Genel Başkan seçildiğinde, geride nelerin olup bittiğinden tamamen habersiz biri olarak, onda hemen fark edilen “Manisa’nın tez canlı çocuğu” hâlini halkın kendine yakın göreceğini yazmıştım.
Nitekim öyle de oldu.
O ilk intiba, artan bir ilgiye, kimilerimizde de bir umuda dönüşmüş olarak devam ediyor.
Şunu ekleyelim:
Onunla birlikte CHP’nin geleneksel tezleri, ezbere bilinen CHP tartışmaları olmaktan zaten çıkmıştı.
Önceki genel başkanlardan alışık olunduğu gibi, onun ne ‘sosyal demokrat’, ne ‘halkçı’, ne ‘ulusalcı’ vurgulu tek bir konuşması gelmiyor aklıma.
Yenilik bu ise, böyle başlamıştı.
Oysa o sözcükleri duyar duymaz, meclis kürsünde konuşan Bülent Ecevit’i, Deniz Baykal’ı görür gibi olmak bir fantezi değil, onları o kavramlarla hatırlamaktır.
Bu ülkede birkaç kişi birlikte bir siyasi yola çıktığında, çok geçmez, o yol çatallaşır.
Dün akşam bir televizyon yorumcusu, o çatalda kendini sessizlik moduna alarak bekleyen Ekrem İmamoğlu için, “Özel’le kader arkadaşı onlar. Birbirinden kopmazlar” diyordu.
Bu ifade, beraberlik alışkanlığı zayıf bir toplumda “kopma sıklığını” bilen birinin, o endişeyle öne sürdüğü bir ön tedbir miydi, bu konuşulabilir.
“Kader ortaklığı” ile tam olarak neyin kastedildiğini bilmiyorum.
Ortak olunmuş o “kader” ne…
Gidişat mı, geçmişte olan mı,
O da net değil.
Bu “kader ortaklığının” dillerde pelesenk olmuş, mahkemelere düşmüş bir kongreden önce başladığı söyleniyor, ne zeminde nasıl kuruldu, kıyamet neden koptu, bunları aşağı yukarı biliyoruz.
Ama, bir taşra şehrinde eczanesinin önüne çıkmış, ellerinde çay bardakları, kepengi kaldırmış bitişikteki semt esnafıyla sabah mavrası yapışını hayal edebileceğimiz bahsettiğim yeni genel başkanıyla, partinin değişmeye yüz tutmuş söylemi, çok kısa bir süre sonra ve neredeyse kesintisiz olarak, ısrarla ondan rol kapmak peşindeki bir belediye başkanına tahsis edildi; bu ortada, sonradan yaşananlar da öyle.
Yaptığını ‘öyle değil böyle gösterme’ stratejisinde hüneri başından beri görülen o belediye başkanının karakter belirtilerine sıcak bakmayan biri olarak, kafamı kurcalayan başka sorular da var:
Bir tarafın gelecek planlarına uygunluğu En Büyükşehir Başkanlığına adaylığıyla başladığı anlaşılan, söz konusu tescili belirsiz ve belgesiz “ortaklığın” ilan edilmemiş ama bakla gibi ağızdan defalarca kaçırılmış “kuruluş sözleşmesinin” ve “pay sahipliği” detaylarının bugün göze batacak kadar “muğlak bırakılması”, seçime hazırlanan, yük omuzunda öteki ortak Özgür Özel’e ne kazandırıyor ne kaybettiriyor, merak ediyorum.
Daha ötesi, bu ortaklığın geleceği gerçekten o iki kişinin elinde mi?
Mahkemede gerçeği davanın hem davacısı hem davalısı bilir denir.
Asıl sınava giren, hükmü verecek olan hâkimdir.
Burada da, hem İmamoğlu hem Özel bizim bilmediğimiz her şeyi mutlaka biliyordur.
Vereceği hükümle tarihe geçecek olan “hakim”, Türkiye Seçmeni.
Dolayısıyla sınanan, “seçmenin muhakemesi” olacak.
Bana göre, ülkede 20 küsür sene öne başlayanı düpedüz bir tür sınıf kavgası’yken onu bariz tahriklerle bir ‘kutuplaşma savaşı’ gibi görerek, o günden bu yana istikrarlı olarak başarısız kalmış, bana kalırsa akıbeti de bir kez daha belli bir siyaseti sürdürmenin yeni bir tarafı filan yok.
Bakalım nihayet bu görülebilecek mi…
Bu olursa, meclisin ana muhalefet sıralarında bugün de sahip çıkanı olmayan bir alan gerçek ihtiyaç ve de yeni başarısızlıkların muhtemel nedeni olarak umarım idrak edilecektir.
Sanki ortada böyle bir mesele yokmuş gibi, o hayati konuyu geçiştirmekte ısrar edenlere sorasım geliyor:
“Daha kaç kere yanlış şıkkı işaretleyeceksiniz?”
Oğuz Atay’ın Olric’i sanki bir yerden bize sesleniyor:
“Bu bir kişisel yanılgı olmayabilir efendim.”
Bitirirken, yazının başlığı, bir format olarak ekranlarda magazinden, astrolojiye; spordan siyaset tartışmalarına sık rastlanan televizyon programlarını andırsın istedim.
Alternatif, “Gelişi Çarşambadan Belli Bir Perşembe” olabilir.