Bu Dünya Nasıl Değişecek?: Uyumun Pedagojisi ve İhtimalin Daralması

9 Mayıs 2026

Bütün ailelerde ne yazık ki az-çok yaşandığı için şunu herkes biliyor:

Yarışma üzerine kurulu bir düzen için, başından itibaren genç insanlar da bedeli çok ağır yarışmalarla yetiştiriliyor.

Bütün ailelerde ne yazık ki az-çok yaşandığı için şunu herkes biliyor: 

Yarışma üzerine kurulu bir düzen için, başından itibaren genç insanlar da bedeli çok ağır yarışmalarla yetiştiriliyor. 

Hem o çocuklar hem aileleri ağır bedelleri öderken,  daha ilk sınavdan itibaren sistem zaten kazanmaya başlıyor.

Hiç değilse bunu görmek bir ‘erken kazanç’ olabilir mi? 

Bir vakitler bizde liseyi bitirirken sadece derslerle ilgili sınavları geçmeniz yetmezdi.  

Mezuniyet için ayrıca bir de “olgunluk sınavı”na girilirdi.

Bu sınavın adından hedeflenen kriter anlaşılabilir:

“Bu kişi öğrendikleriyle olgunlaşmış biri sayılabilir mi?”

Yani amaç, edinilmiş bilginin ezberini değil, bilginin ‘bütünsel kavranışını’ ölçmekti; bir öğrencinin üniversiteye ve toplumsal hayata hazır olup olmadığını görmek.

1940’lardan itibaren eğitim, yavaşça “olgun insan yetiştirme” fikrinden uzaklaşıp “sistem için eleman üretme” düzenine eklendi.

“İnsan Kaynakları Bölümü”  bu değişimin bir ifadesidir.

Bu kayma elbette yalnız Türkiye’ye özgü değildi.

Dünyanın aynı yüzyılda yaşadığı “ideolojik hegemonya kapışmasının’ yerel tezahürüdür.

Düzen artık yalnızca ‘yurttaş’ değil, sürdürülebilirliğini   taşıyacak, kapasitesi bu niyetle zorlanarak ‘yetiştirilmiş kadrolar’ istiyordu.

Eğitim bu isteğin dili oldu.

Yıllardır birkaç nesil  bu yeni zihniyetin ‘saha personelleri’ olmaya hazırlandı.

Hatta bazı yeni yeni  meslekler ‘baskın alanlar olarak’ öne çıktı.

Bir zamanlar ‘olgunluk’ denilen şey, bilginin davranışa, davranışın düşünceye karıştığı belirsiz bir eşiği işaret ederdi.

Bu alan zamanla daraldı.

Geriye kurslar, yerleştirme danışmanları, sınav puanları kaldı, sıralama kaldı, yerleştirme kaldı.

Böylece körpe dimağlar, kendini bulmak ve toplumda yerine hazırlamak için çalışan  birer ‘varlık’ olmaktan çıkıp,  kendini ispatlama peşinde  birer ‘veri setine’ dönüştü.

Bu dönüşümün arka planında hazırlığı yıllarca sürmüş  daha geniş bir dünya projesi (“küreselleşme”) vardır.

Soğuk Savaş sonrası düzen ve küresel rekabet, eğitimi stratejik bir üretim hattına bağladı.

Artık mesele yalnızca “ eğitimli iyi insan” değil, hazırlığı yapılan sistem için işleyen bir “çark-insan”dır.

Böyle bir sistemde uyum, kuşkusuz hayatı kolaylaştırır.

Ama aynı zamanda “ihtimali” de daraltır.

İnsan, sisteme entegre bir hayatın verdiği güven içinde yaşarken,  bir gün içinden sessiz bir soru geçer:

“Böyle mi olmalıydı?”

Daha açık soru belki şu:

İnsan bir sisteme uyum sağlamak için mi yetişir; yoksa dünyayı yeniden kurabilecek ihtimalleri sürdürmek için mi?

Bu soru çoğu zaman bastırılır. Çünkü sistem, cevaptan çok işleyişinin derdindedir.

Ama sorular  ebedidir,  siz öyle istiyorsunuz diye yok olmaz.

‘Güven’ ile ‘ihtimal’ arasında ‘rahatlık’ ile merak arasında, ‘kurulu hayat’ ile ‘mümkün hayat’ arasında asılı kalır.

Ve tam burada, nadir de olsa başka bir ‘ihtimal’ belirir.

Mesela Guevera’nın hayatında  görüldüğü gibi.

O, elit bir ortamda büyümüş, modern eğitimin içinden geçmiş biriyken, kendi yaşamında ‘Gördüğü dünya’ ile ‘Öğretilen  dünya’ arasındaki farkı sezer.

Görmekle yetinmek ve o dünyaya yerleşmek istemez..

O fark onu ‘uyuma’ değil, ‘kopuşa’ götürdü.

Bir yanda romantizm vardı:

Dünyanın değiştirilebilir olduğuna dair daima genç bir inanç.

Diğer yanda o heyecanı  yaşamayan yada erken kaybetmişlerin sisteminin ağırlığı: 

Sınırlar, kurumlar, edinilmiş konfor.

Ama  o ağırlık kazansa da, geriye bir cümle hep kaldı; yalnızca bir dönemin değil, bir ‘ihtimalin cümlesi’ odur:

“Başka bir dünya mümkün.”

‘68 kuşağı bunu bir slogan olarak değil, henüz kemikleşmemiş  zihinlerinin ‘delikan refleksi’  olarak yaşadı.

Bugün,  aynı cümle daha zor bir yerden geçiyor.

Çünkü artık insanlara yalnızca nasıl düşünecekleri değil, hangi ihtimallerin “makul” olduğu da öğretiliyor.

Neoliberal yıllarda  eğitim, giderek planlı bir insan üretim rejimine dönüştü. 

Eğitim artık yalnızca bilgi aktaran bir alan değil, aynı zamanda “hayat biçimi” tasarlayan bir mekanizma. 

Hangi hayatın “makul”, hangi hayatın “riskli” sayılacağı, daha okul sıralarında belirginleşiyor.

Bu düzen içinde yetişen birey, çoğu zaman bir tercihle karşı karşıya değil; bir ‘yönelim’ içine doğar. 

Sisteme entegre bir hayat, güvenli görünür: 

Bir sonraki nesilleri bekleyen çizgi bir ‘devamlılık’ olarak  bellidir, ilerleme basamakları tanımlıdır, başarı dili ortaktır. 

Fakat bu ‘güven’, beraberinde ince bir ‘çelişki’ taşır.

Bu çelişki, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman görünmezdir. 

İçeriden ise iki duygu aynı anda yaşanır: 

Bir yanda “güvenli yerde olma” hissi, diğer yanda “başka türlü olabilirdi” düşüncesi. 

Sistemle uyum, elbette hayatı kolaylaştırır; ama aynı zamanda hayatın  sanki tek mümkün biçim oymuş gibi hissedilmesine yol açar.

Böylece ‘modern birey’, kendini vazgeçemediği bir denge( konfor) halinde bulur. 

Entegre oldukça güvende hisseder, ama entegre oldukça daralır. 

Sistemle uyum, bir başarı hikâyesi gibi anlatılırken, içsel çelişki çoğu zaman seslendirilmez.

Ne yaparsanız yapın, sonunda soru hep oradadır:

Eğitim, insanı dünyaya uyum sağlayan bir özne mi yapmalı, yoksa dünyayı yeniden kurma ihtimali olan bir özne mi?

Bu yüzden, asıl soru geçmişe değil, geleceğe ait.

Bugünün öğrencileri, kendilerine sunulan, ürettiği büyük yanlışlarla dolu  bir hayat biçimine eklemlenmeyi mi seçecek, yoksa o sessiz -ve bence çok insani- sorunun peşinden gitmeyi mi:

“Böyle mi olmalıydı?”

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.