Hırs ve yenmek üzerine kurulu bir düzenin kurtçuk gibi kemirdiği insanların, nefes nefese oradan oraya koşturdukları bir dünyayı yetmez görüp gözünü gezegenlerin barındırdıklarına dikecek hale gelişlerini ibretle izliyorum.
Hayat, büyük zaferlerle değil; kabul edilmiş sayısız beraberlikle yürüyor. Fakat içinde yaşadığımız çağ, beraberliği yenilgi sayan bir zihniyet üretmiş durumda.

1/
Hırslarıyla dünyayı yaşanmaz bir yere çevirenleri sevmiyorum.
Her tartışmayı, her seçimi, her savaşı mutlak bir galibiyet meselesine dönüştürenlerin insanlığa iyi bir gelecek vaat ettiğine inananlardan değilim.
Çünkü berabere kalmayı beceremeyenlerin, birlikte yaşamayı da beceremeyeceklerini düşünüyorum.
Geçen gün Anton Çehov’un Bahis (The Bet) adlı meşhur öyküsünü yeniden okudum.
Hikâye bir akşam yemeğinde “ölüm cezası” ile “müebbet hapis” üzerine yapılan bir tartışmayla başlıyor.
Bir banker, ölüm cezasının daha insancıl olduğunu savunuyor.
Genç bir avukat ise ona karşı çıkıyor:
“Nasıl olursa olsun yaşamak, ölmekten iyidir” diyor.
Tartışma uzlaşmayla bitmiyor.
Bir bahse dönüşüyor.
Banker, genç avukatın malikanesinin bahçesindeki küçük bir kulübede on beş yıl boyunca tek başına kalamayacağını iddia ediyor.
Kalabilir ve kazanırsa genç avukata yüklü miktarda bir para ödülü vereceğini söylüyor.
Avukat kabul ediyor.
Yıllar geçiyor.
Kulübedeki adam romanlardan klasiklere, tarihten bilime, felsefeden dine uzanan büyük bir zihinsel yolculuğa çıkıyor. Dış dünyadan uzaklaştıkça iç dünyası büyüyor.
Dışarıdaki banker ise tam tersine küçülüyor.
Başlangıçta servetine güvenen adam, yıllar içinde servetini kaybediyor.
Bahsin sonu yaklaştığında, ödülü ödememek için cinayeti bile düşünmeye başlıyor.
Fakat Çehov’un asıl sürprizi bundan sonra geliyor.
Avukat, özgürlüğüne kavuşmasına ve serveti kazanmaya dakikalar kala kulübeyi terk ediyor.
Paradan bıraktığı bir mektupla, kendi isteğiyle vazgeçiyor.
Öykünün sonunda kaybeden yalnızca banker değildir.
İkisi de değişiyor.
Çehov’un anlattığı şey, “söylem” ile “eylem” arasındaki mesafedir.
İnsanları ‘söyledikleri’ değil, ‘yaptıkları’ tanımlar.
Belki de bu yüzden Bahis, usta işi bir edebiyat metni olmaktan da öte, insan karakteri üzerine yazılmış en güçlü düşünce denemelerinden biri olarak biliniyor.
2/
Bugün karakterler kadar, hakikatin kendisi de tartışma konusu.
Uzun yıllardır post-modern düşüncenin etkisiyle “tek bir hakikat yoktur”, “gerçekliğin farklı yorumları vardır” cümlelerini duyuyoruz.
Bunların önemli bir tarafı da var elbet.
Gerçekten de insanlar aynı olayı farklı deneyimleyebilir; iktidarlar kendi anlatılarını mutlak gerçek gibi sunabilir.
Bunların eleştirisi ise, düşünce dünyasını zenginleştirdi.
Fakat zamanla başka bir eşiğe geldik.
Farklı yorumlarla yaşamak başka şeydir… ortak olguların varlığını reddetmek başka.
İş, bazı değerlerin reddine kadar getirildi.
Bugün insanlar aynı olayı farklı yorumlamıyor; çoğu zaman “aynı olayın yaşanıp yaşanmadığında” bile anlaşamıyor.
Ortak zemin bir halı gibi altımızdan çekip alındı.
“Anything goes” deniyor buna.
Hakikat parçalandıkça birbirine güven de parçalandı.
Çehov’un bankerini tanımlayan sözleri değildir; cinayeti düşünmesidir.
Avukatı tanımlayan ise servet üzerine söyledikleri değil, servetten vazgeçmesidir.
Çünkü “eylem”, “söylemin” turnusol kâğıdıdır.
Bugün en çok kaybettiğimiz şeyin bu olduğu görüşündeyim.
Söylemler çoğalıyor. Kimlikler çoğalıyor.
Ama karakterler, aynı hızla oynak hatta elden kayan hâle geliyor.
En azından muğlaklaşıyor.
İnsanların ne düşündüğünden çok, ne yaptığında anlaşabildiğimiz ortak zemini yavaş yavaş kaybediyoruz.

3/
Bence çağımızın en büyük krizi, hakikat krizinden bile önce, berabere kalmaya rıza gösterememe krizidir.
ABD ile İran arasında durup durup yeniden alevlenen çatışmaları izlerken aklıma hep bu soru geliyor:
Taraflar neden berabere kalamıyor?
Bu bir “birbirini alt etme” mücadelesi çünkü.
İnsanın içinde debelendiği girdabın özü bu.
Bunu, yani kapitalizmin ruhunu değiştirebilecek hangi teknolojik icat umuluyor, bilmiyorum.
Elindekileri birleştirerek ortak bir şey kurmuş (yani berabere olmuş) iki kişinin kafalarının karanlık bir köşesinde, bir gün işler oturunca nasıl olsa seni atarım şeytanlığının oluşuna tanık edenimiz çoktur.
Ateşkesler yapılıyor.
Masalar kuruluyor.
Sonra yeniden bombalar atılıyor.
Sanki hiçbir taraf kesin bir zafer kazanamıyorsa kavga bitmiyor, bir beraberliği de kabul etmek istenmiyor.
Gözümüzün önünde süren yalnızca iki devletin sorunu değil.
Çağın ruhu biraz da bu.
Çünkü uzlaşmak çoğu zaman zayıflık gibi görülüyor. Yani, yenememek.
Beraberlik başarı değil, başarısızlık sayılıyor.
Oysa hayat böyle işlemiyor.
Hayatın büyük kısmı mutlak zaferlerle değil, kabul edilmiş beraberliklerle ilerliyor.
Hiçbiri sürekli kazananlar ve sürekli kaybedenlerle ayakta kalmıyor.
Hepsi, insanların zaman zaman berabere kalmayı kabul etmeleri sayesinde sürdürülebiliyor.
Bir siyasi partiyi bile birlikte yönetilemiyorsa,
Görüş ayrılıkları, hep ayrışmaya dönüşüyorsa,
Peki, o zaman milyonlarca insanın oluşturduğu bir milleti birlikte nasıl yöneteceğiz?
Sürekli sözünü ettiğimiz “birlikte yaşama kültürü” tam olarak neyin nesidir ve neyin üzerine kurulacak?
Birlik, herkesin aynı düşünmesi değildir.
Hiçbir toplum böyle kurulmadı.
Birlikte yaşamanın ön şartı, aynı fikirde olmak değil; berabere kalabilmeyi yenilgi saymamak.
Çehov’un bankerini mahkûm eden para değildi.
Paraya yenilmesiydi.
Bugün bizi zorlayan da farklı düşünmemiz değil.
Her tartışmayı, her seçimi, her davayı ve her savaşı mutlak bir galibiyetle bitirme hırsımız.
Berabere kalmayı başarısızlık gibi gören bir sistemde, birlikte yaşamak bekleniyor.
Bunun insanın fıtratı bakımından biraz çocuksu bir hayal olduğunu kabul etmek istemiyorum.