“İnsan dünyayı dolaşarak büyür; ama karakterini çocukluğunun mahallesinde edinir.”
İnsanların bir doğum yeri vardır. Bir de karakterlerinin doğduğu yer.
Nüfus cüzdanımda “Ankara” yazar. Ama beni asıl yetiştiren yer, birkaç yüz metrelik taş sokaklardan oluşan küçük bir dünyaydı: Ankara Kalesi.
Bugün hayatımın büyük bölümünü Londra, Nice ve Çeşme arasında geçiriyorum. Meslek hayatım beni Pekin’den Paris’e, Brüksel’den Washington’a, Moskova’dan Riyad’a kadar dünyanın dört bir yanına taşıdı. Diplomat olarak devletleri içeriden gördüm; OECD ve Uluslararası Enerji Ajansı’nda küresel ekonomiyi, uluslararası şirketlerde ise sermayenin nasıl hareket ettiğini yakından izledim.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda ise en büyük dersimi ne üniversitelerde ne de uluslararası kuruluşlarda aldığımı görüyorum.
Dünyayı okumayı bana ilk öğreten yer Ankara Kalesi’ydi.
Hayat bana önemli bir gerçeği öğretti: Bir insanı anlamak istiyorsanız özgeçmişine değil çocukluğuna bakın. Bir toplumu anlamak istiyorsanız günlük siyasetine değil mahalle kültürüne bakın. Bir devleti anlamak istiyorsanız anayasasından önce kurulduğu coğrafyayı anlamaya çalışın.
Çünkü insanlar da devletler gibidir. Görünmeyen sınırları, hafızaları, travmaları ve kökleri vardır.
Benim görünmeyen haritamın merkezinde hâlâ Ankara Kalesi duruyor.
Ankara Kalesi yalnızca eski bir savunma yapısı değildir. Hititlerden Friglere, Galatlardan Romalılara, Bizans’tan Selçuklulara ve Osmanlılara uzanan üç bin yıllık bir medeniyetin katmanları üzerine kurulmuştur.
Anadolu’nun ortasındaki bu kayalık tepeyi kontrol eden yalnızca bir kaleyi değil, yolları, ticareti ve devlet fikrini de kontrol ediyordu.
Belki de Cumhuriyet’in kurucuları Ankara’yı başkent seçerken sadece güvenli bir şehir aramıyor, devletin hafızasını yeniden Anadolu’nun merkezine yerleştiriyorlardı.
Ben bunların hiçbirini kısa pantolonlu bir çocukken bilmiyordum.
Bizim için Kale; surlarına tırmandığımız, taşlarını kazıp define aradığımız, aşağı mahallenin çocuklarıyla taş savaşı yaptığımız, yaz akşamları annelerimizin sesiyle eve döndüğümüz büyük bir oyun alanıydı.
Oysa bugün dönüp baktığımda görüyorum ki biz sadece taşların arasında değil, tarihin içinde büyümüşüz.
Karakter bazen kitaplardan değil, şehirlerden yazılır.
Benim ilk öğretmenim Ankara Kalesi oldu.
Mülkiye’de okudum. London School of Economics’te ve College of Europe’da eğitim gördüm.
Fakat karakterimi şekillendiren ilk üniversite bunlardan hiçbiri değildi.
Benim ilk üniversitem Kale’nin sokaklarıydı.
Orada derslik yoktu.
Hayat vardı.
Diploma yoktu.
Her gün verilen sınavlar vardı.
Mahallede herkes birbirini tanırdı. Bu yalnızca komşuluk değildi; görünmeyen bir ahlak düzeniydi. Yanlış yaptığınızda bunu önce anneniz değil, komşunuz öğrenirdi. Büyüklerin önünden saygıyla geçmeyi, verilen sözü tutmayı, emanete sahip çıkmayı ve haksızlık karşısında susmamayı okul kitaplarından değil, gündelik hayattan öğrendik.
Biz orada yaşarken bize “Ankara’nın yerlisi” denirdi.
Bu yalnızca doğum yerini ifade etmezdi; bir kültürü ve itibarı anlatırdı.
Kale’nin, Atpazarı’nın, Samanpazarı’nın ve Hamamönü’nün aileleri kuşaklar boyunca birbirlerini tanırdı. Kimsenin “network” dediği bir kavram yoktu ama herkes birbirinin kefiliydi.
Bugün sosyal sermaye dediğimiz şeyin adı o günlerde sadece mahalleydi.
Hayatımda derin iz bırakan insanlardan biri rahmetli dedem Mehmet Arıcıoğlu’ydu.
Atpazarı’ndaki küçük berber dükkânı bugün geriye dönüp baktığımda adeta Anadolu’nun küçük bir panoraması gibi geliyor.
Sabah dükkân açılır, önce esnaf gelir, sonra köylüler, memurlar, askerler…
Kimi saçını kestirmeye…
Kimi dişini çektirmeye…
Kimi ise yalnızca sohbet etmeye…
O yıllarda berber dükkânlarında diş de çekilirdi. Dedemin vefatından sonra geriye dört takım diş çekme pensesi kalmıştı.
Gazeteler okunur, siyaset tartışılır, fiyatlar konuşulur, düğünler planlanır, hastalıklar anlatılırdı.
Berber dükkânı o yılların sosyal medyasıydı.
Belki de insanları dikkatle dinleme alışkanlığımın temeli orada atıldı.
Diplomaside de aynı gerçeği gördüm.
Resmî toplantılar kadar kahve molalarında yapılan sohbetler de önemlidir.
Devletlerin kaderini bazen tutanaklara geçen cümlelerden çok, kayıt altına alınmayan konuşmalar belirler.
Çocukluğumuzun en büyük heyecanı Kale’nin taşlarının altında define aramaktı.
Saatlerce taş söker, toprağı eşelerdik.
Bazen eski bakır paralar…
Bazen kırık çömlek parçaları…
Bazen Arap harfleriyle yazılmış muskalar…
Bugün anlıyorum ki biz altın değil, hafıza arıyormuşuz.
Belki de daha sonra Çin’in binlerce yıllık devlet geleneğini, Avrupa’nın kurumsal hafızasını ve Orta Doğu’nun karmaşık tarihini anlamaya çalışırken beni yönlendiren merak duygusu çocuklukta o taşların arasında doğdu.
Çocukken taşların altında ne arıyorsanız, büyüyünce dünyada da onu arıyorsunuz.
Benim aradığım hep geçmiş ile gelecek arasındaki görünmez bağ oldu.
Kale’nin çocukluğu romantik değildi.
Hayat sertti.
Annem, At Meydanı’nda gerçekleştirilen infazlara çocuk gözleriyle tanıklık etmiş bir kuşağın insanıydı.
Şehirlerin hafızasında yalnızca zaferler değil, acılar da vardır.
Belki bu yüzden Ankara bana hayatın siyah ile beyazdan ibaret olmadığını çok erken öğretti.
Jeopolitikte de aynı gerçeği gördüm.
Hiçbir toplum tamamen iyi ya da tamamen kötü değildir.
Hiçbir devlet yalnızca kahramanlardan ya da zalimlerden oluşmaz.
Hayat gri tonlardan ibarettir.
Aradan onlarca yıl geçti.
Hayat beni dünyanın birçok ülkesine taşıdı.
Başarılar da yaşadım, hayal kırıklıkları da…
Bazen zirvelere çıktım, bazen yeniden en baştan başlamak zorunda kaldım.
Fakat ne zaman zor bir dönemden geçsem, içimde aynı sesi duydum:
“Vazgeçme.”
Bugün bunun nereden geldiğini biliyorum.
Bu, Ankara Kalesi’nin çocuğu olmanın damgasıdır.
Kale’de büyüyen çocuklar hayatın kolay olmadığını erken öğrenirdi.
Dik yokuşları her gün yürürdük.
Kışın ayazını…
Yazın kavurucu sıcağını…
İmkânlarımız sınırlıydı ama hayallerimiz değildi.
Kimse bize dayanıklılığı öğretmedi.
Hayat öğretti.
Kimse mücadeleyi anlatmadı.
Her gün yaşayarak öğrendik.
Kimse “direnç” kelimesini kullanmıyordu.
Ama düştüğümüzde yeniden ayağa kalkmayı biliyorduk.
Belki de bu yüzden Ankara Kalesi’nin çocuğu olmanın damgasını bugün hâlâ gururla taşıyorum.
Bu damga bana zorluklardan kaçmamayı…
Yokluk içinde umut etmeyi…
Hayata tutunmayı…
Her düştüğümde yeniden ayağa kalkmayı…
Başarı karşısında kibirlenmemeyi…
İnsanlara güvenmeyi ama saflığa düşmemeyi…
Ve nerede yaşarsam yaşayayım köklerimi unutmamayı öğretti.
Hayatta yükselebildiysem, farklı ülkelerde yaşayabildiysem, uluslararası görevlerde bulunabildiysem bunun temelinde yalnızca aldığım eğitim değil, çocukluğumda inşa edilen karakter vardır.
Çünkü insanı başarıya taşıyan çoğu zaman zekâsı değildir.
Karakteridir.
Karakter ise çocukluğun geçtiği sokaklarda şekillenir.
Hayatımız daha sonra Şafaktepe’ye taşındı.
Ardından Hamamönü…
Seyran Bağları…
Kurtuluş…
Topraklık…
Kızılay…
Ve Balgat…
Her semt bana başka bir Ankara öğretti.
Ama karakterimin temeli çoktan dökülmüştü.
Daha sonra Londra bana küresel düşünmeyi öğretti.
Paris diplomatik zarafeti…
Pekin stratejik sabrı…
Brüksel uzlaşmayı…
Nice hayatın estetiğini…
Çeşme doğanın ritmini…
Fakat insan olmayı bana Ankara Kalesi öğretti.
Çocukken Kale’nin taşlarının altında altın arıyorduk.
Bulamadık.
Çünkü gerçek define toprağın altında değildi.
Farkına varmadan içimize yerleşmişti.
Bugün geriye baktığımda görüyorum ki hayatım boyunca taşıdığım en büyük servet ne diplomatik unvanlarım, ne uluslararası görevlerim ne de dünyanın farklı ülkelerinde edindiğim tecrübeler oldu.
En büyük servetim çocukluğumdu.
Ve o çocukluğun adresi hâlâ değişmedi.
Ankara Kalesi.
Hayat beni dünyanın birçok şehrine götürdü.
Ama üzerimde hâlâ çocukluğumun mührü var.
O mühür bana, insanın gerçek memleketinin doğduğu şehir değil, karakterinin doğduğu yer olduğunu hatırlatıyor.
Ben Ankara doğumluyum.
Ama her şeyden önce Ankara Kalesi’nin yetiştirdiği bir insanım.
Ve bunun damgasını, ömrümün sonuna kadar gururla taşıyacağım.
27 Temmuz 2026 - “Ankara Kalesi’nin Çocuğu”: Bir İnsan, Bir Şehir ve Karakterin Jeopolitiği
26 Temmuz 2026 - Çocuklarımıza Miras Olarak Ne Bırakıyoruz?
25 Temmuz 2026 - ABD–İran Savaşında Yeni Cephe: Küresel Ekonomi
24 Temmuz 2026 - Bu Devirde Tasarruf ve Yatırım Nereye Akmalı?
23 Temmuz 2026 - Ucuz Para, Ucuz Enerji ve Güvenli Dünya Bitti