
Kendini büyümüş göstermek isteyen çocuklar- Paris 1960 Fotoğraf: Paul Almasy
Özellikle modern medyada insanlar yalnızca fikirlerini değil, kendileriyle özdeşleştirilmesini istedikleri kılık-kıyafetleri de ‘dolaşıma’ sokarlar.
Bunun illa mübalağalı bir şıklık gayreti olması şart değil.
Siyah tişört, fötr şapka, puro, gözlük, atkı, beyaz gömlek, aynı ceket…
Bunlar da zamanla düşüncenin değil, ‘persona’nın parçası olur.
Her akşam en azından ekranlarda bu oyun var.
Yves Montand’ın kahverengi gömleği başka bir dünyanın çağrışımını taşırdı; bohem sol romantizmin, işçi estetiğinin ve sahnelenmiş sadeliğin…
Leonard Cohen’in fötr şapkası ise zamanla aksesuar olmaktan çıkıp melankolinin taşınabilir logosuna dönüşmüştü.
Bülent Ecevit’in mavi gömleği halka yakınlığın görsel diliydi.
Kravatı gevşetilmiş devlet ciddiyeti…
Bir ara televizyon çağıyla birlikte başka bir ‘sözde dönüşüm’ başladı.
Cem Uzan uzun süre medyanın içindeydi. Ancak popülist siyasete yöneldiğinde kravatı bıraktı, beyaz gömleğe geçti.
Çünkü artık mesele yalnızca yönetmek değil, “halkın içinden biri gibi görünmekti.”
Az kalsın meydanlarda sahnelenen bu oyun gerçek sanılacaktı.
Sonu kötü bitti.
İlginç olan bunların devamında gördüklerimiz:
Bu imgeler yalnızca sahiplerine ait kalmadı.
Taklit edilmeye başladılar.
Çünkü modern çağ fikirlerden önce ‘siluetleri’ ezberliyor.
İnsanlar çoğu zaman ne söylendiğini unutuyor ama “hep aynı görünen adamı” hatırlıyor.
Bir süre sonra aynı siyah tişört doğallık, aynı şapka derinlik, aynı gözlük entelektüellik, aynı atkı asi bilgelik, gömleğin kollarını sıvamak ise “göreve hazır olma” anlamına gelmeye başlıyor.
Böylece kıyafet kumaş olmaktan çıkıyor.
Fikrin ambalajına dönüşüyor.
Sanki modern çağda bir kırılma da burada başladı:
İnsanların acıyla, fikirle, hakikatle doğrudan ilişki kurmasından çok; onların temsilini yönetmeye başlamasında.
Oğuz Atay’ın romanlarında dikkat çeken topluluklardan biri, onun “hasta yakınları sınıfı” dediği bir insan tipidir.
Bunlar doğrudan hasta olmayan ama sürekli bir krizin çevresinde yaşayan kişilerdir.
Tutunamayanlar’da Selim ve Sevgi’nin hastane koridorlarında dolaşışlarının anlatıldığı uzun bir bölümde geçiyor, “Hasta yakınları”.
O bölümde doktorlar için de ironik biçimde, “Beyaz Gömlekliler Tarikatı”, onun yanında, “Üstadı âzam”, “enteresanvaka”, ”ümitsizvaka” ve ”DalaiLama” gibi ifadeler kullanılıyor.
Aktaracağım pasaj da bu bölümün tam ortasında, dijital baskılarda yaklaşık olarak 188–189. sayfalar civarında görünüyor.
“…Beyaz gömlekliler tarikatının üstün mertebelerinde dolaşan başkaları da vardı oysa. Hayır, olmazdı. Boşuna uğraşılamazdı. Üstatların ünü mistik bir olguydu. Tanrı onları öyle yaratmıştı; tıpkı enteresanvakaları yarattığı gibi. Nasıl her ümitsizvaka, enteresanvaka olamıyorsa, her üstünbeyazgömlekli de dalailama olamıyordu.
Bu bir tabiat kanunuydu.
Nice ümitsizvaka, küçük bir ilgi bile görmeden ölüp giderken, enteresanvakaların ölüleri bile büyük bir itina ile kesilip biçiliyordu. Bu bir tabiat kanunuydu: kuvvetliler zayıfları eziyordu.
Dalailamalık, babadan oğula geçen bir imtiyaz gibiydi.”
Bu bölüm, Atay’ın, bürokratik tıp düzenini, uzman kültünü, hastane hiyerarşisini, “ünlü doktor” mitolojisini neredeyse dinsel bir yapı gibi hicvettiği en güçlü pasajlardan biridir.
“Dalailamalık, babadan oğula geçen bir imtiyaz gibiydi” cümlesi de bu ironik dilin zirvelerinden biridir.
Atay’ın doktor figürlerinde hafif mekanik, uzak ve bazen absürt bir ton hissedilir.
Sanki bir karakterin ruhu konuşurken, karşısındaki kişi yalnızca “semptom” dinliyordur.
Oğuz Atay’ın temel sorularından biri şuydu:
Gerçekten hasta olan kimdir? Uyum sağlayamayan birey mi, yoksa duyarsızlaşmış toplum mu?
Onun yarım yüzyıl önce yazdığı satırlar bugün yalnızca hastaneleri değil, modern kamusal hayatın önemli bir bölümünü de anlatıyor gibidir:
“… Bu doktorlar, hep bilinmeyen bir hasta ile, o sırada kendilerini bekleyen insanlarla ilgisi olmayan soyut bir hastalık kavramıyla uğraşıyorlardı.
Bu hastalık denen mesele profesörler, doçentler, mütehassıslar, asistanlar, hemşireler, hasta bakıcılar, laborantlar, hademeler, tıp öğrencileri arasında görüşülen ve insanların ve özellikle hastaların üstünde bir davaydı.
Elinizde üstü büyülü yazılarla dolu kağıtlar onların arkasından bakakalıyordunuz.”
Bugün de, bazen insanlar gerçek acılarla, gerçek yakınlıklarla, gerçek kırılganlıklarla ilişki kurmayı yok sayarak; onların kültürel temsilini dolaşıma sokuyor.
Yakınlarında acı veren şeyler yaşanırken onlardan gayet mesafeli durmuş kişi, yıllar sonra sanki ‘insanlık durumlarıyla çok ilgiliymiş’ gibi davranabiliyor.
Bu pasaj yalnızca tıbba değil, teknokratik modernliğe dair bir eleştiri.
İnsan giderek özne olmaktan çıkıyor; hakkında işlem yapılan bir “dosya”ya dönüşüyor.
Çünkü çağımız giderek hissetmekten uzaklaşırken, hissediyor gibi görünmeyi ödüllendiriyor.
Bir süre sonra aynı ceketle başka şehirde, aynı beyaz gömlekle başka sahnede, aynı konuşmayla başka salonda dolaşan hemen her meslekten insanlar görüyorsunuz.
Sanki düşünce değil, görsel bir devamlılık güncel deyişle “dolaşıma” sokuluyor.
Ama insan bazen şunu ayırt etmekte zorlanıyor:
Karşımızda gerçekten düşünen biri mi var…
Yoksa bir şeyi çalışmış, üzerinde düşünmüş gibi görünmeye niyetli, akılları çelmek için tek tip bir konuşmayı ‘aynı persona uzantısı kılıkla’ çeşitli ortamlarda tekrar eden, bunu selfie’lerle kayda alan bir siluet mi?
Her persona arzusu aslında bir eksiklikten doğarmış.
Her sesin bir kaynağı olduğu gibi, etrafta dolaşan her siluetin de herhalde bir arzusu vardır.
19 Mayıs 2026 - Persona’nın Bir Mütemmim Devamı Olarak Kılık-Kıyafet
17 Mayıs 2026 - Ahlaki Bir Mesele Olarak Müze
15 Mayıs 2026 - Unutulan İhtimalin Geri Dönüşü
14 Mayıs 2026 - Mango Ağacının Gölgesinde Kalp Aklı
13 Mayıs 2026 - Zihinsel Omurgasızlığın Akıl Çelmelerine Karşı, “Zihinsel Omurga” İhtiyacı