Dünyada bugün “oversize”, “relaxed fit”, “comfort wear” diye satılan her şeyi, Adanalılar yıllar önce şalvarla çözmüş.
Her Adanalının bi şalvarı olur.
Hatta, olmalıdır.
Benim de var tabii.
Adana İşi Kadın Kooperatifi diye nefis bi kooperatif var. Kurucusu Efsun Tekyeten sağolsun yıllar önce hediye etmişti. Hala gıcır gıcırlar. İnşallah üretmeye devam ediyorlardır. Bence bomba bi fikir.
Peki Adana şalvarı neden efsane?
Çünkü…
Bol. Ferah. Rahat. Hiç bunaltmaz.
Diz yapmaz. Eskidikçe daha da güzelleşir.
İnce pamuklu, basma ya da pazen kumaştan dikilir. Sıcak havalarda ilaç gibi gelir.
Beli lastiklidir ya da iplidir. Ne sıkar ne rahatsız eder.
Çiçeklisi, puantiyelisi, karelisi… Hepsi güzel ama ben dallı güllü desenlere ayrı hastayım…
Evde, altına şalvarı, ayağına terliği, üstüne beyaz atleti geçirdin mi…
Tamamdır.
Gerçek bi Adanalıya dönüşürsün.
Bir de dünya vatandaşı olursun.
(Efsuuuun, uzun boylular için paça boyunu biraz uzun da dikseniz… Ama Allah razı olsun senden ve kooperatiftekilerden, acayip rahat. Defalarca yıkadım solmadı da…)
@adanaisihediye @efsuntekyeten

Bir küçük hikaye.
Geldik… gidiyoruz. Zannettiğimizden çok daha hızlı üstelik. Bir göz açıp kapayıncaya kadar… O yüzden mesele, hoş bir seda bırakmak. Ne kadar yaşadığın değil, nasıl yaşadığın.
Hayatı sevmek. Olduğun insanı, yani kendini sevmek. Her gün biraz daha iyisi olmak için çabalamak. Ve an’da kalabilmek. Güneşi hissetmek. Denizi. Uçuşan elbiseni. Rüzgarı. Ağacı. Toprağı. Üzerinde oturduğun taşı, kayayı…
Hayatın bütün o küçük güzelliklerini gerçekten görebilmek. Bir de yalnızlığını sevebilmek. Çünkü o hiç gitmiyor.
Herkes gidiyor. Hayat değişiyor. Ama yalnızlığın hep seninle yürüyor. Onunla kavga etmek yerine, dost olmayı öğrenince, insan biraz daha özgür oluyor.
Ve sonra bir gün… hikaye bitiyor.