bir ölçü verirdi — “mertlik şudur, tokgözlülük budur, komşu hakkı şuraya kadardır” — ve insan cömertliğiyle çıkarını o ölçünün içinde terbiye ederdi. Bugün o ölçü çekildi; yerine geleni ise “herkes de zaten fırsatını bulunca…” diye başlayan, salınımın kendisini normalleştiren bir söylem aldı. Yani yeni “herkes” bize iyi dayı ile çıkarcıyı uzlaştıracak bir karakter modeli sunmuyor; sadece ikisi arasında gidip gelmeyi meşrulaştırıyor. İstikrar veren “herkes” gitti; ölçüsüzlüğü meşrulaştıran “herkes” geldi. Türk das Man’ının borderline’lığı işte tam burada: iki katman arasında, onları birleştirecek zeminden yoksun, salınıp duran bir kişisizlik.
Bu iki katmanlılığın bir başka yüzü de, “herkes”in başkalarıyla, özellikle otoriteyle ve Batıyla kurduğu o dengesiz, yoğun, salınımlı ilişkide görünür. Sınır kişilik, ilişkilerinde terk edilme kaygısıyla yoğun bağlanma arasında savrulur: idealize ettiği kişiyi bir an göklere çıkarır, düş kırıklığına uğrayınca yerin dibine sokar. Toplum ölçeğinde bunun en berrak örneği, “devlet baba” imgesiyle kurulan o ikircikli bağdır — hem sığınılan, hem şikâyet edilen; hem el açılan, hem öfke duyulan bir baba. Bir başkası, Batıyla ilişkidir: bir yandan onun tarafından tanınma, ona ait olma, onun onayını alma arzusu; bir yandan reddedilme korkusunun beslediği hınç, “bizi hiç sevmediler” kırgınlığı. İkisi de aynı anda, aynı yoğunlukta. Bu da bir splitting’tir: öteki (otorite, Batı, hatta “millet”in kendisi) ya tümüyle iyi ya tümüyle kötüdür, ve arada gri bir bölge, dengeli bir ilişki kurulamaz. Rousseau’nun görmüş olduğu o şey — yalnızlaşan insanın görülme ihtiyacı, tanınma açlığı — burada bir toplumun kendi kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin dokusuna sinmiş.
VI.
Bütün bunların bir de oluş boyutu var ki, bence meselenin kalbi burada atıyor.
İnsan sabit bir şey değildir. Bir taş “ne”yse odur, öyle kalır. İnsan öyle değil; insan bir oluştur — sürekli kendini yapan, kendini kuran, “ne” olduğu bir “nasıl” olduğuyla, bir “niçin”le, bir olma-tarzıyla belirlenen bir varlık. Almancanın güzel bir sözcüğü var bunun için: Werden, oluş. İnsanın hâli bir Sein (varlık, olmuş-bitmişlik) değil, bir Werden’dir (oluş, olmakta-olmak). İnsanın özü, önünde duran bir görevdir; kendini bir yöne doğru yapmaktır.
Sağlıklı bir oluş, zamanla bir biçime varır. Dağınık eğilimler, çelişik dürtüler, farklı yanlar, bir karaktere, bir “ben”e, bir tutarlılığa doğru toparlanır. İnsan olgunlaştıkça, cömertliğiyle çıkarını, sevgisiyle öfkesini, idealleriyle korkularını tek bir kendilikte birleştirmeyi öğrenir — bunları yok ederek değil, bir denge, bir ilke, bir üslup altında bir araya getirerek. Kendisi hakkında sürekli bir hikâye anlatabilir hâle gelir: dün olan ben ile bugün olan ben arasında bir bağ, bir süreklilik kurar.
Borderline oluş ise, biçime varamayan oluştur. Sürekli olmakta olan ama hiçbir zaman bir şey hâline gelemeyen. Saf oluş olarak kalıp bir biçime, bir karaktere bağlanamayan. Klinikte buna kimlik dağınıklığı deriz: kendiliğin zaman içinde kendine bağlanamaması, bir anlatının dikiş tutmaması. Kişi bugün bir insan, yarın bambaşka biridir ve arada köprü yoktur. Değersizlikle büyüklenme arasında, boşlukla dolgunluk arasında salınır durur; hiçbir hâlinde konaklayamaz.
Şimdi bunu topluma taşıyın. Borderline bir das Man, “herkes”in kendisi hakkında bütünlüklü bir hikâye anlatamamasıdır. “Biz kimiz?” sorusunun bir türlü oturmaması. Batılı mıyız, Doğulu muyuz; modern miyiz, geleneksel mi; laik miyiz, dindar mı — bu anlatılar arasında, hiçbirinde karar kılmadan, hiçbirini ötekiyle bütünleştirmeden salınıp durmak. Türk toplumu kendisi hakkında süreklilik içeren bir hikâye anlatamıyor; her kuşak, hatta her on yıl, bir öncekiyle bağı kopuk bir “biz” tasarımı devralıyor, sonra onu da bırakıp bir başkasına atlıyor. Tarihiyle ilişkisi bile bu salınımı taşır: bir dönemi tümüyle reddedip bir başkasını idealize etmek, sonra tam tersini yapmak; geçmişi bir bütün olarak, iyisiyle kötüsüyle sahiplenememek. İyi dayı ile çıkarcının bireydeki salınımı neyse, bu anlatılar arasındaki salınım da toplumdaki odur: aynı bütünleşememe, aynı dikiş tutmama, bir üst ölçekte.
İşte “biçime varamayan oluş” derken kastettiğim bu. Türk das Man’ı, kendini bir karaktere toparlayamamış bir oluş hâlinde donmuş gibi. Sürekli değişiyor ama bir yere varmıyor; sürekli olmakta ama bir türlü olmuyor. Ve buradaki trajik ironi şu: en çok “biz kendimiz olalım”, “özümüze dönelim”, “milli, yerli olalım” diye çırpınıldığı anda bile, bu çırpınmanın kendisi bir salınımın parçası — çünkü o “öz” hiçbir zaman sabitlenip bir karaktere dönüşmüyor, sadece karşı kutba bir tepki olarak alevlenip sönüyor. Kendi olma çabası bile borderline bir biçim alıyor.
VII.
Klinik sınır kişiliğin bir belirtisini bilerek dışarıda bıraktım şimdiye kadar: kendine zarar verme. Çünkü bunun toplumsal bir analoğunu kurmak, en kolay gevşeyip metafora kaçacak yerdir; bir hekim olarak intiharı ya da kendini kesmeyi bir topluma gelişigüzel yakıştırmak istemem. Ama bir yerde, çok dikkatli durmak şartıyla, bu belirtinin de bir gölgesi beliriyor — ve o gölge siyasette görünüyor.
Sınır kişiliğin en trajik yanı, kişinin kendi iyiliğine, kendi çıkarına, hatta kendi bekasına aykırı davranabilmesidir. İlişkisini bozacağını bile bile bozması, kendini sabote etmesi, elindeki iyi olan şeyi tahrip etmesi. Bunun ardında çoğu zaman o boşluk, o öfke, o “nasılsa olmayacak” hissi yatar. Şimdi buna toplumsal ölçekte bakın. Bir toplumun, kendi uzun vadeli çıkarına, kendi geleceğine, kendi zeminine aykırı seçimler yapabilmesi — hem de bunu bir kere değil, tekrar tekrar; sonra pişman olup öfkelenmesi; sonra yine aynısını yapması. Bu, tam da splitting’in ve o “biçime varamayan oluşun” siyasi yüzü.
Burada çok dikkatli olmam gerek, çünkü bu gözlem hiçbir siyasi kampın tekelinde değil ve olmamalı. Mesele şu ya da bu partiye oy vermek değil. Mesele, hangi görüşte olursa olsun, o oyu nasıl verdiğimiz. İyiyi bütünüyle “biz”e, kötüyü bütünüyle “onlar”a atfeden; bir lideri, bir hareketi, bir “dava”yı bir gün göklere çıkarıp ertesi gün yerin dibine sokan; nüansı, gri tonu, karşı tarafın da haklı olabileceği ihtimalini taşıyamayan o zihin, herhangi bir siyasi görüşün değil, borderline bir das Man’ın zihnidir. Türk toplumunun meşhur kutuplaşması, bir fikir ayrılığı değil aslında; toplumsal ölçekte bir splitting. İyi ve kötüyü aynı manzarada bir arada tutamamak, ikisini iki ayrı kampa yarıp aralarındaki uçuruma yerleşmek. Ve bu yarılma o kadar derin ki, insanlar zaman zaman kendi somut çıkarlarına, kendi refahlarına, kendi zeminlerine aykırı seçimleri, sırf o yarığın “kendi” tarafında kalmak uğruna yapabiliyorlar. Kolektif bir öz-sabotaj. Klinikte dışarıda bıraktığım kendine zarar, siyasette metaforik olarak geri geliyor.
Ama burada bir şeyi de eklemem, bir denge kurmam gerek — yoksa borderline bir teşhis koyarken kendim borderline bir splitting’e düşmüş olurum. Bu tabloyu bir çöküş ağıdına, bir “mahvolduk” hikâyesine çevirmek yanlış olur. Çünkü borderline bir çağ, ne kadar acı verici olursa olsun, psikotik bir çağ değildir. Klinikte sınır kişiliği psikozdan ayıran şey, gerçeklikle bağın korunmasıdır: borderline hasta gerçeği yitirmez, sadece baskı altında onu çarpıtır, bölerek görür. Toplum ölçeğinde de böyle. Borderline bir toplum, tek bir mutlak hakikatin, kapalı ve totaliter bir dünyanın hükmettiği bir toplum değildir. Komplo vardır, çarpıtma vardır, “hakikat sonrası” savrulmalar vardır — ama tek bir sanrının her şeyi kapattığı, itirazın imkânsız olduğu o kapalı dünyaya da varmamışızdır. Gerçeklikle bağımız kırılgandır ama kopmamıştır. İşte “Borderline Zamanlar”da söylediğim o şey — modernitenin değerleri gitti ama ortaçağın kapalı dünyasına da dönmedik — aslında bir umut cümlesidir: eşikte olmak, en azından, henüz bir yere hapsolmamış olmaktır. Kapı hâlâ aralık.
VIII.
Peki bu bir kader mi? Bu denemeyi bir ağıt olarak mı bitirmeliyim — “eyvah, borderline bir toplum olduk, değerlerimiz eridi, mahvolduk” diye?
Hayır. Ve bunu bir teselli olsun diye değil, düşünsel bir dürüstlük gereği söylüyorum.
Önce, kolay çıkışları eleyelim. Bir çıkış yolu nostalji olamaz. “Eski güzel değerlere dönelim, geleneğin o dingin düzenine geri çekilelim” demek, eşikten geri adım atmaya çalışmaktır — oysa eşik geçildikten sonra geri dönülmez. O örtü bir kere yırtıldı; onu tekrar dikemeyiz, dikmeye çalışsak bile altındaki çıplaklığı artık biliyoruz. Geleneğin “herkes”i geri çağrılamaz, çünkü onun o eski masumiyeti, sorgulanmamışlığı gitti. Nostalji, borderline durumun bir çözümü değil, bir semptomudur — idealize edilmiş bir geçmişe sığınmak, tam da splitting’in bir başka yüzü.
Öbür kolay çıkış, kutuplardan birini seçmek olurdu. Ya saf fedakâr iyi dayı ol, ya da dürüst bir çıkarcı ol; ya tam Batılı ol, ya tam yerli ol; salınımı durdurmak için bir uca çakıl. Ama bu da bir çözüm değil, oluşu dondurmaktır. Bir kutba kendini kilitlemek, eşikliğin verdiği o dinamik imkânı — insanın kendini kurabilme, yapabilme imkânını — feda etmektir. İnsan iki âlem arasında durduğu için insandır; bir âleme kaçarak kurtulamaz, sadece kendini yoksullaştırır.
O hâlde çıkış nerede? Burada bir kez daha, meselenin altında yatan o antropolojik katmana inmem gerek. Çünkü insan, aslında, her zaman biraz eşiktedir. Bu çağa özgü bir hâl değil; insan olmanın kendisine ait bir durum. Felsefi antropolojinin büyük isimleri bunu farklı diller kullanarak söylediler. Helmuth Plessner, insanın “eksantrik konumsallık” içinde yaşadığını yazdı: hayvan çevresinin merkezinde yaşar, kendisiyle çakışır; insan ise kendi merkezinin dışına çıkabilen, kendisine dışarıdan bakabilen, dolayısıyla kendisiyle asla tam çakışmayan tek canlıdır. İnsan, kendisiyle kendisi arasında bir mesafe, bir çatlak taşır. Arnold Gehlen ise insanı “eksik varlık” olarak tarif etti: içgüdüleri onu bir çevreye sabitlemeye yetmeyen, doğanın kendisine hazır bir yer vermediği, bu yüzden kendi dünyasını kendisi kurmak zorunda kalan bir canlı. Her iki tarif de aynı şeyi söylüyor: insan, doğa ile kültür, içgüdü ile norm, verili olan ile kurulması gereken arasında, bir eşikte duran varlıktır. Hiçbir düzene tam ait değildir; her düzeni kendisi kurmak, kurduğu düzende de asla tam yerleşememek zorundadır.
Yani insan, özü gereği, biraz borderline’dır. Bir sınır varlığıdır. İki âlem arasında asılı durur. Peki eğer bu böyleyse, neden her çağ borderline bir çağ değil? Çünkü çoğu zaman, kültür bu temel eşikliği örter. Gelenek, din, sağlam bir değerler düzeni, oturmuş bir “biz kimiz” anlatısı — bütün bunlar, insanın o dipteki eşik-durumunun üstüne bir örtü serer, çatlağı görünmez kılar, insana bir zemin, bir yer, bir yön verir. İnsan yine de eşiktedir, ama eşikte olduğunu hissetmez, çünkü örtü onu tutar. Bazı çağlar ise, bu örtülerin aynı anda yırtıldığı çağlardır. Eski düzen çekilir, yenisi henüz dokunmamıştır; örtü kalkar ve insanın altındaki o kadim zeminsizlik, o eşiklik, çıplak kalır. Borderline bir çağ, tam da bu örtüsüz an demektir. Ve Türkiye, örtülerinin aynı anda yırtıldığı bir yer: geleneğin örtüsü de, modernitenin ona geç ve eksik uğramış örtüsü de aynı anda söküldü. Bizim “hâl-i pür melâlimiz”, aslında bütün insanlığın altındaki o eşik-durumunun, bizde örtüsüz kalmış hâlidir. “Dünya insanı da biraz böyle” derken kastettiğim buydu: fark, borderline’lığın içeriğinde değil, örtünün ne kadar yırtık olduğunda.
Ve işte tam burada, bu çıplaklığın içinde, kurtuluşun da tohumu var. Heidegger’in en incelikli fikri şudur: das Man’dan kurtuluş — o “hakikilik” dediği hâl — dünyadan kaçıp yalıtık, saf bir bireye çekilmek değildir. Hakikilik, das Man’ın bir başka türlü üstlenilmesidir. Aynı dünyanın, aynı “herkes”in içinde kalırsınız — ama artık onu sorgusuz sualsiz devralmak yerine, sahiplenerek, üstüne kendi imzanızı atarak yaşarsınız. Kurtuluş, “herkes”ten kaçmak değil, “herkes”in size verdiğini kendi kararınızla dönüştürmektir.
Bunu bizim meseleye çevirirsem: borderline das Man’dan çıkış, iyi dayılıkla çıkarcılığın birini seçmek değil, ikisini bir ilke altında üstlenebilmektir. “Ben hem kendini gözeten hem başkasına açık biriyim, ve bu ikisi arasındaki dengeyi el-âlem ne der diye değil, kendi ölçümle, kendi kararımla kuruyorum” diyebilen bir kendilik. Splitting’in yerine bütünleşmeyi, salınımın yerine bir karakteri, dağılmanın yerine bir hikâyeyi koyabilmek. Yani eşikte kalmışlığı bir felaket değil, bir görev olarak almak. Çünkü unutmayalım: insan zaten hep eşikteydi. Örtünün yırtılması, bize daha önce hiç olmadığı kadar açık bir şekilde, kim olacağımızın bize kalmış olduğunu gösteriyor. Eski düzen bizim yerimize karar verirdi; şimdi o düzen yok, ve bu, hem dayanılmaz bir yük hem de eşi görülmemiş bir imkân.
Bu denemeyi üç ayrı kavramla başlattım ve galiba şimdi bunların aslında tek bir şeyin üç adı olduğunu söyleyebilirim. Heidegger’in das Man’ı bize “kim”i verdi: gündelik insanın, aslında bir kişi değil, kişisiz bir yapı olduğunu. Hibrid özne bu yapının çağımızdaki içeriğini verdi: biricik olmaya çalışırken herkesleşen, gerçek beniyle vitrin beni arasında yarılan, yaratıcı olmaya mahkûm edilmiş özne. Borderline toplum ise bu yapının biçimini, o kişisizliğin hangi tonda tınladığını verdi: bütünleşemeyen, salınan, sınır çizemeyen, kendine bir hikâye anlatamayan bir “herkes”. Üçü birlikte okununca ortaya çıkan resim şu: çağımızın “herkes”i borderline bir yapıya büründü, ve Türkiye’de bu yapı, iki katmanın — geleneğin ve geç modernliğin — hiç bütünleşmeden üst üste binmesiyle, belki de dünyanın en keskin hâllerinden birini aldı. Türk insanının hâl-i pür melâli, işte bu üç adın kesiştiği yerde duruyor: kişisiz bir yapının (das Man), yarılmış bir içerikle (hibrid özne), sınırda bir biçim (borderline) aldığı yerde.
İşte bu yüzden denememi bir ağıtla değil, bir çağrıyla bitiriyorum. Türk insanının hâl-i pür melâli, gerçek bir melâldir — o iniş çıkışlar, o salınımlar, o dolmayan boşluk, o dikiş tutmayan “biz”, hepsi hakiki bir acının tarifidir. Ama bu acı, bir çürümenin değil, örtüsü kalkmış bir oluşun acısıdır. Zemin çıplak kaldı, evet; ama çıplak zemin, üstüne yeni bir şey kurulmayı bekleyen zemindir. Borderline bir çağın en karanlık yanı, oluşun bir biçime varamamasıysa, en aydınlık imkânı da tam olarak şudur: hiçbir biçimin henüz dayatılmamış olması. Biçim hâlâ önümüzde, bir görev olarak, üstlenilmeyi bekliyor.
Muayenehanemde karşımda oturan o insan — sınır kişilik olmadığını bildiğim, ama çağının bütün sınır-belirtilerini taşıyan o sağlam insan — aslında bunu sezdiği için geliyor bana. Bir hastalığı yok; bir görevi var. İki âlem arasında, örtüsü yırtılmış bir zeminde, kendini bir karaktere toparlama görevi. Ben ona bir teşhis koymuyorum. Sadece, birlikte, o eşikte nasıl durulabileceğini, iki yandan çekiştirilirken nasıl bir “ben” kurulabileceğini konuşuyoruz. Ve galiba bütün bir toplumun da yapması gereken bu: eşikte olmayı bir kader gibi çekmek yerine, onu bir imkân gibi üstlenmek. Çünkü hâl-i pür melâlimizin gerçek adı, belki de, henüz tamamlanmamış bir oluştur.