Bir zamanlar 1,8 milyar dolar değer biçilen, Türk basının 'Amiral gemisi' Hürriyet'in son baskı tesisleri, hurdacılar tarafından satın alındı, bir zamanlar her gün milyonlarca gazete basan matbaa makineleri parçalanıp hurda demir olarak satıldı.
Bu video görüntüleri geçtiğimiz günlerde Ankara’da çekildi…
Bana da bu hafta ulaştı.
Kaç gündür önümde duruyor, seyrediyorum…
Ne demeliyim bu görüntülere bakıp…
İlk bakışta insana, görevini tamamladıktan sonra hurdacıların eline terkedilen görkemli bir transatlantiğin son yolculuğu gibi görünüyor.
Kaynak makinaları, kesme cihazları, çekiç gümbürtüleri mağrur bir transatlantiği adeta lime lime ediyor.
Adı, neredeyse Cumhuriyet tarihi ile özdeşleşmiş bir Amiral Gemisinin hikayesi bu…
Hürriyet’in elindeki son büyük baskı tesisi olan “Ankara Matbaası” kapatıldı.
Baskı makinaları satışa çıkarıldı. Mısırlı bir şirket ilgilendi ama almadı.
Bunun üzerine baskı makinaları hurdacılara satıldı.
Görüntüler, hurdacıların, Hürriyet’in son baskı makinalarını, ham demir olarak satmak içi parçalayışı sırasında cep telefonu ile çekilmiş.
Bir dönemin en etkili medya aracının yok oluşu, bu dönemin en etkili yeni medya aracı ile görüntülenmiş.
Gelen medya giden medyanın cenaze törenini belgeliyor adeta…
Bir veda videosu bu ama seyrettiğimiz sembolik görüntü, sadece “Hürriyet’in sonunu” göstermiyor bize…
Aynı zamanda “Eski Medyanın” da sembolik sonunu anlatıyor.…
O nedenle daha da hüzün verici bir manası var.
Burası, tarihini, geçmişini çok iyi bildiğim, çok yaşadığım bir bina.
Açıldığı günlerde teknolojik olarak dünyanın en gelişmiş gazete baskı tesislerinden biriydi.
Açılışını dün gibi hatırlıyorum.
28 Eylül 1997…
Binayı inanılmaz bir süratle bitiren rahmetli Yalçın Balcı bir kenarda seyrediyor.
Aydın Doğan orada…Onlarca bakan törene katılmış.
Dönemin Doğan Medya Gurubu Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ kürsüde konuşuyor…
Daha dün gibi…
Aydın Doğan, 1994 yılında Hürriyet’i satın aldıktan sonra müthiş bir alt yapı yatırımına başlamıştı.
İstanbul Halkalı, İzmir ve Ankara tesisleri göz kamaştırıcı bir şekilde yenilendi.
Türk basının ve Hürriyet’in altın yıllarıydı.
Bana “Hürriyet’in başında kendini en bağımsız hissettiğin zirve yılı neydi” diye sorulduğunda hep aynı cevabı veriyorum:
2007-2008 yılıdır…
Çünkü Aydın Bey’in finansal zekası ve başarısı, yönetim anlayışı ile bu tesislerin üzerinde yükselen Hürriyet, o yıl 1.8 milyar dolar pazar değerine ulaşmıştı.
Yılda 300 milyon dolara yakın ilan geliri vardı.
Kimseye bağımlı değildik.
Devlet bankalarından beş kuruş kredi almıyorduk.
Doğan Gurubu, kıta Avrupa’sında Springer grubundan sonra en büyük medya gurubu haline gelmişti.
O güçle Almanya’nın en büyük televizyon gurubu olan Pro7/RTL grubuna 5 milyar dolarlık teklif vermiştik.
Aydın Bey, Dünya Yayıncılar Birliği Başkan Yardımcısıydı.
Hürriyet Türk basının “Amiral Gemisiydi…”
Şimdi o görkemli binadan geriye işte bu hüzünlü video kaldı.
Gururlu bir transatlantiğin, hurdacılar tarafından paramparça edilişini içiniz sızlayarak seyrediyorsunuz…
Gazete basan o makinalar kaynak makinalarının kim bilir kaç santigrad ısısı altında eriyip gidiyor…
Geriden gelen kulak tırmalayıcı sesler ve kaynak cihazlarının patlayan beyaz kıvılcımları insana sanayi devrimini anlatan bir dönem filmi gibi görünüyor.
Oysa ne isimler geçti o binadan…
O makinalarda kimlerin yazılarının bulunduğu gazeteler basıldı…
Oktay Ekşi, Mehmet Ali Birand, Hasan Cemal, Taha Akyol, Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil, Uğur Dündar, Hasan Pulur, Sedat Ergin, Fatih Altaylı, Murat Bardakçı, İlber Ortaylı, Soner Yalçın, Mehmet Yılmaz, Derya Sazak, Fikret Bila, Hadi Uluengin, Güngör Uras, Fatih Çekirge, Haluk Şahin, Zeynep Oral, İsmet Berkan, Yalçın Doğan, Umur Talu, Kanat Atkaya, Tuğrul Eryılmaz, Perihan Maden, Murat Belge, Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Osman Ulagay, Ahmet Altan, Yıldırım Türker, Rauf Tamer, Doğan Hızlan, Ayşe Arman, Serdar Turgut, Güneri Cıvaoğlu, Yavuz Gökmen, Nazlı Ilıcak, Melih Aşık, Güngör Mengi, Vahap Munyar, Sami Kohen, Enis Berberoğlu, Pakize Suda, Osman Müftüoğlu, Rahmi Turan, Necati Doğru, Ege Cansen, Ali Gevgili, Ahmet Hakan ve şu an adı aklıma gelmeyen daha niceleri…
Bir Türkiye basın tarihi müzesiydi o bina…
Kimlerin karikatürlerine kahkahalarla güldük o binada basılan gazetelerde…
Oğuz Aral Gır Gır’dan sonra ikinci defa o binada basılan Hürriyet’te doğmuştu.
Latif Demirci’nin hepimizi Ti’ye alan “Press Bey” karakteri o merdanelerden geçen boyalarla renklenip gelmişti sabah kahvaltı masamıza…
Bir dönem Türkiye hikayesi yazmıştı o binada basılan Hürriyet, Milliyet, Posta, Radikal, Fanatik, Meydan, Gözcü, Vatan ve öteki gazeteler…
Türkiye’nin gündemine oturan kim bilir kaç manşet oradan yüklenmişti dağıtım kamyonlarına…

Ama hikaye sadece bu değil…
Geleneksel medyanın sonunu anlatıyor bu video…
Bir zamanlar “Merkez Medya” dediğimiz “Herkese seslenen” medyanın sonudur bu sahne…
Evet… Hurdacıların elinde paramparça edilen bu baskı makineleri sadece “Hürriyet’in Sonu” değildir.
Kağıt gazetenin de sonudur…
O nedenle çok hazin bir videodur bu…
Çünkü hazin bir gerçeği ayna gibi yüzümüze tutuyor.
Aynı günlerde bir başka haberi daha öğrendim.
Türkiye’nin en çok gazete satılan yerlerinden biri olan İstanbul Bebek’teki en büyük bayilerden biri dükkanını kapatıyormuş.
Çiçekçi dükkanı haline getirecekmiş.
Bence, bir kasvetten kurtulup daha iç açıcı bir hale geliyor demek.
Hürriyet’in en çok satıldığı bir semtin, en çok satan bayiinden gelen bu haber bize, gazetenin tirajının nerelere düştüğünü de anlatıyor…
Kaç yıldır yazıyorum…
Klasik medya artık ölmüştür…
New York Times gibi gazeteler günün teknolojik gelişimine ayak uydurup, dijital dönüşümünü gerçekleştirerek hayatlarını sürdürürken, klasik Türk medyası ne yazık ki, bir “Kafka Romanı” haline gelmiştir.
Her sabah evlerinden çıkıp, olmayan bir iş yerine giden hayalet gazetecilerin hayalet ofisleri artık o binalar…
Bu, aynı zamanda iktidarın iletişim politikalarını belirleyenlerin dikkatle seyretmesi gereken bir videodur.
Çünkü, AKP’nin şimdi yargı yoluyla geri almaya çalıştığı metropol şehirlerdeki hezimetinin hiçbir yerde gösterilmeyen belgesel filminin montajsız ham görüntüleri bunlar…
Montajı ilerde yapılacak bir dönem filminin fragmanı adeta…
Elinde kaynak makinaları harıl harıl çalışan o hurdacılar arasında bir dönemin iktidar politikası da var…
Hurdacıların elindeki kaynak makinalarının ışıltılı patlamaları ve geri plandan gelen asap bozucu sesler, klasik medyanın yüzde 90’ına sahip olup ta, yüzde 10’unun yarattığı etkiyi yaratamamanın çaresizliğinin fon müziği…
Bu devasa atölye, aslında ölmüş bir medyanın otopsi masası…
Tarih adli tabiplerinin, kesip biçtikleri bedenden vereceği raporu beklemeye ise hiç gerek yok.
Rapor şimdiden bellidir…
Otopsi masasındaki o beden bir daha geri gelmeyecek.
Bunu artık Hürriyet’i yönetenler de biliyor…
Köklü bir zihniyet değişikliği olmadan yola devam etmek mümkün değil.
Peki bizler, bu ülkenin insanları bu hazin manzaraya bakıp ne hissetmeliyiz?
Üzülmeli… Kahrolmalı mıyız…
Hayır… Sakın, asla üzülmeyin.
Üzülmek nostaljik bir duygunun vereceği hüzünden ibaret gereksiz bir
tembelliktir…
Nasıl ki, hiçbir şey ölü bir aşk kadar ölü değilse…
Otopsi masasındaki bu ölü medya da hurdacıların elindeki bu transatlantik kalıntısı kadar gerçektir…
Bunun nedeni o gazeteyi yönetenler de değildir.
Çünkü hepsi arkadaşlarımız. Hepsi ellerinden gelenin en iyisini hala yapıyorlar.
Hayatın doğal akışıdır bu…
Buharlı makinaların hurdacıya gitmesinin bir “Deja Vu’sudur…”
Artık karşımızda “Yepyeni bir medya” var.
Patronsuz, baskı makinasız, dev tesislere sahip olmayan, “Amiral gemisi” değil, motoru güçlü, hızlı küçük teknelerden ibaret yeni, yepyeni, modern bir filodur ufukta görünen…
Ve bu filo bize her gün “Bir tek kişinin” bile ne kadar güçlü olabileceğini anlatan yepyeni bir medya hikayesi yazıyor.
O nedenle bu videoya bakıp, derin bir “Ahh” çekmenin hiç manası yok.
Bugün artık her birey güçlü bir medya…
Bir cep telefonu bile hurdacıların elinde unufak edilen bu demode transatlantikten daha büyük…
Yani arkadaş…
Geriye, Fellini’nin “Amarcord” filminin o hüzünlü sahnesi kalıyor.
Hani devasa transatlantik cıvıl cıvıl ışıkları ile yavaş yavaş uzaklaşırken içimize düşen o duygu gibi bir şey bu…
Hüzünlü ama gerçek…
Ne diyordu Fellini…
“Et la nave va…”
Ve gemi gidiyor…
Amiral gemisi gidiyor…
Gittiği yer ise artık bir liman değil.
Bir zamanlar üzerinde bayrakların dalgalandığı modern tesislerden geriye kalan bu hurda atölyesi…
Artık tek kişilik küçük filolar başka Hürriyet limanlarına doğru yelken açıyorlar…
Filoların tek kişilik mürettebatı ise, “Karayip Korsanları” filminin son sahnesinde, Kaptan Jack Sparrow’un efsane sözünü, bir gemici geleneği gibi, güzel ve umut verici bir melodi olarak mırıldanıyor:
“Şimdi ufuklar bizim…”
15 Mayıs 2026 - Hürriyet’in ve eski medyanın veda videosu
14 Mayıs 2026 - Tan Taşçı-Cüneyt Özdemir polemiğine Sezen Aksu ve Zülfü Livaneli de girmeli
13 Mayıs 2026 - 10 bin euroluk bir VIP koltukta 90 dakikada neler gördüm neler?
9 Mayıs 2026 - Yemin ediyorum, dünyanın en iğrenç patronu işte bu adam!