7 Ağustos’ta Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması; Türkiye’yi de kapsayacak şekilde genişletilen ve daha önce Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanmış olan anlaşmayı temel alan, üç taraflı stratejik bir karşılıklı savunma paktıdır.
Anlaşma, olası saldırılara karşı ortak caydırıcılığı güçlendirmeyi hedeflemekte ve NATO’nun 5. Maddesi ile çarpıcı bir benzerlik taşımaktadır: Üye ülkelerden birine yapılan silahlı bir saldırı, her üç ülkeye de yapılmış sayılacaktır. Ancak NATO’dan farklı olarak bu pakt, henüz NATO ile kıyaslanabilecek düzeyde entegre bir askeri yapıya sahip değildir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Mekke’deki imza töreninin ardından belirttiği üzere, karşılıklı savunma maddesi verilecek yardımın nitelik ve derecesinin şartlara göre şekillenmesine imkân tanımaktadır. Verilecek destek; istihbarat ve lojistikten silah, mühimmat veya askeri birlik konuşlandırılmasına kadar uzanan esnek bir güvenlik ağı sunmaktadır.
Bu üç devlet ortak bir düşmana sahip olmasa da, Orta Doğu’da tırmanan gerilimin ortasında ortak bir savunma mekanizması oluşturma kararları stratejik açıdan oldukça kritik bir adımdır.
Bu anlaşma en iyi şekilde, bölgesel bir riskten korunma (hedging) sistemi olarak tanımlanabilir. Suudi Arabistan asimetrik bölgesel savaşlara karşı daha fazla koruma ararken; Türkiye, Batı politikalarındaki belirsizlikler karşısında stratejik bir öngörülebilirlik (yedekleme) sağlamayı, Pakistan ise ekonomik ve jeopolitik nüfuzunu artırmayı hedeflemektedir.
Suudi Arabistan’ın en belirgin zafiyeti konvansiyonel bir işgal tehdidi değil; 2019’dan bu yana özellikle İran ve Yemen’de faaliyet gösteren İran destekli gruplardan kaynaklanan füze, İHA/SİHA, vekil güçler ve enerji altyapısına yönelik saldırılardır.
Bu saldırılar ve derinleşen bölgesel krizler, yalnızca dış korumaya bel bağlamanın yetersiz olduğunu göstermiştir. ABD’nin güvenlik garantilerine rağmen Suudi Arabistan, kendi topraklarına ve kritik enerji altyapısına yönelik tekrarlanan saldırılara maruz kalmıştır. Dış güvenlik garantilerinin sınırlarını fark eden Riyad, Washington’ı tamamen terk etmek yerine güvenlik bağımlılıklarını çeşitlendirmekte ve bölgesel güçlerle ortaklık kurarak risklerini dağıtmaktadır.
Bu bölgesel aktörler güçlerini yalnızca coğrafi yakınlıklarından değil, aynı zamanda askeri kabiliyet ve derinliklerinden almaktadır. Türkiye gelişmiş konvansiyonel kabiliyetler ve büyüyen bir savunma sanayisi sunarken; Pakistan askeri insan gücü, operasyonel deneyim ve nükleer güce sahip bir devletin stratejik ağırlığını getirmektedir. Dolayısıyla Suudi Arabistan için anlaşmanın değeri, Amerikan korumasının yerini almasından ziyade, bu korumanın etrafında ek caydırıcılık katmanları oluşturmasıdır.
Analist Haider’ın da belirttiği gibi, bu anlaşma fiilen Amerikan güvenilirliğine dair verilmiş bir karardır. Körfez onlarca yıldır ABD korumasına dayanmış olsa da İran ile yaşanan krizler ABD güvenlik garantilerinin sınırlarını ortaya koymuştur: Körfez topraklarındaki ABD üsleri, Suudi ve Emirlikler tesislerini İran saldırılarından koruyamamış; Amerikan askeri varlığının bölgesel ortaklar için otomatik bir koruma anlamına gelmediğini göstermiştir.
Türkiye’nin bu konudaki önceliği farklıdır. En önemlisi Türkiye, entegre bir askeri yapının mevcut olduğu ve 5. Madde hükmünün kökleştiği bir NATO üyesidir. Türkiye’nin bir NATO üyesi olarak zaten sahip olduğu bir ilkeyi temel alan ek bir anlaşmaya neden ihtiyaç duyduğu sorulabilir.
Cevap oldukça açıktır: Türkiye, 5. Maddenin ifade ettiği anlamda bu ilkedendir tarihsel olarak tam anlamıyla yararlanamamıştır; Ankara, bölgesel saldırılara yanıt olarak 5. Maddeyi yürürlüğe koymak yerine defalarca Madde 4 kapsamındaki istişare mekanizmasını tercih etmiştir.
Bunun da ötesinde, Suudi Arabistan’ın aksine İran, Türkiye’nin birincil tehdit önceliği değildir. Bölgesel rekabete rağmen Ankara, doğrudan bir çatışmaya girmek yerine Tahran ile ilişkilerini yönetmeyi tarihsel olarak başarmış; her iki taraf da doğrudan bir savaştan kaçınma konusunda köklü bir çıkar birliğini korumuştur.
Türkiye’nin bu pakttaki çıkarı İran’ı caydırmaktan ziyade, bölgesel istikrarsızlıklara ve Batı ile olan güvenlik ilişkilerindeki belirsizliklere karşı, özellikle geniş çaplı bir Orta Doğu krizinde Türk çıkarlarının Batılı müttefiklerin çıkarlarından ayrışması ihtimaline karşı, tedbir almaktır.
Türkiye için ekonomik bir teşvik de söz konusudur: Suudi Arabistan ile kurulan daha yakın ilişkiler, Ankara’nın Körfez sermayesine ve yatırımlarına erişimini artırmakta; ayrıca giderek önem kazanan savunma sanayisi için yeni pazar imkânları sunmaktadır.
Pakistan açısından anlaşma hem bir fırsat hem de bir risk barındırmaktadır. Bu hamle, İslamabad’ı sadece Körfez desteği alan bir konumdan çıkarıp bölgesel bir güvenlik sağlayıcısı konumuna yükseltmektedir. Askeri kabiliyetlerini bölgesel nüfuza dönüştürmesine imkân tanıyarak, geleneksel Hindistan odaklı güvenlik alanının ötesinde Pakistan’a önemli bir diplomatik ağırlık kazandırmaktadır.
Ancak bu artan diplomatik ağırlık, Pakistan’ı alışılagelmiş güvenlik parametrelerinin çok ötesindeki çatışmalara da açık hale getirmektedir. Ayrıca bu pakt, Pakistan’ın Washington ile Tahran arasında üstlendiği arabuluculuk rolünü zorlaştırabilir.
Yine de Türkiye gibi Pakistan da Suudi Arabistan ile güçlenen bağların olası yatırım ve finansman imkânları yaratması sayesinde anlaşmadan ekonomik avantaj elde etmektedir.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın belki de en dikkat çekici unsuru, dünyanın tek nükleer silahlı Müslüman devletini içermesidir. Pakistan’ın nükleer statüsü anlaşmaya devasa bir sembolik anlam katmaktadır. Ancak şimdilik bu anlam üstü kapalı kalmakta ve göründüğünden daha karmaşık bir nitelik taşımaktadır.
Türkiye halihazırda NATO’nun nükleer paylaşım düzenlemelerine katılmakta ve İncirlik Hava Üssü’nde ABD B61 nükleer bombalarına ev sahipliği yapmaktadır; Suudi Arabistan ise Washington ile sivil nükleer iş birliği arayışını sürdürmektedir. Bu esnada Pakistan’ın nükleer cephaneliği hâlâ öncelikli olarak Hindistan’a yöneliktir. Nükleer boyut pakta ek bir ağırlık kazandırsa da, Suudi Arabistan veya Türkiye’ye uzanan fiili bir nükleer garanti anlamına gelmemektedir.
5 .Madde hükmü, özellikle açık bir saldırı modeli etrafında şekillenmiştir: Bir devlet konvansiyonel askeri araçlarla bir diğerini işgal eder veya saldırırsa, prensipte ortak savunma harekete geçer.
Ancak günümüzdeki çatışmaların niteliği giderek bu eşiğin altında kalmaktadır. Vekil güç saldırıları, siber operasyonlar, sabotajlar ve üstlenilmeyen örtülü saldırılar; ortak savunma hükümlerinin genellikle etrafında tasarlandığı açık bir “silahlı saldırı” olmadan da ciddi zararlar vermektedir.
Bu anlamda Mekke Anlaşması bir çelişki yaratabilir: 5. Madde benzeri temeli, giderek daha az rastlanan konvansiyonel saldırı türlerine karşı etkili bir mekanizma olabilir.
Gri alan taktiklerinin artan kullanımı, Mekke Savunma Anlaşması’nın temeli önünde bir engel teşkil etmektedir; çünkü bu tür saldırıların kaynağını kesin olarak tespit etmek oldukça zordur.
Örneğin, İran destekli Husi veya Iraklı milisler Suudi enerji altyapısına bir drone saldırısı düzenlediğinde, bu durum Suudi Arabistan’a yapılmış bir İran saldırısı sayılarak ortak savunmayı tetikler mi?
Ya da İran, fiziksel hasara yol açmadan Suudi petrol altyapısını aksatan bir siber saldırı düzenlerse, bu durum bir silahlı saldırı teşkil eder mi?
Bu soruların üzerinde düşünülmesi önemlidir; zira Türkiye veya Pakistan için hemen belirleyici olmasa da, gri alan savaşı taktiklerine karşı koruma ve caydırıcılık sağlanması, Suudi Arabistan’ın bu üçlü savunma anlaşmasına katılması için en güçlü motivasyonlardan birini oluşturmuştur.
Bu durum anlaşmanın bir başka çelişkisini ortaya çıkarmaktadır: Üçlü yapının en güçlü yanı, aynı zamanda potansiyel olarak en zayıf halkasıdır. Tamamlayıcı güçlerin bir araya getirilmesi bu üçlü grubu olağanüstü güçlü kılmaktadır: Önemli bir ekonomi ve enerji gücü, büyük bir konvansiyonel askeri güç ve bir nükleer gücün ortak savunması. Ancak bu heterojen (tekdüze olmayan) yapı sadece ülkelerin güçlerinde değil, önlem almaya çalıştıkları zafiyetlerde de mevcuttur.
Suudi Arabistan, gri alan taktiklerine karşı en acil caydırıcılık katmanına ihtiyaç duyan tek ülkedir. Bir saldırı İran destekli vekil güçlere kadar izlenebilse bile, Türkiye ve Pakistan’dan gelecek ortak bir misilleme kendi stratejik çıkarlarına aykırı düşebilir.
Örneğin böyle bir senaryoda Ankara, kaynağı tartışmalı kalan bir saldırı uğruna Tahran ile dikkatle yürüttüğü ilişkileri riske atmak zorunda kalacaktır.
Bu durumda ortak savunma hükmü, ikilemi saldırgandan ittifakın kendisine kaydırma potansiyeli taşır. Saldırı ne kadar belirsizse, her üyenin ortak misillemenin diplomatik, ekonomik ve güvenlik maliyetlerine değip değmeyeceğini değerlendirme alanı da o kadar genişler. Nitekim paktın en büyük zafiyeti askeri kabiliyet eksikliği değil, üyelerin bu kabiliyeti devreye sokmamayı tercih etme olasılığıdır.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan; bir ortak savunma anlaşması inşa etmeye yetecek kadar örtüşen çıkara sahiptir, ancak her krize ortak yanıt verecek tek bir ortak tehdit algısına sahip değildir.
Pakt en iyi şekilde bir sigorta poliçesi olarak anlaşılabilir: Suudi Arabistan Washington’ın korumasına olan bağımlılığını azaltmakta, Türkiye NATO’nun yanında stratejik bir yedekleme kazanmakta, Pakistan ise bölgesel nüfuz ve ekonomik avantaj elde etmektedir. Ancak paktın gücünün konvansiyonel bir işgal ile sınanması düşük bir ihtimaldir. Asıl test; farklı kırmızı çizgilere sahip bu üç ülkenin, belirsiz bir vekil güç saldırısının hepsine yapılmış bir saldırı teşkil ettiği konusunda anlaşıp anlaşamayacağı olacaktır.
17 Ağustos 2026 - Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Bölgesel Bir Riskten Korunma (Hedging) Sistemi mi?
24 Temmuz 2026 - Deniz Kontrolü ve Körfez Ateşkesinin Çöküşü
10 Temmuz 2026 - Enerji krizi Yapay Zekâ yarışını nasıl şekillendiriyor?
4 Temmuz 2026 - Enerji Savaşlarında Değişen Dengeler ve Maliyetler
26 Haziran 2026 - Türkiye, Ortak Yükümlülükler ve NATO’nun Geleceği