Ankara'da düzenlenecek olan 7 Temmuz NATO Zirvesi, yakın dönem jeopolitiğine damgasını vuracak en önemli dönüm noktalarından biri olmaya aday.
NATO, rutin bir diplomasiden ziyade, stratejik bir geçiş döneminde bir araya geliyor. İttifak resmiyette birliğini korusa da, operasyonel açıdan giderek daha dengesiz bir görünüm sergiliyor. Geçen yılki Lahey Zirvesi’nde, 2035 yılına kadar temel savunma ihtiyaçlarına yönelik yatırımların artırılması konusundaki taahhütler yenilenmiş olsa da, bazı müttefikler mevcut kriterleri bile karşılamakta hâlâ zorlanıyor. Örneğin Çek Cumhuriyeti’nin bu yıl NATO’nun yüzde 2’lik savunma harcaması hedefini yakalayamayacağını açıklaması, ittifak içindeki eşitsiz yükümlülük paylaşımı sorununun devam ettiğini gözler önüne serdi.
Aynı zamanda, savunma sorumlulukları konusundaki transatlantik gerilimler siyasi ortamı şekillendirmeyi sürdürüyor. Başkan Trump, NATO müttefiklerini ABD askeri gücüne aşırı güvenmekle defalarca eleştirdi; bu durum Washington’da, Amerikan taahhütlerinin Avrupa güvenliği açısından uzun vadede ne kadar sürdürülebilir olduğuna yönelik tartışmaları körükledi. Buna, ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığının yeniden değerlendirilmesini öngören, ileri konuşlandırılmış yeteneklerde olası kesintileri ve kıta genelindeki asker seviyelerinin gözden geçirilmesini içeren son açıklamaları da eşlik etti.
ABD’nin bu mesafeli tutumu ve Avrupa’nın dengesiz savunma harcamalarının oluşturduğu bu arka planda, NATO’nun operasyonel alanı daha parçalı hale geliyor ve başta Karadeniz gibi hassas bölgeler olmak üzere bölgesel koordinasyona giderek daha bağımlı kalıyor. Türkiye, giderek merkeziyetsizleşen bir operasyonel tasarıma doğru ilerleyen ittifak içinde, kendisini tam da bu değişen manzara karşısında yarı otonom bir güvenlik mimarı olarak konumlandırıyor.
Bu parçalanma Avrupa’da da belirgindir. E5 ülkelerinin (Fransa, Almanya, İtalya, Polonya ve Birleşik Krallık) yakın tarihli Berlin Bildirgesi, Avrupa’yı transatlantik güvenliği için NATO bünyesinde daha fazla sorumluluk almaya çağırdı. Liderler ayrıca savunma sanayii alanındaki girişimlerini “mümkün olan en yakın iş birliği” içinde sürdürme kararlılıklarını dile getirdiler.
Tarihsel bakıldığında Türkiye, NATO içinde zaman zaman farklı siyasi yaklaşımlara ve mesafeli duruşlara sahne olan bir müttefik olmuştur. Suriye politikasındaki fikir ayrılıkları, Kıbrıs kaynaklı gerilimler ve savunma tedariki (özellikle S-400 krizi) ile ilgili uzun süredir devam eden sürtüşmeler, Türkiye’nin NATO’daki konumunu hem vazgeçilmez hem de özgün bir ortak olarak pekiştirdi. Bu durum, Türkiye’nin ittifak uyumu ile bağımsız hareket etme arzusu arasında bir denge gütmesine yol açtı; bu denge, açıkça Rusya karşıtı bir tutum benimsemeden Kiev’e verilen desteği birleştiren Ukrayna politikasında da net bir şekilde görülüyor. Sonuç olarak Türkiye’nin değeri, gücünü yalnızca askeri kapasitesinden değil, aynı zamanda farklı jeopolitik ortamlarda hareket edebilme yeteneğinden de alıyor.
Bu kabiliyet, Türkiye’nin NATO’da sadece bir katılımcı olmaktan çıkıp, güvenlik çerçevelerinin bizzat tasarımcısı haline gelmesine giderek daha fazla imkan tanıyor. Bir boyutuyla, Savunma Bakanı Yaşar Güler’in yakın zamandaki yazışmalarına göre Türkiye’nin, İstanbul merkezli bir Deniz Unsur Komutanlığı yapısı kapsamındaki planlama sorumlulukları da dahil olmak üzere, Ukrayna’nın savaş sonrası güvenlik ortamına yönelik geniş çok uluslu çerçevede, Karadeniz deniz güvenliği koordinasyonunda öncü bir rol oynaması bekleniyor.
Diğer bir boyutuyla ise Türkiye, Leonardo-Baykar ortaklığı aracılığıyla İtalya ile ortak üretim ve ortak programlar dahil olmak üzere AB üyesi ülkelerle savunma sanayii iş birliğini artırıyor. Ayrıca SAETA II programı kapsamında HÜRJET’in İspanya Hava ve Uzay Kuvvetleri eğitim sistemine entegre edilmesi anlaşmasıyla İspanya ile de iş birliğini güçlendiriyor. Chatham House analisti Galip Dalay’ın belirttiği gibi bu durum, Brüksel’in arabuluculuğundan ziyade ülkeden ülkeye (ikili) savunma koordinasyonuna doğru bir kayışı temsil ediyor ve NATO iş birliğinin daha merkeziyetsiz bir modelini pekiştiriyor.
Başkan Trump’ın son açıklamaları, Türkiye’nin ittifak içinde evrilen konumunu daha da somutlaştırıyor. Birkaç NATO müttefikinin İran savaşına verdiği tepkiden duyduğu memnuniyetsizliği dile getiren Trump, Ankara Zirvesi’ne katılımının Cumhurbaşkanı Erdoğan’a duyduğu saygıdan kaynaklandığını ifade ederek onu “müthiş bir orduya liderlik eden harika bir lider” olarak tanımladı ve o olmasaydı katılmayacağını belirtti. Bu yorumlar, resmi olmasa da Türkiye’nin ABD söyleminde taşıdığı ağırlığı vurguluyor. Bir zamanlar Türkiye’nin ittifak içindeki konumunu tartışmalı hale getiren otonomisi, bölgesel nüfuzu ve NATO dışı aktörlerle ilişki kurma yeteneği gibi tam da bu özellikler, NATO daha parçalı bir döneme girerken giderek birer avantaja dönüşüyor.
Daha da önemlisi, bu retorik ABD-Türkiye savunma ilişkilerindeki somut politikalara da yansıyor. Raporlar, Trump yönetiminin Kongre’nin çekincelerine rağmen, Türkiye’nin yerli savaş uçağı projesi KAAN için General Electric motorlarının satışı konusunda ilerlemeyi planladığını gösteriyor. Bu önemli bir sinyaldir; zira 2016 yılında başlatılan KAAN projesi, Ankara’nın yabancı tedarikçilere olan uzun vadeli bağımlılığını azaltarak savunmada daha otonom olma çabasının temel bir parçasıydı.
Önerilen bu satış, Türkiye’nin F-35 programına geri dönme hedefinin gerisinde kalsa da, Washington’ın Ankara’ya yönelik pragmatik yaklaşımını yansıtıyor. Aynı zamanda, Türkiye’nin büyüyen savunma sanayii otonomisinin NATO içinde yükümlülük paylaşımı adına yararlı bir kazanım olarak görülebileceğini gösteriyor. Bu görüş, Trump’ın dün Ankara’nın F-35 talebine ilişkin bir soruya verdiği ve Türkiye’yi “çok mutlu edecek” bir adım atmasının muhtemel olduğunu belirttiği yanıtıyla daha da güçlendi.
Yaklaşan Ankara Zirvesi, NATO’nun evrilen yapısı için bir turnusol kağıdı işlevi görecektir. Bu zirve, tek bir ortak karar üretmek yerine; kabiliyet geliştirme, bölgesel güvenlik koordinasyonu ve Ukrayna’ya destek gibi konularda özel iş birliği kulvarları oluşturabilir. Bu arka planda, artan askeri gücü ve NATO’nun Avrupa, Karadeniz ve savunma sanayii gündemleri arasında köprü kuran aracı rolü göz önüne alındığında, zirveye Türkiye’nin ev sahipliği yapması özellikle dikkat çekicidir. Ankara’daki toplantının asıl önemi, NATO’nun gelecekte yöneleceği daha merkeziyetsiz güvenlik iş birliği modeli hakkında ortaya koyacağı ipuçlarında yatıyor olabilir.