Karşımda oturan adam 97 yaşında. Dr. Albert Vollmer.
Bir asırlık hayatına savaşları, ekonomik krizleri, göçleri, başkanları, müzik devrimlerini ve insanlığın en büyük dönüşümlerini sığdırmış.
Masanın üzerindeki kitaplar arasında konuşurken fark ediyorum ki ben yalnızca bir caz tarihçisiyle değil, yaşayan bir tarih arşiviyle sohbet ediyorum.
Hikâyesi 1939 yılında başlıyor.
Hitler Polonya’yı işgal ettiğinde henüz 10 yaşında bir çocuk.
Ailesi İngiltere’nin Kent bölgesinde tatildeyken savaş patlak veriyor.
Evlerine dönmek yerine doğrudan limana gidiyorlar.
Son İsveç gemilerinden birine binerek ülkeden ayrılıyorlar.
“Babam güvertede Alman pilota el sallamıştı” diye anlatıyor.
Çocukluk yıllarını tarafsız İsveç’te geçiriyor.
Orada cazla tanışıyor.
Müzik önce bir merak oluyor.
Sonra hayatının merkezine yerleşiyor.

1947 yılında Amerika’ya geliyor.
Cebinde sadece 50 dolar var.
Ama zihninde büyük bir inanç var.
Çalışırsam başarabilirim.
Sabah altıda kalkıyor.
Golf sahalarında taşıyıcılık yapıyor.
Okula gidiyor.
Üniversiteye giriyor.
Ortodontist oluyor.
Kendi muayenehanesini kuruyor.
Sonra büyük bir ev satın alıyor.
18 odalı o evde yalnızca üç kişi yaşıyor:
Kendisi, eşi ve kızları.
Bugün geriye dönüp baktığında bunu “Amerikan Rüyası” olarak tanımlıyor.
Ama onun anlattığı Amerikan Rüyası sosyal medyada gördüğümüz başarı hikâyelerine benzemiyor.
Daha çok çalışmakla ilgili.
Daha çok fırsat çıktığında değerlendirmekle ilgili.
Daha çok dürüstlükle ilgili.
Meslek hayatı boyunca bazı hastalarından ücret almamış.
Bazılarına indirim yapmış.
Tedaviye ihtiyacı olmayan çocukların ailelerine bunu açıkça söylemiş.
“Bana en çok hasta kazandıran şey dürüst olmamdı” diyor.
Bir başka deyişle kısa vadede para kaybetmiş olabilir.
Ama uzun vadede güven kazanmış.
Ve güven her zaman daha değerli olmuş.

Konuşmamız ilerledikçe konu caz tarihine geliyor.
1920’lerin Amerika’sını anlatıyor.
F. Scott Fitzgerald’ın “Caz Çağı” olarak adlandırdığı dönemi…
Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ekonomik durgunluğu…
1920 yılında başkan olan Warren Harding’i…
Harding’in vergi indirimleri, düzenlemelerin azaltılması ve yerli üretimi korumaya yönelik politikalarının ekonomiyi canlandırdığını düşünüyor.
O yıllarda insanlar yeniden dışarı çıkmaya, dans etmeye, eğlenmeye başlıyor.
Ekonomi büyüdükçe müzik de büyüyor.
Caz kulüpleri dolup taşıyor.
Ancak aynı dönemin karanlık yüzü de var.
1920 yılında başlayan içki yasağı.
Kaçak içki ticareti.
Yeraltı dünyasının yükselişi.
Mafya savaşları.
Speakeasy adı verilen gizli kulüpler.
İnsanların şifreyle girdiği, gizli odalarda içki içtiği mekânlar.
Ve geceleri bu gizli mekânlarda çalan caz orkestraları…
Müzik yükselirken suç da yükseliyor.
Özgürlük ile yasakların iç içe geçtiği yıllar.
Ona göre cazın hikâyesi aslında Amerika’nın hikâyesi.
97 yıllık hayatı boyunca yaklaşık 15 Amerikan başkanı görmüş.
Roosevelt’ten Eisenhower’a, Kennedy’den Reagan’a, Clinton’dan Obama’ya, Biden’dan Trump’a kadar…
Bu yüzden Amerika’yı değerlendirirken yalnızca bugüne değil, neredeyse bir asırlık bir zaman dilimine bakıyor.
Konuşmamız sırasında sık sık tarihe dönüyor.
Özellikle de 1920’lerdeki Warren Harding dönemine…
Ona göre Harding’in uyguladığı ekonomik politikalar ile Donald Trump’ın politikaları arasında bazı benzerlikler bulunuyor.
Vergilerin düşürülmesi.
Yerel üretimin korunması.
“Önce Amerika” anlayışı…
Bunların ekonomiyi canlandırdığını düşünüyor.
Bugünün Amerika’sını değerlendirirken de benzer bir perspektif kullanıyor.
Sınır güvenliği, göç politikaları ve ekonomik büyüme konularında Trump’a destek verdiğini açıkça söylüyor.
Joe Biden dönemine ise daha eleştirel yaklaşıyor.
Özellikle pandemi yönetimi, ekonomi ve göç politikaları konusunda ciddi itirazları var.
Bazı görüşlerine katılabilirsiniz.
Bazılarına katılmayabilirsiniz.
Ama asıl dikkat çekici olan şey, 97 yaşındaki bu adamın hâlâ ülkesinin geleceği üzerine tutkuyla düşünmesi.

1973 yılında kendi caz grubunu kuruyor.
Harlem Blues and Jazz Band.
“Blues, cazın temelidir” diyor.
Ona göre blues yalnızca cazın değil, rock’n roll’un, rhythm and blues’un ve hatta modern müziğin temel taşlarından biri.
Kurduğu grup kısa sürede uluslararası turnelere çıkıyor.
1976 yılında ilk Avrupa turnesini gerçekleştiriyorlar.
İskandinavya’dan Rusya’ya kadar dünyanın birçok yerinde sahne alıyorlar.
En unutamadığı anlardan biri ise 4 Temmuz 2006.
Moskova’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin Bağımsızlık Günü kutlamasında sahne alıyorlar.
Sonrasında büyükelçiden bir teşekkür mektubu alıyor.
Mektupta şu ifade yer alıyor:
“Amerika’nın sunabileceği en güzel şeylerden birini temsil ettiniz.”

Röportaj boyunca dikkatimi çeken başka bir şey daha vardı.
97 yaşındaki doktorun anlattığı başarı hikâyeleri arasında en çok gurur duyduğu şeylerden biri, yıllar önce tanıdığı genç bir Türk’e yardım etmiş olmasıydı.
Bu hikâyeyi çok iyi biliyorum.
Çünkü o genç Türk, yeğenim Naim Yiğit Sezgin.
Amerika’ya geldiğinde benzin istasyonlarında çalışıyordu.
Doktor onun çalışkanlığını ve karakterini fark etmiş.
Evinde yer açmış.
Bisiklet vermiş.
Sabah işe geç kalmasın diye uyandırmış.
Akşam yemeklerinde yanında oturtmuş.
Bir anlamda ona yalnızca bir oda değil, yeni bir ülkede tutunabileceği bir dal uzatmış.
Aradan yıllar geçmiş.
Yiğit Amerika’da eğitimlerini tamamlamış.
Kendi hayatını kurmuş.
Ama ilişkileri hiç bitmemiş.
Bugün hâlâ düzenli olarak bir araya geliyorlar.
Saatlerce sohbet ediyorlar.
Siyaset, tarih, sanat, ekonomi, kitaplar ve hayat…
Başarılı insanların başka insanlara nasıl ilham verdiğini görmek çok etkileyici.
Belki de gerçek mentorluk budur.

Doktor yıllar önce eşini kaybetmiş.
Kızını da…
Hayatta en ağır acıları yaşamış olmasına rağmen hayata olan bağlılığını hiç kaybetmemiş.
97 yaşında hâlâ yeni projeler düşünüyor.
Hâlâ kitap yazıyor.
Hâlâ okuyor.
Hâlâ öğreniyor.
Ve her Noel döneminde dostlarına kendi elleriyle kartlar gönderiyor.
Daha da şaşırtıcı olanı, adreslerin büyük bölümünü hâlâ ezbere biliyor.
Ona gençlere ne tavsiye edeceğini soruyorum.
Bir süre düşünüyor.
Sonra yavaşça cevap veriyor:
“Çalışın. Dürüst olun. Vazgeçmeyin.”
Belki de yüz yıllık hayatının özeti bu.
Bir çocuk olarak savaştan kaçmış.
Yeni bir ülkede sıfırdan başlamış.
Kariyer kurmuş.
Müzik üretmiş.
Dostluklar biriktirmiş.
97 yaşında hâlâ kitap yazıyor.
Ve bütün bunların ardından bana şu cümleyi bırakıyor:
“Gerçek her zaman en iyi stratejidir.”
Bazı insanlar tarih kitaplarını okur.
Bazıları ise tarihin kendisi olur.
O, ikinci gruptan.
24 Haziran 2026 - Bir Asrın Tanığı: Hitler’den Trump’a, Cazdan Amerikan Rüyasına
21 Haziran 2026 - “Kadınlar Kendileriyle Çok Oynamasın Ama Küçük Dokunuşlar Harikalar Yaratabilir”
20 Haziran 2026 - Zeytinde Rekor Geliyor… Peki Hazır Mıyız?
14 Haziran 2026 - Geleceği Pişiren Kadın
12 Haziran 2026 - Topraktan Sofra’ya, Sofradan Dünyaya Bir Mesaj Var