Sevgili günlük…

31 Mayıs 2026

22 Mayıs, Arnavutköy

Hafta bitti. Cuma, saat 19.43. Doorstep’te dinleniyorum. Berlin biletimi aldım. Bayramın birinci günü uçuyorum. Yazmıyor olmam ruh halimle ilgili sanırım. Belli bir ruh halimin olmaması diyebilir miyiz?

23 Mayıs, Arnavutköy

Uzun süredir yaşadığım en güzel ve mutlu gün. Yaşlanmak için çok gencim..

28 Mayıs, Berlin Cafe Fleury

Evimin karşı sokağındaki kafede, kahvem, kitaplarım, dizüstü bilgisayarım ve defterlerimle oturuyorum. Dün geldim Berlin’e. Hava elbette İstanbul’dan daha serin. Bu arada Basel ve Paris çok daha sıcak. Yine de kafenin verandasındaki masalardan birinde oturuyorum. 

Nazım da buradaymış. Sevindim. Bugün Minoa’ya uğrarım mutlaka. Yeni tanıştığım ve hemen kanımın ısındığı bir insan Nazım. Eşi Petek’le birlikte Minoa’ların sahibi.

Biraz önce garip bir şey fark ettim. Belki terapist olduğum içindir, yan masalarda konuşulanlar hızla kulağıma çalınır. Ben de boşlukları zihnimde hızla doldurur ve konuyu aşağı yukarı anlarım. Kant olsaydı anlama yetisi kategorileriyle derdi. Neyse. Almanca konuşuluyorsa yan masada, ben Almanca bir şey okurken zorlanıyorum ama Türkçe okuduğum şeyi anlamakta hiç zorlanmıyorum. Bu Türkiye’de tam tersi. Yan masada Türkçe konuşulduğunda Türkçe okuduğum şeyi anlamakta zorlanabiliyorum ama Almanca okuduğum şeyi çok rahat anlıyorum. Bu ana dil ve sonradan öğrenilen dilin beynin farklı merkezleriyle ilişkili olduğunu çok net gösteriyor gibi geliyor bana. Kendi kendime küçük oyunlar. Berlin’deki yalnızlığımdan memnun gülümsüyorum. Oysa Aybüke’yle, Pınar’la ve daha sonra Hakan’la görüşeceğim. Bankama gidip bankacımla, ev sahibi ev ofisiyle filan da görüşmem gerekiyor. 

Bu arada ısmarladığım kitap gelmiş. Kant’ın insan görüşüyle ilgili önemli bir kitap. Onu almaya gideceğim saat 11.00 olunca. Saat 10.02. Bir kahve daha içmek istiyorum. Sonra yavaş yavaş yürür, komünist kitapçımdan ısmarladığım kitabı alırım. Belki o sırada Pınar dükkânı açmış olur. Pssst, dükkanının adı. Hoş bir hediyelik eşya dükkânı. Ne zamandır görüşemedik. Köşedeki bakkaldan, bir iki bira alır karşısına çıkarım. Dükkânın önündeki şezlonglarda dedikodu yapıp biralarımızı yudumlarız. Bir saat kadar sonra konuşacak bir şeyimiz kalmaz, biralarımız da bitmiş olur, ben de kalkarım. 

Son zamanlarda Aydın Ağbiyi düşünüp duruyorum. Onunla ilk tanıştığımız zamanları. Bir dermatoloji kongresinde, orkestra tesadüfen acemice bir jazz klasiği çalarken, bana dönüp: “Jazz pamuk tarlalarından doğmadır, gel dans edelim koçum,” demesini. Daha sonra, Aydın Ağbi boşandıktan sonra aynı evde oturmaya başlamamızı. Bakırköy’de yıllarca oturduğumuz köhne bir apartmanın altıncı katındaki şekilsiz dairimizin yer döşemelerini temizlerken bir dual pikaptan saatlerce ‘Deep Purple’ dinlememizi. 

Hayatımın en güzel, en inişli çıkışlı, en alkole batmış yıllarıydı. 22-29 yaşlarım arası. Sonrası zaten İsviçre. 

Yaşadığım hayattan memnun olmalı mıyım, yoksa boktan bir hayat mı yaşadım karar veremediğim zamanlar. İnsanın kendi üzerine düşünmesi ne kadar zor. Düşünüp düşünemediğini anlaması bile. 

Hegel’in bütün eserlerini satın almadığım için pişman olduğum ikinci el kitapçıya geldim ve maalesef kitaplar satılmıştı. İçimden küfrettim. Elbette kendime. Bir daha 80 Euroya Hegel’in bütün eserlerini güzel bordo ciltlerle sarılı olarak bulabileceğimi sanmıyorum. 

Kitap okuyup dünyaya bakıyorum. Bakılmaya değecek bir şey kalmış mı diye. 

29 Mayıs, Berlin Minoa

Bugün Fichte’nin ‘Die Bestimmung des Menschen’ kitabını aldım. Kitabın ikinci bölümü Kant’la ilgili. Tezin konusunun Kant ve bilinçten, Kant ve özgürlük konusuna evrilmesi ve özgürlük söz konusu değilse etiğin de mümkün olmaması durumu; bir bakıma elbette bilinçle ilgili bir konu. Ben, dolayısıyla ben bilinci varsa özgürlük olur ve etik mümkündür. Sinirbilimin ısrarla özgür iradenin olmadığını iddia etmesinin, nasıl da tutunamayacağımız bir dal olduğunu görmek ve göstermek gerekiyor. Özgürlük yoksa suç da olmaz. Hiç kimse yapıp ettiklerinden sorumlu tutulamaz. 

Bunun dışında Descartes’ın ‘Meditasyonlar’ının Almanca çevirisini aldım. ‘Kant’ın Antropolojisi ve İnsanın Yazgısı’ nasıl bir tez başlığı olur acaba? 

Nazım’la sohbet ettik biraz dün. İstanbul Pera’daki Minoa’nın salonunu psikoloji sohbetleri için kullanabileceğim sanırım. Bunu tek başıma yapmak istiyorum. Biraz bilinç akışı şeklinde insanlarla sohbet etmek istiyorum orada. Belki, katılımcılardan konuşmak istedikleri konuları yazmaları istenebilir ve bu konular hakkında interaktif bir sohbet gerçekleştirebiliriz. 

Minoa’da iki seansım vardı. Biraz önce bitirdim. Son seansımın oldukça verimli geçtiğini söyleyebilirim. Açılmaya, değişmeye ve sorumluluk almaya hazır insanlarla terapi seansları elbette daha verimli geçiyor ve ben de kendimi daha iyi hissediyorum seans bittiğinde. 

Cengiz’le başlayacağımız okuma kulübünde konuşacağımız ilk kitap ‘Nietzsche Ağladığında’ olacak. Breuer’le Nietzsche arasında geçen kurgu bir terapi süreci. Terapiye giden terapi alır. 

30 Mayıs, Berlin Minoa

Gerek Almanya’da gerekse Türkiye’de Bilgi Üniversitesinin kapatılmasının ardından yapılan gösterilerin iktidarın geri adım atmasına neden olduğu ve bunun da iktidarın gücünü yitirdiği anlamına geldiği savunuluyor. Unutulmamalı ki, gücünü yitiren iktidarlar daha da sertleşir, muhalefet ya da söz konusu benzer gösteriler karşısında daha da sert tepki gösterir. Bilgi Üniversitesinin tekrar açılmasının ardında çok daha basit ve banal bir neden var bence ve biz sıradan insanlar bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. 

2002 yılında AKP’nin iktidara geldiği seçimden sonraki bütün seçimlerde, sosyal demokrat ve seküler kesim iktidarın el değiştireceğinden yüzde yüz emindiler. Bu umutlarını hiç yitirmediler ve her seçim yenilgisinden sonra da büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Ben gerçekten, nasıl bu kadar naif olabildiklerine anlam veremiyorum. 

Sabah tek bir seans yaptıktan sonra, komünist kitapçıma, sonrasında da Dussmann’a uğradım ve şimdi Minoa’da bu satırları yazıyorum. Cumartesi, 13.51. Berlin’deki evimizle ilgili ev bürosuyla konuşmam lazım ama ben durmadan öteleyip duruyorum. Sevmediğim konuşmaları yapmamak için elimden geleni yapıyorum ve bunlar da zamanla mutfak tezgahında biriken kirli bulaşıklara dönüşüyorlar. Gün geçtikçe daha da zorlaşıyor temizlik ve insan gözünü kaçırıp duruyor. Oysa minik de olsa bir suçluluk duygusu insanı zihninin bir köşesinden rahatsız edip duruyor. 

Çıplak ayakla dolaşırken ayağıma bir dikenin batması ve dikeni çıkaramadığım için iki üç adımda bir, dayanılmaz olmasa da rahatsızlık veren bir acının hissedilmesi gibi. Kendini bir türlü unutturmuyor. 

Bugün garip bir huzursuzluk içindeyim. Nedenini tahmin ettiğim ama izah etmekte biraz zorlandığım bir duygu. Hayatımı, günlük hayatımı düzenlemekte zorlanıyorum. Yalnız yaşamak da bir şeyleri rahatça kenara bırakmama neden oluyor elbette. Kimseye karşı bir sorumluluk taşımamak bir yandan özgürlük duygusu verirken, öte yandan bir boş vermişliği de beraberinde getiriyor. 

Kant’ın yaşadığı dönemdeki felsefi ve bilimsel gelişmelerden gerçek anlamda haberdar olmadığımı fark etmek utandırdı beni biraz. Ama polisiye okumaktan tezime çalışacak zaman bulamıyorum. Bulmuyorum daha doğrusu. 

Bugünün süsü benden olsun: Bir alışveriş listesi kadar anlam istiyorum hayata. 

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.