DÜNYA KUPASI 2026 72 Maç 48 Takım 12 Grup ⚽ Canlı Sonuçlar Fikstür 🏟️ Stadyumlar Hikayeler Keşfet → Dünya Kupası 2026 DÜNYA KUPASI 2026 Keşfet →

Günlük

18 Temmuz 2026

1/
Arada, çağımızın en büyük entelektüellerinden Umberto Eco’nun işi gücü bırakmış gibi göründüğü, otel banyolarındaki “tasarım adına zeka testi haline getirilen musluklar” ya da gözlüğünü çıkarıp duşa giren insanın, hangisi şampuan hangisi duş jeli olduğu ancak büyüteçle okunabilen şişelerle yaşadığı trajikomik mücadeleyi anlattığı müthiş denemeler aklıma geliyor.

Eco için bunlar küçük ayrıntılar değildi.

Modern dünyanın, estetiği işlevin önüne koymasının “şaheserlerleriyle” günlük hayatta her karşılaşışımda Eco’nın yazdıklarını anıyorum.

Geçen gün açılması bilmece gibi kilidi yüzünden sıkışıp kaldığım bir genel tuvaletin kapısını kırmama ramak kaldı.

Bu görsel de aynı hikâyenin market versiyonu.

Adam, sebze reyonunda plastik poşeti açmaya çalışıyor.

“Beni arayan olursa, sonsuza kadar şu lanet poşeti açmaya çalışıyor olacağım” diyor.

Hepimiz o sinir bozucu mücadeleyi biliriz…

Buna, vakumlu gıda ambalajlarını, açılması neredeyse mühendislik diploması gerektiren plastik kapakları da, içerisi boşaltılıp yerine çakması konulmasın diye bant üstüne bant yapıştırılmış ilaç kutularını da ekleyebiliriz.

Sanki tasarımcıların amacı, ürünü tüketiciye ulaştırmak değil, tüketiciyi ürüne ulaştırmamak olmuş gibi bir dünyada yaşıyoruz.

Doğrusu, bizdeki gündelik hayatın bu görünüşte önemsiz ama aslında modern yaşamın ruhunu ele veren ayrıntıları üzerine, Umberto Eco tadında bir denemeyle bir Orhan Pamuk ya da Murat Belge yazısı okumayı isterdim.
Oğuz Atay’ın romanlarında bu yer yer vardır.

Çünkü bazen bir plastik poşeti açamamak ya da bir ambalaj kapağıyla boğuşmak, bir çağın zihniyetini anlatmaya, kalın sosyoloji kitaplarından daha çok yaklaşır.

2/

Paris Belediyesi, mahalleyi mahalle yapan küçük esnafı korumak için özel programlar uyguluyor.

Çünkü bilirler ki, o şehrin ruhu, en ayırt edici özelliklerinden biri olarak cephelerinde Paris kalkeri diye bilinen Lutetien (Lutetian) kireçtaşı kullanılmış Haussmann (Haussmannien) apartmanlarının gözleri gibi korunması kadar, sabah aynı fırından ekmek alınmasında, kasabın müşterisini adıyla tanımasında, çiçekçinin dükkânını her gün aynı özenle açmasında yaşar.

Beyaz badanalı evlerinin onun bir vakitler bayıldığımız ana karakteri olduğunu -mimarından mülk sahibine- unutmanın bir marifete döndüğü Bodrum’un da böyle bir programa gittikçe artan bir ihtiyacı var.

Ama galiba önce başka bir şeye ihtiyacımız var:

Bavulların içine geldiğimiz şehrin konulamayacağını hatırlamaya.

Çünkü son yıllarda Bodrum’a sadece insanlar taşınmıyor.

Onlarla birlikte restoranlar, aynı dekorasyon anlayışı, aynı zincir mağazalar, aynı menüler ve “burada bu da olsa ne güzel olur” cümleleri de geliyor.

Bir de, şehirli alışkanlıkların en karikatürleri.

Evine saçını yaptırmak için İstanbul’dan koşuşturmuş kuaförü çağırıp, sonra o kasabadan “bu kadar da gürültü olur mu” diye şikâyet edenler; denizin dibindeki oksijen kaynağı çayırları ayağıma batıyor diye söktürmeye çalışanlar; sabah horoz sesi duyunca “bu kadar doğal olmak zorunda mıyım” diye yüzünü buruşturanlar…

Bu sahnelerin ya da nedense yadırganmayan benzer konuşmaların ne yazık ki hepsine tanığım.

Bir süre sonra mahalle bakkalı “yeterince gurme butik” bulunmuyor, balıkçı lokantası “fazla yerli” sayılıyor, köylü pazarına “biraz daha konsept olsa” deniyor.

Hem yerel lezzetler hem fiyatlar uçup gidiyor.

Sonra da herkes dönüp aynı soruyu soruyor:

“Eski Bodrum’un ruhu nereye gitti?”

O ruh hiçbir yere gitmedi.

Biz, onu bir zamanlar bayıldığımız sonra da eski bulduğumuz “bir dekor” zannedip değiştirdik.

Sorun ille göç de değil.

İnsanlar tatil için yıllardır oraya zaten giderdi.

Sorun, şimdi gittiğimiz yere değişik bir hayata gelmiş misafir gibi değil de müteahhit gibi davranmamızda.

O güzelim coğrafyaya, klişelerlerdeki gibi, “arsa bakıyoruz”, “yer kapıyoruz” diye bakılmasında.

Biz bir yeri sevmek yerine, onu geldiğimiz yerin bir uzantısına çevirmeye çalışıyoruz.

Önce manzarayı istiyoruz, sonra manzarayı bozan her şeyi kaldırmak istiyoruz; sonra da geriye neden sadece manzara kaldığını sorguluyoruz.

Sonunda ortaya tuhaf bir manzara çıkıyor:

Bodrum’da yaşıyoruz ama ihtiyaçlarımız, alışkanlıklarımız ve beklentilerimiz hâlâ başka bir şehrin adresine kayıtlı.

Deniz var ama etrafını çevirelim sırf bizim sitenin malı olsun istiyoruz.
Zeytinlik var ama fazlası kesilsin, öyle heryeri kaplamasın istiyoruz.

Mahalle var ama pek mahalle gibi durmasın istiyoruz.

Belki de Paris’in korumaya çalıştığı şey tam da bunun tersi:

Şehirlerin, birbirinin kopyasına dönüşme hakkı değil; “kendisi olarak kalabilme” hakkı.

Çünkü bir kenti sevmenin yolu, ona bavulla bir başka hayatı oraya taşımak değil; onun kendi sesine, kendi ritmine ve hatta onun kendine mahsus hoşluklarına razı olmak.

Taşınmak kolaydır. Zor olan, gittiğiniz yeri geldiğiniz yere benzetmeden sevebilmek.

3/

Bir büyük yazarla başladık, bizden bir yazarla bitirelim.

Dışarda efendi gibi yeme-içme adabının yayılması arzusunda Çelik Gülersoy’un ve 80’lerde başında bulunduğu Türk Turing Kurumu’nun yadsınamaz bir emeği vardır.

Çelik Bey , o vakitler yayımlanan ve şimdi elimin altında olmayan bir kitabında, bir ayakkabı tezgahtarı ile bir garsonun birbirlerinin hizmet verdiği yere bir müşteri gibi gittiklerinde “herkesle aynı saygıyı görmelerinin” bir uygarlık belirtisi olduğunu yazmıştı.

Bir garson ya da satış elemanının, bana sorarsanız hiçbiri fark etmez, kendini müşterisinden üstün görmeye kalkıştığını gözlediğim oluyor.

Bunun da, tıpkı sen benim kim olduğumu biliyor musun diklenmenin manasızlığı gibi, pek akıllı işi olmadığını söylemek isterim.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.