İster sosyal medyada, ister köşe yazılarında, ister kitaplarda olsun, yazdıklarına bakınca etrafta kendi basın danışmanı, kendi reklam ajansı, kendi itibar yöneticisi olarak çalışan insanların arttığını düşünüyorum.
Bir çeşit “kendin pişir, kendin ye” halkla ilişkiler faaliyeti.
“İyiliğini” kendisi yazıyor, “duyarlılığını” kendisi duyuruyor, “başarılarını” kendisi dolaşıma sokuyor.
Kısacası, kendisi hakkında nasıl bir kanaat oluşacağını kendisi hazırlıyor.
Yazdıkları bir yana, sanıyorum asıl meseleleri kendilerini anlatmak da değil. Kendileri hakkında oluşacak kanaati sürekli yönetme ihtiyacı.
Bu “ihtiyacın” o kişinin kendisinin bildiği bir nedeni olmalı.
Bir süre sonra yaşadıklarını paylaşmakla kalmayıp, paylaşabilecekleri şeyleri yaşamak için projeler de kurmaya başlıyor olmalılar.
Bu düşünce beni Christian Petzold’un Transit filmindeki bir konuşmaya götürdü.
Filmde Georg adlı genç bir adam, bir rastlantı sonucu ölmüş bir yazarın kimliğine bürünür.
Alman güçlerinin yaklaştığı Paris’ten kaçmaya çalışan Georg, Franz Weidel adlı bir yazara ulaştırması istenen mektupları götürdüğü otelde, yazarın intihar ettiğini öğrenir. Geride bıraktığı roman taslağını, mektupları ve bazı belgeleri alarak Marsilya’ya gider.
Marsilya, savaştan kaçmak isteyen insanların vize ve gemi bileti peşinde koştuğu bir şehirdir.
Georg, Weidel’in belgelerini teslim etmek için gittiği Meksika Konsolosluğu’nda yazarın kendisi sanılır. Başlangıçta bu yanlışlığı düzeltmeye çalışsa da sonunda ölmüş yazarın kimliğini üstlenir.
Çünkü kendi kimliğiyle kaçabilme imkânı yoktur.
Üstelik Marsilya’da tanışıp âşık olduğu Marie, öldüğünden habersiz olduğu kocası Weidel’i aramaktadır.
İşin tuhafı, Georg bir yazar değildir. Üstelik yazarlardan da pek hoşlanmaz.
Özellikle yaşadıklarını, başkalarının acılarını, savaşları ve felaketleri yazacakları hikâyelerin malzemesine dönüştüren yazarlardan rahatsızdır.
Ama hayatta kalabilmek için bir yazarın kimliğine ihtiyaç duyar.
Yazmak için yaşamayı reddeden Georg, yaşayabilmek için bir yazar olmak zorunda kalmıştır.
Filmde beni asıl ilgilendiren, Georg’un ABD Konsolosluğu’ndaki görevliyle yaptığı bir konuşma.
Görevli, yaşadıkları hakkında bir kitap yazıp yazmayacağını sorar. Georg istemediğini söyleyince, karşısındaki adam şaşırır. Çünkü onu yazar Weidel sanmaktadır.
Georg, çocukluğundan bir örnek verir.
Okul gezilerine gittiklerini, bazılarının çok güzel geçtiğini anlatır. Ama ertesi gün öğretmen mutlaka gezi hakkında bir kompozisyon yazmalarını istermiş.
Tatillerin ardından tatilde yaptıklarını, Noel’den sonra Noel’de yaşadıklarını yazmaları beklenirmiş.
Sonunda Georg, yaşadıklarını yalnızca onlar hakkında kompozisyon yazabilmek için yaşamaya başladığı duygusuna kapılmıştır.
Konuşmanın İngilizce altyazısındaki bir cümle şöyle:
“At some point it felt like I was experiencing it all just to write a school essay about it.”
“Bir noktadan sonra, bütün bunları yalnızca haklarında bir kompozisyon yazmak için yaşıyormuşum gibi gelmeye başladı.”
Georg aynı eleştiriyi kamplarda karşılaştığı yazarlara da yöneltir. Onların savaş, ölüm ve kaçış gibi korkunç deneyimleri bile yazılacak hikâyelere dönüştürmelerinden rahatsızdır.
Artık “okul kompozisyonları” yazmayacağını söyler.
Bu konuşmayı yalnızca yazarlık üzerine bir eleştiri olarak görmüyorum.
Petzold burada, yaşamakla yaşadıklarını anlatılacak bir malzemeye dönüştürmek arasındaki mesafeyi düşündürüyor.
Elbette bir yazarın yaşadıklarından hareketle edebiyat üretmesiyle, bir insanın kendi reklamını yapması aynı şey değil.
Hele Georg’un hayatta kalmak için başkasının kimliğine sığınmasıyla, bugün insanların kendilerine bir imaj hazırlaması hiç değil.
Ama bütün bu farklı durumların gerisinde, üzerinde durmaya değer ortak bir soru var.
İnsanın yaşadıklarıyla, yaşadıkları hakkında anlatmak istediği hikâye arasındaki ilişki ne zaman tersine dönüyor?
Ne zaman yaşadıklarımızı anlatmaktan çıkıp, anlatacaklarımızı yaşamaya başlıyoruz?
Bugün bunun için bir öğretmene, kompozisyon ödevine, hatta bir yayınevine bile ihtiyaç yok.
Herkes kendi hayatının yazarı, yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı olabiliyor.
Üstelik artık yalnızca yaşadıklarımızı anlatmıyoruz. Başkalarının bizim hakkımızda ne düşünmesini istediğimizi de anlatıyoruz.
Böyle olunca, yaşanan hayatla başkalarına gösterilen hayat arasındaki mesafe giderek açılabiliyor.
Bir iyilik, yapıldığı anda değil duyurulduğunda; bir duyarlılık, hissedildiğinde değil sergilendiğinde; bir başarı, elde edildiğinde değil dolaşıma sokulduğunda tamamlanmış sayılmaya başlanıyor.
Belki de Georg’un yıllar önce reddettiği okul kompozisyonları, bugün çok daha yaygın bir alışkanlığa dönüşmüş durumda.
Georg, Noel gecesi yaşadıklarını öğretmeni istediği için, kendisini yazmaktan soğutan bir “kompozisyon” olarak anlatmaya mecbur kalmış olabilir.
Ama okurun yararlanabileceği pek bir bilgi bulamayacağı, içeriği o okul kompozisyonlarından pek de farklı olmayan anlatıların neden yayımlandığını anlamak o kadar kolay değil.
Üstelik öğretmen de yok artık.
Ama adları bir çırpıda akla gelebilecek “yazarlar” var.
Kompozisyonu yazan, yayımlayan, notunu veren ve başkalarının da aynı notu vermesini bekleyen kişi, çoğu zaman aynı insan.
Belki de bu tuhaf davranışlar, selfie’lerle giderek birer görüntüye dönüştürülen, sığlaşmış hayatlarımızın Georg’un eleştirdiği kompozisyonları da aşan dışavurumları.
Film notu: Transit (2018). Yönetmen ve senaryo: Christian Petzold. Anna Seghers’in 1944 tarihli aynı adlı romanından uyarlanmış.